Akşam Şarkıları

Sana âşık olmayı unutmuşum
Issız bir kemanı bölüşmekten yorgundun sen
Önüne bakmaktan yorgundun
Saçlarını düzeltir gibi yapan ellerinle
Sigarayı usulca tutan ellerinle
Elbiselerin için siyahlar toplayan ellerinle
Çok yağmurlu şarkıların o yanlış hüznüne tutkundun sen

Sana bakmayı unutmuşum en çok
Ezberimde kalmış o yoğun cumartesi
Anlatılmamış boş bir sokakmış
Kendi denizinin sularında durgundun sen
Yetmemiş kımıldatmaya yüzümün kıvrımlarını
Kokundan havalanan kelebekler, sessiz cinler
Dönüp dolaşıp yine senin kalbine konmuşlar
Sanmıştım ki o kalbe de dargındın sen

Şiirdir, yok yere bir hüzün eker topraklarıma
Akşam olur, kuşların hepsi karanlıktır
Kımıldar kalbimin karıncaları
Seni kaç kez gördüm ben dedim kendime
Bir kez mi, soğuk bir mart otobüsünde mi?
Kırmızısı unutulmuş bir etekle mi?
Yüzünde hafifleyen bulutlarla

Sanki son gözyaşı için solgundun sen…

Süleyman Unutmaz
yedi iklim – ekim 2009

Sonraki Sigaranın Yeri

Rüzgârı seviyorum sevmediğim şeylerin yerine
Temiz tutuyor aklımın köşelerini
Hayata uğramış kazazedeler gibiyim
Bir müzikle yırtılıyor kalbimi kaplayan zar
1 müzikle çınlıyor varlığın gök kubbesi
Şaha kalkan atlarla başlıyor orkestram

Kulak kesiliyorum sırılsıklam “A” hali
Uykuları budanmış mendil gibi çocuklar
Zonkluyor telaşımın el değmemiş yerleri
Sabahın sularında zil zurna kelimeler
Bir nefesle açılıyor pas tutmuş damarlarım
1 nefesle yokluyor can evim yerinde mi?
Ses veriyor Türkçeye o kırgın yapraklarım

Türkçe konuş Ya Rabbi anlamıyorum Sen’i
Yokluğa katık olmuş sevecen varlıkların
Sessiz kaderlerinde diz dize karşımdalar
Bende Sen’den bir şey var, söylesem bakarlar mı?
Hayatım sayıyorken sustuklarımı
Bir kadın aralıyor aramızdaki perdeyi
1 dalgınlıksın Sen gök yüzünden okunan
Gölgende yaşıyorum sımsıcak bir üşümek

Yine sana dönüyor her gece bütün dünya
Sen’den bana bakıyor avaz avaz yıldızlar
Hayal çarpması sanki şimdi Sen’i düşünmek
Konuş benimle artık neye sakladın beni?
Yüzüm ki su tutmuyor yağmurlarında bile
Bir kader çiziyorsun benden bana uzanan
1 doğum lekesi sanki gözümde ayetlerin
Sana edilmiş yemin gibi kapılarında
Rüzgârına yazılı kanatsız şiirlerim!

Süleyman Unutmaz

Bir Şiire Krallığım

En zoru cumartesi sabahlarıdır bilir misiniz?
Noktalama işaretleri bile soğuktur soğuktur soğuktur
Kahvaltı telaşına kaptırıp kaptırmamakla kendimi
Gülümseyip gülümsememek arasında kendimi
Hadi uzatayım birazdan Sultanahmet fetişizmine kendimi
Arasında darmadağın kalmışlığımdan yıllardır bilirim
Kalp ağrılarımdan bana kalan sabahlardan bilirim
La bohem hayatların mirasından bilirim
Ne ağzımda acı tadı kahvenin ne penceremde güneş takvimleri
Sanki Mikalengelo “Kalk ve yürü!” dedi Musa heykeline
Ondan bilirim
İnandığım yanlışlardan inanmadığım doğrulardan bilirim
İlktir sabah sabah bir şiirin beni iğfal etmesi
Sıkışmış bir insanlıktan
Çatlayan kemiklerden bilirim

Çok daha kötü günler göreceğiz değil mi tanrım?
İkimizde gökyüzü kararacak vebaya yakalanacağız
Kemirilmiş dişlerimizle bir kadının hayatını kıskanmaktan
Kalacağız sokaklarda değil mi?
Bayan Makedonya beni sevmeyecek ama anlayacak
Bu bana korkunç yetecek değil mi tanrım?
Ve ben yine ceketimi seyredeceğim
Güzel ve uysal
Tıpkı kaybettikten sonra başlayan oyunların adı gibi bir ceket
Ceket ki erkeği erkek hani kadını da sevgili yapardı
O ceket ikimize bir yürüyüş verirdi
Korunsun diyeydi göz bebeklerimiz kalabalıklardan kabalıklardan

Tahta köprülere lanet yağdırmasaydık keşke tanrım
Keşke Orphaned Land dinlemeseydik destursuz
Ben göndermeseydim Abdülhak Şinasi Hisar’ın ses kayıtlarını Selim İleri’ye
Endülüs’te Raks’ı bu kadar kötü okumasaydı Ahmed Agâh
Ki asıl adıyla okumuş Yahya Kemal şiirini
Telaffuzu Türkçeye göç edememiş bir sürgün gibi
Süleymaniye Camii’nin içinde aklıma gelseydi
Kulun yükünü nimetten saydığı
Affet
Yanlış döndüm kubbenin altından

Boynuma küfürler saplanıyordu
Küçük küfürler ucuz küfürler öfkeye dar gelecek yavan küfürler
İnsanı yere basmaktan utandıran bir hali vardı çünkü dünyanın
Bütün orospu çocuklarının işgüzarlığına dönüyor gibiydi
“Hiçbir şey espri değildir” deyişi Sabri’nin
“İnsanlar yalan söyler” demesi bir başkasının
Nasıl da yerini buluyordu
“Oğlum biz kızları canavarlardan kurtarmaya çıkmıştık
ama onlar canavarlara âşıkmış” diyordum
Metin’le sırt sırta kelimeler boyu konuşuyorduk
Öfkeli değilsek bile öfkeli olmalıyız kararlılığı bu
Sussak da olur ama konuşmalıyız çırpınışları bu
Her cümlenin sonunda aynı tanrı kapısı
Aynı seferberlik telaşıydı

Dünyanın bütün yanlışlarını yaşamak mesela
“Parası olan herkes yakışıklıdır”
Paradan bahsetmem şiirlerimde demek ki vakti gelmiş
Demek ki ölçüsüz bir bilgelik ağartmış sakalımı
Yüzümde o yakışıklı ölüm aklığı da ondanmış
“Tanışmadığım kimselerle tanışmam!”
Hani müslümandık?
Hani aşkta dahi aranan aşktık?
O kokuşmuş insan oluşların çiğ günlerine boğmuşlar
Kaybolan şiirimi
Kalbimdeki titremeyi
Geceye tüy gibi düşen sessizliğimi

Kahverengi bir hırkam olsaydı daha çok severdim kendimi
Kahverengi bir hırkam olsaydı vakur dururdum karşımda
Daha nazik sıfatlarla bakabilirdim onlara
Onlar
Çarşıdan dönenler parklara çıkanlar hafta sonu işçileri
Yorulmadan dinlenenler çekirdek çitleyenler çocuk yapanlar
Pazarlık yapanlar tutumlu olmak için geceleri uyuyanlar
Sevinçle otobüse binenler ömür boyu ölüp duranlar
Yok benim kahverengi hırkam ve sakin değilim
Hayır şair de değilim
Estetik bir öfkenin peşindeyim ben
Biraz da adil bir öfkenin
Yankısı geri dönen öfkenin
Oysa düşmanlarımın suskunluğundan
Ağrılar saplanıyordu hırçınlığıma

Aç acına sigaralar içtiğim akşamların hepsinde
Masa örtüsünde küller tanrıların göz bebekleri
Kendimi sıkıca tuttuğum Cuma akşamları kadar aklımla
Savurdum benden öte ne kaldıysa yadımda
Neyse beni benden eden beni ben eden
Neyse defterleri kırış kırış yalnızlıklarla eş tutan
Bunlar dedim kanıma kül dökmeye gelmiş teklifsiz bakirelerdir
Bunlar ekmeğimizin arabı suyumuzun kem rengi
Ellerimizin tüm pisliğini sildiğimiz bunlardır
Hem bizim ellerimiz karmakarışıktır bahar bilmez
Sevgilisi biziz puslu yamaçları kesen sisin
Biziz kışta ölüm şiirleri yazda toprağı örse çağıran hamlık
Biz onu yanmış cesetlere gül suyu dökerken gördük
O ki sendeleyen çocuklar ölüm olurken düşte mecruh
O ki zebundur ağrılarını adadığı adaklar fiyasko
O bizi şuurun ters aynalarında taşa tuttu
Öldüyse de kalbinin yakınlarında öldü

Bir çift makas gibi sözlerimi keserken yokluk
Topuklarında ezilen kaldırımların geceye düşürdüğü şiir
Vesaire vesaire vesaire vesaire
Yalanlarını omzuma levha yaptıkça yaşamak
Başıboş yürüyüşlerden dokunan kader kumaşı
Vesaire vesaire vesaire vesaire
Kendime inanırken yükte hafif pahada ağır
Sarsılırken dilimi yakan pervasız tebessümler
Vesaire vesaire vesaire vesaire
Bir çift tabanca gibi boşluğu tararken gözlerim
Aşk esnafına müşteri mi etmiştim kendimi?

Ve beni bir düşü görmeye çağırdılar

“Vayomer elohim yehi or vayehi or”

Ve sen öpüp bir nar bıraktın avuçlarıma

Ve sen ne güzel sustun ben ayakkabılarını bağladığını düşündüm

Sen nasıl sustun öyle yan yana ama birbirine karışmayan denizler

Ben eski Türkçe sularla akarken

Sen sanki Farsça sustun İbranice ve Sanskritçe

Biz seni yenilirken sevdik diyen ayetlerle doluyken bağrım

Ve yetmedi mücrim soluğum

Denizlerini kımıldatmaya

Ve bütün uykularından uyanmış çocuklar

Nasıl bakarsa annelerine

Ve nasıl yeşerirse intihara çiçekler
.
.
.
.
.
.
.
.

Nasılsın tanrım?

Süleyman Unutmaz

Alerji

Beni kırdın
Sen de kayıpsın ama dedi göz ucuyla
Gökyüzünün susmasından alınmış
Bir kızın yağmursuz küskünlüğü

Sen ki ağacını beğenmeyen yaprak
Yüzüğe sığınan ağıt
Yürüdüğün sokakların hatırasısın
Bana kalsa gölgeni yere düşürmem
Toprakta bırakmam izini
Yarım kalmış ruhlarla açılmasan
Bahçeler toplanmaz yalnızlığında
Parmaklarında ince uzun
Dindirirsin bir hayali
Kendinin imgesisin
Sadece ölümün beğendiği

Ey denenmiş yanılgıların tamircisi
Evlerde insanlarda aşklarda
Ve yüzünün benim olan taraflarında
Hayattan nem kapan
O bakımsız alerji

Bırakın ölsün
Vardır bir bildiği

Süleyman Unutmaz

Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar beni neden sevmezler Erkan

Hâlbuki ben bu halde bile caizim onların hançerlerine
Bu halde bile boğulmadım boğdurulmadım
Eski tüfeklerden adım geçer de dönüp bakmazlarmış
Ateş olsun almazlarmış kırmızısı uçuvermiş dudaklarına
İstemedim tek buse ne nazda ne hazda gözüm var
Medrese cesetlerine nazır masallarda yıllar önce
Sene 99 ben İstanbul acemisi yıllar önce
İnmişim trenlerden adım yakama ilikli
Mustafa Kutlu’dan çıkmışım vermişim şiirlerimi
Talebeyim ama talip değilim ne yeşile ne ala
Yalnız şiir kartalların soyundan ama toy bir ağrı
Seğirtmedim bir güzele
99
Divan yolu tarihten başını uzatmış bir kuğu yansıması
Hava sıcak terim taze
İstanbul işte önce güzel sonra güzel sonra manidar
Ulan beni buraya alırlar mı telaşıyla Çorlulu Ali’de
Ama herkes biliyor sanki şairim ya!
Ne demek efendim burası sizler için
Buyurun tabi burası beceriksiz İslamcıların hatıralarını dinlendirmesi için
Burası gökyüzünün altında no mahrem barış çubukları için
Burası postmoderne ayna tutmak için şairler kız ayarlasın için
Şööle iç geçirsinler afallatsınlar kendilerinden kaçarken şiirlere tutulanları

O zamanlar Kanuni yeni sakal bırakmıştı halk farkında
Kanım bir uykuyu köpürtüyor ya nadasa bırakmışım mısralarımı
Masalara mekik dokuyan gözlerim bir kıza bir oğlana takıldı
Masada “Üç İstanbul” oğlak yayınları kızda nargile
Mesnevi okuyan bir kız mı bilmem
Ama benim taşrada okuyan hayallerim ezbere almış bu manzarayı
Ben sanki dokunmuşum bilmem kaç sene sonraki serencama
Özenti deme Erkan biraz daha fazlası
Nargilesiz de olur kabul ama daha da fazlası
Çorlulu olmasa da olur ama daha fazlası

Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar kiminle evlenir Erkan?
Mavi Marmara’dan galip dönen İslamcılarla mı?
Sakalları yüzüne nur katmışlarla yakışıklı mı?
Risale-i nur talebeleri değil Erkan olur mu?
Bak ben severim onları da onların evliliğini de
Onların yumuşacık Müslümanlıklarında semirttikleri saadetlerini de
Ben severim onların nefes alırcasına girdikleri sevapları da
Ben elbette severim nisa taifesinin pıtır pıtır çiçek açmasını
Dindar kocalarının kollarında
Ben niye sevmeyeyim Erkan evveli çile ahiri konfor olan Müslümanlığı
Ben niye beğenmeyeyim Rumeysa Nur ve Bilal’i çocukları Taha’yı
Öyle şey mi olur Erkan niye yüzüm ekşisin İsrail’i lanet mitinglerinde
4X4’lerde Filistin bayrağı bana neden vermesin gaza sevinci
İftarda Cola Turca içen kardeşlerim yıkacak bir gün İsrail’i
Kalbim mühürlendiyse o benim iman eksikliğim
Yoksa Numan Kurtulmuş iyi adam
Sen de kızma artık Başakşehir ümmetine

Mesnevi okuyan mütesettir güzel sigara içen kızlar kime aşık olur Erkan?
Esmer yüzleri cool bakarken delikanlıların
Hayatın tam içinden fırlayan tam pratik tam yerinde
Yani şiiri kullanacağı yeri iyi bilen
Biraz monna biraz rosa yani aşkı nasıl servis edeceğini iyi bilen
Kitaplarda saklı yaralar gibiyken o kızların yüzleri
Sadra şifa şeylerden güneşin gördüğü şeylerden bahseden
Aşkı 12den vurup o yüzleri yere seren
Onlara mı onlar çok onlar adisyonlara incelikler indiren
Onlar beni daha da ben seni daha da sen yapan
Deli olmadığımızı ikna için bizlere tetik düşürten
Öğrenemedik Erkan kalbin bu işlerle alakası olmadığını
Kalbin de var yeri ve zamanı olduğunu
Kalbin zamanında 7/24 ün çok fazlalığını

Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar beni neden sevmez Erkan
Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar beni neden sevemez Erkan
Geceleri hepsi benim sevgilimken gündüzün bozgunu ne o zaman
Aşk ayrı hayat ayrıysa kaldık bu yakada o zaman
Şairlerin gerçekten varlığına kimleri ikna etsek Erkan
Bizi gömdükleri şiirlerden hortlasak da korkutsak mı o zaman
İlham denen orospuyla arayı açsak mı bir zaman
Çok yorgun bir estetiğe kurban aramak değil
İsmet Özel’i seven bir kız tanıdım Erkan
Manyak mısın oğlum bu kadarı yeter mi dersen
O kadarı çok bile gerisi bonus Erkan

Yanlış kurulmuş bir soruya aşkı ihale mi ettik Erkan
Aşk yanlış kurulmuş bir hayalse
Soruyu siktir et o zaman

Süleyman Unutmaz

kitap-lık / haziran 2011

Cennetle Müjdelenen 11. Kişi – Aksi İspat Olunana Kadar- Benim

Ne zaman tıraş olmaya başlasam- sakal tıraşı- Napolyon’un askerdeyken taburumuza söylediği “ tıraşınızı sabahları olun” cümlesi gelir aklıma…

Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

Ne zaman tırnaklarımı kesmeye başlasam, bir dostumun sevgilisinden söz ederken kullandığı – ki ben sevgili sözcüğüne hiç alışmış saymam kendimi. Çünkü ben karakalpliyim.- “ Beni o kadar çok seviyor ki tırnaklarımı bile kesiyor” cümlesi aklıma gelir.

Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

Gökyüzüne bakıp durma sevgilim. İnan orada bile kelimelerden başka bir şey yok!

Ama anlatacaklarımın da bununla bir ilgisi yok.

Pazardan 4’e bölünmüş narlar alıyorum her hafta. Narcı öyle satıyor onları. Bazen onlardan değil de bölünmemiş olanlardan almamı, onların vitrin olduğunu söylüyor ve ben bölünmemiş olanlardan almıyorum.

Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

Tam pasajın kapısını açıyorum ki arkamdan bir çocuk sesi kulaklarımı boyluyor: “Aaa anne okuldaki adam!” Beni göstererek. Böyle diyor ufacık bir ufaklık. Bıraktım kahkaham benden önce girsin pasaja.

Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

“Beni seviyor musun” der adam. “Hayır” der kadın. “Beni seviyor musun” der adam. “Hayır” der kadın. “Beni sevmediğini duymak istiyorum” der adam. “Seni sevmiyorum” der kadın. Adam tekrar bunu duymak ister. “Seni sevmiyorum” der kadın. “Beni seviyor musun?” “Seni sevmiyorum.” “Beni seviyor musun?” “Seni sevmiyorum.” Ve bir zaman sonra adam kadının kendisini sevdiğini bildiği için seni sevmiyorumları seni seviyorumdan daha çok sevmeye ve daha mutlu dinlemeye başlar.

“Beni sevmiyor musun” der adam. “Seni sevmiyorum” der kadın.

Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

Kendisini korkuları üzerinden ifade etmeye başladı. Bu da bir yok oluş meselesidir. Meselidir. Mahvolduğuna inanmaya başladı. Bana yazdığı mektup şöyle bitiyor: “ Ben, mutsuzken de Allah’ın varlığını iliklerime kadar duymak istiyorum”. “Mahvolduğuna inan ve kaldığın yerde yaşamaya devam et” dedim.

Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok

Akıllı tarafı deliliğine, deli tarafı akıllı tarafına isyan eden iki kişilik bir adamdan söz ettim kendime. Deliliği aklının, aklı deliliğinin ölesiye farkında. Istırap budur! Ve mütemadiyen yaşanan geçişler ve mütemadiyen yaşanan geçişler…

Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

Cennetle müjdelenen 11. kişi olmam, cennetle müjdelenen 11. kişi olduğum anlamına gelmez. Türkçenin dindar bir sokağına rahmet yağarsa ve Türk şiirinde bir akşam vakti adında bir şiir yazarsam ve kullanırsam “püskürtmek” ve “mülkiyet” kelimelerini o şiirde ve annemin yüzüne aydınlık bakabilirsem, üç çocuk İsra suresi…

Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok

Her şeyin sebebi müziktir.
Her şeyin sebebi müziktir.
Her şeyin sebebi müziktir.

Ellerimi nereye koysam ikinci yenidir. Yunus Emre’ye hak vermek için yaşıyoruzdur. Soğuk hava yoktur, yoksulluk vardır. Limonata içenler de hüzünlü olabilir.

– Burada piyano sesleri olacak.

Süleyman Unutmaz

Kavuşma Bitti

Cennette olacağım yaşa geldim
Her kelimeye bir sıfat sıkıştırmakla geçti ömrüm
Ne atının dizginlerine yapışan barbar
Ne de nezaket cümlesiydim buralarda
Eşyaların ve saatlerin güzel ruhu adına
Anlattıkça inandığım bir kader yazdım

Çocukluklardı bilincimin iskeleti
Çocukluklar mutfakta unutulan annemdi
Çocukluklar sarı ışıkların uzak odalarında
Çocukluklar yüklemi ertelenmiş cümlelerdi
Kardeşlerim yüzüme baktıklarında
Göç hazırlığıydım onlara
Sabahları hayatta olmak
Bir sürgünlükten diğerine fırlatılmaktı
Kapalı havalarda otobüslerde koridorlarda
Hep metalik hep kül rengi
Günahı boynumda pazartesilerdi
Kullanılmış yüz ifadeleri
Anlattıkça büyüyen sırr-ı kadim
Ölümden sonrasını çalan şarkılar
Çiçek satan yunan tanrıları
Çok sesli aşklar
Yani gökyüzünün malı ipi kopmuş uçurtmalar
Hurdası çıkmış büyü teknikleri
Özgürlük zehirlenmeleriydi
Omuzlarım titrerdi günlerden
Bir cinayetlik öfkeden kalan kırmızı
Balçık ve Yemin
Damarlarımda köpüren Moğol kanı
Silahı hedef yapan alnım
Oğulsuz bir adamın ormanlarında
Gazete köşelerinde hikmet arayan aklım
Kâğıttan sıkıntılar
Unutulmuş ağustoslar
Pusu kurmuş bezginlikler halinde
Toplandılar

Yeni bir yanlış dilemek için
Çöl görmüş adaklar adadılar
Yeryüzüne itilmiş bir taş gibi
Sert ve kırgın düştüler
Diyar-ı Rum’un boğulmuş denizlerinden
Buz tutmuş hayaller getirdiler
Omuz silktiler parmaklarının ötesinden baktılar
Hayatı taşınmaz bir yük gibi ağırladılar
Kadınlarının ısıttığı yataklarında
Sezai Karakoç okudular
Güzelliğe feda edilmiş ahlak
Ve edebi sevişmeler
Ve doğuya bakan kalp parçaları
Ve yürüyüşün kullandığı adamlar
Ve yer altı ayinleri
Sordular
Mesele nedir?

Karanlığı düelloya çağırmak dedim
Seni seviyorum şeklinde beklerken
Parçalamak imlayı
Şiirlerin kirlettiği ne varsa
İnsan olmaktan yana
Onu yitirmek dedim
Tüm yanlış kahkahaların gürültüsünde
Ağlaması inanç denen kırılganlığın
Anti-lirik şifalar yerine
Epik hastalıklara bulaşmak
Göz göze kalakalmak çocuklarla
Romantikler erken ölür derdim içimden
İçimden çıkarken ölmeye başlamak gibiydi
Sis yüklü kervanlarım inerken masallardan
Melankolik bir tanrıya inanmaktı

Sadece hayallere açılan
Kör bir kalp bağışlanmıştı bana
Herkes yüzümün bir parçasını dinlerken
Geçmişimde yarım kalmış yüzünü buldum onun
Bana baktığında gövdeme üniforma gibi yakışan
Göğüslerinden mürekkep damlayan bir kadına inandım
Nefesimi teninde gezdirirken
Bir ölümlük hatıralar edindim
Yaz gecelerinde ıssız çay saatlerinde
Taşradan taşan kötü mutluluklarda
Ben onun gençliğinin düşünü gördüm
O orada değildi ben gördüğümde
İkiye biçildikçe günahlar coğrafyası
Gençliğime sunulan kefaret gibi sevdim
Şehre tepeden bakmak gibiydi onu sevmek
Uykulu sesinde bahçelerle tanış olmak gibiydi
Kirazlar kadar
Ve sokakların istasyonların tahta merdivenlerin
Uzaklarda ateş saçan evleriyken Yeşil yurt
Geç kalmışlığımın
Yasını sımsıkı tuttum ellerinde
Kızıl saçlı ağlayışların kışından
Penceresine yağmurlar indirdim
Kem gözlü zamanlarda
Müzik çarpıntısının piç baharlarına
Dalgınlığımın şiddetinden çatlayan bir tohum bıraktım
Gittiğini anladım avucumdaki boşluktan
Ölümüne yalnızlığım kadardım

Arabesk inleyişler doldu sesime
Gecenin açtığı yaralardan kesilmiş süsler
Ve babamın yüzünü taşıdım yüzümde
Saçlarından saçıma düştü aklar
Eski bir oğul gibi baktı bana
Boğazından boğazıma bir
Bir…
Düğüm aktı
Bir düğüm aramızdaki yıllardan
Bir düğüm. Hayatla aramdaki mesafeyi Hayatım sandım
Ben kendi ölümümü tekrar ederken kelime kelime
Lime lime
Üstümde o nankör saltanat
Üstümde deliliğin dağlarından kopan kuşlar
Üstümde yoksulluğun kumaşından biçilen seferi atlas
Üstümde halkın çarşılarından yapılma naylon bulutlar
Üstümde notasız ezanlar
Üstümde safrası atılmış şiir artıkları
Evden çıkarken adımlarımı dolduran umut
Eve dönüşlerin insansızlıkları
Kâğıtlarımı kemiren ev yapımı böcekler
Paranoyak telaşları nefs-i emmarenin
Unutmayı hatırlatan mum fırtınalarıydı

Ey mum fırtınalarında kaybolanlarım
Ey birbiriyle söyleşen gözlerim
Ey çıplak bakışlarıma kılıf uyduranlar
Sizinle tanışmadım konuşmadım
Ve hiç birinizle susmadım sustuğumda
Bomboş bir şehrin 1430 yıllık yankısıydım
Çatı katında rüzgârlar beklerdi beni
İhtiyaçtan başka neydi Sonsuzluk?
Kimdi dilindeki yorgunluktan kendini arıtan?
Kim bulup çıkaracaktı parmaklarımı benden?
Hatırasız aşk isimlerinden yakarışlar değil miydim ben?
Eskitilmiş bir intiharın üslup travmasıyla
Tetikte pür dikkat harf harf kendime başlardım
Bir çift yüzük kanardı aynalarımda
Yusuf’un gömleğinden dökülen ağıtlardım
Buradayım derdim
Kasvetimin derinliğiyle buradayım
Kim olsa sarsılırdı kasvetimin uğultusundan

Düşünceydi aşkın bana düşen gölgesi
Düşünmekti beni aşka var eden
Aşk bir düşünceydi hayatta
Aşktı öpüldükçe çoğalan yalnızlıklar

Sonra öldüm sarkıtarak bir düşü ölüme
Düşümün ortasında geldi ölümüm
Cennette olacağım yaştaydım dünyada
Bozulmuş bekâretin bozuk sütü
Ağzımın kenarında.

karabatak, kasım- aralık 2012
Süleyman Unutmaz

Mekik

Sanırım bende bir şeyler kırıldı

Nedamet getirmiş yurtsuz bulutlarla ben
Sokağı uykuya bölüyorum
Sağlığım yerinde değil ve zarardayım
Salınger’ın kahramanları gibi yaşamak geçiyor benden
Geçiyor günlerim öyle kalpsiz ki
Anlatamadan

Şuh kahkaha kadınları dizleri günah kokan
Başım bin yıllık uykusunu arıyor onlarda
Örtündükçe daha mı çok üşüyoruz Metin?
Kanına girdiğim sözcükleri saymazsam
Masum sayılırım hesap defterlerinde
Ama yoruldu bekleyişim bu sonsuz güzellikten

Sanırım orada da bir şeyler kırıldı

İki ayrı boşluğun arasında dokunduklarım
Kendimi neye benzettiğimi bulabilir mi?
Yaşamaya çıkmıştık bir yerlere
Kapanan kapı seslerini arkada bırakarak
Anlattıkça azalıyor muyuz Metin?
Düşüşün hızına uydurduklarımız
Bizi özlüyor mu takvimlere bakarak?

Hayat kısa aşk ondan da kısa
Bunu anladım yaşayamadıklarımdan

Süleyman Unutmaz

El Kızı

Islığımı kesmeden sokaklarda o poyraz
Karanlığın kapanan kapısına bakmıştım
Kış günü evlerini içine çeken baba
Ben onu yalnızlığa resim sanmıştım

Dışarı çıkmak yasak cam tozlarından şehir
Düş olsa çatlayacak el kızının teninde
Sanki bana bakıyor kahırlar yutan nehir
Durmadan doğar gibi yokluğun günlerinde

Burası daha hızlı sonsuzluk denen attan
Kim bilir kim kaybolmuş cennet kabristanında
Bir çift göz nasıl susmuş saklandığı hayattan
Bez bebekler büyürken ecel arastasında

Sahibinden satılık yürekler kadar eski
El kadar sevgilerin çok üşüyen yerleri
Birazdan savrulacak göğün tüm gemileri
Ağıt gibi tutarken vazgeçişleri

Süleyman Unutmaz

Kav

Bütün yazdıklarım sonsuzluğu içerir

Ölümün tırnak içine aldığı sonsuzluğu mu?
Burada uzun bir kış gecesini yitirmemeye çalışıyoruz
Leonard Cohen’le açılıyoruz beyazın merhametine
Yalnızlık kokularına onulmaz aşk odalarına
Kendimi kapattığım bir yazıdan yalımlar yükselsin istiyoruz
Bütün yazdıklarım şimdi yanı başımda
Başka bir dile yüklüyoruz onları

Hiç unutmam diye başlayan sözlerim yok
Olsaydı kabaran kalp ağrılarına eklerdim onları da
Yaşamak cehennem gibiydi dediğimi hatırlamam
Perdelere sığınan akşamları hayali bozkır resimlerini
Çatlayan karanlığını içimin
Yaşamadım
Coğrafyası kayıp bir gövdeydi de aşk
Ben ondan yalnız kaldım
Sonsuzluğu ağzımdan köpürerek taşıran var olma telaşı bu
Yazgıyı doğrulamaya doğru ölen ruhun dili

Dünya durmadan küçülüyor
Dünya durmadan küçülüyor
Keman sesleri dışında durmadan küçülüyor dünya
Sustuğum yerde daha da yalnızım
Sonraki hayatın için bir taslak hayal ettim, eşyalarla doldurdum odanı
kalbini kendine bütünledim

Hiçbir hayatım yok diyorum ona
Hiç olmadı
Kendimin sıfır noktasıyım ben

Süleyman Unutmaz