Bir Daha Söyle

Yegane sevdiğin âlemde ben miyim şimdi?
Sahih ben miyim artık muhatab-ı aşkın?
Bütün o hiss-i amik-i fuad-ı pür şevkin
O ibtila-yi ezel, o alaik-i ebedi
Benim mi şahsıma mahsur? Bir daha söyle.
O sanihat-ı hazinin, o beyyinat-ı gâmın
Sahih, mülhimi hep ben miyim, bugün söyle.
Tahassüsatını, efkarını bütün söyle.
Getir şu kalbime dök varsa sevdiğim, elemin
Eden nedir seni rencud, bir daha söyle.

Nigar Hanım

Nigar Hanım’dan Mısralar

Söndürdü bürudetin nihayet
Kalbimde de kalmadı hararet
**
Bir hissi latif etmede kim kalbimi imla
Tüyler ile okşar gibi her uzvumu güya
**
Sevdiğim bil ki Nigar’ın bu şiirlerle heman
Sana ahvalini arz eylemedir hep emeli
**
Aşk… o hunhar… o cellad-ı kaza
Yalınız öldürür etmez ihya
**
Feryad ki feryadıma imdad edecek yok
Enfus ki gamdan beni azad edecek yok
**
Ne sevenim var ne kimseyi seviyorum.
Ne sevmek ihtimalim kaldı.
Boş dimağ, boş kalp, boş bir hayat…
**
Ben bu ömr-i elimi böyle hazin
Kimsesiz neşesiz melul u gamin
Geçirip sonra mevte mahkûmum
**

Ölürsem kalsın aksin gözlerimde

Nigar Hanım

Eylül Sabahı

Her şeb bu sevahilde, bu yerlerde bütün gün
Dildar-ı tefekkürle geçer vakt-i hazinim

Kalb-i gamimim
Pek ona düşkün

Ettikçe şu eylül sabahındaki o rikkat
Hem kalbimi, hem fikrimi, hem ruhumu tehyic

Hep bu taravet
Aşkımı tervih

Eyler gibi ondan bana her lahzada bir hu
Bir bu-yi muhabbet getirir mühtez-ü perran

Gönlüme darü
Nefha yi canan

Vaktaki dalar ruhunu tedkike hayalim
Bir neş’e-yi pür-hüzn ile ser-mest olurum ben

Ol dem i melalim
Kalbi eder şen

Dil umk-i nigahında arar şiddet-i sevda
Düşkün, mütereddid, müteellim, mütehassir

Hatır-ı Şeyda
Pek müteessir

Ver kalbe sükünet.. Yetiş yer yar-ı dil-ara
Ey salib-i aram-ı dil, ey neşve-yi hatır

Et beni ihya
Kalbimi şatır!

Nigar Hanım 

Şair Nigâr Hanım’ın Hikâyesi

“Şair Nigâr Hanım çalışması esnasında en büyük problemim öznelliğimin beni tehdit etmesi oldu. Beni biraz tanıyanlar Nigâr Hanım’la özdeşleşeceğimi düşünüyorlardı. Fakat başka bir şey oldu. Onunla özdeşleşmedim ben, zamandan, mekândan ve cinsiyetten azade bir şekilde Nigâr Hanım’a âşık oldum.”

Öznesi iki dünya arasında ürpertili bir salınım olduğundan, Şair Nigâr Hanım’ı ben de iki dünya arasında yazdım. Şair Nigâr Hanım doğu ile batı arasında, güftesi şarklı, bestesi garplı kırık bir hikâyeydi. Ben düş ile gerçek, kurgu ile hayat arasında kaldım.

Şair Nigâr Hanım benim doçentlik tezim. Halide Edip Adıvar’ın 21 romanını teknik açıdan tahlil etmeye yeltenen telâşeli bir doktoranın ardından doçentlik tezi hazırlamaya sıra geldiğinde hocam Orhan Okay’la “Ne yapabiliriz?” diye düşündük önce. Hocam, doktora tezimin teknik meselelerle sınırlı bir çalışma olmasından bahisle, kütüphane ve arşiv çalışmalı, dipnotlu, belge ve bilgiye ulaşan klasik bir araştırma yapmamın uygun olacağını işaret etti, “Eski hocaların çalışmaları gibi.” Bana birkaç da isim önerdi. Bunların kim olduklarını hatırlamıyorum bile. Ama içlerinde Nigâr Hanım’ın ismi dikkatimi çekti ilk anda. Onun hakkında fazla bir şey bilmiyordum oysa. Hayatımın Hikâyesi isimli kitabı görmüştüm. Bir de çocukluğumun içinde geçtiği babamın kütüphanesindeki Hayat Tarih mecmualarından birinin kapak resmini hatırlıyordum. Nigâr Hanım’ın bir rüya güzelliği ile poz verdiği meşhur yaşmaklı portre. “Nigâr Hanım” olsun dedim.

Nigâr Hanım odasında

Hayatımın Hikâyesi, Nigâr Hanım’ın oğulları tarafından onun Aşiyan Müzesi’nde saklanan günlüklerinden yapılan çok küçük bir seçmeydi. Bu kitapçık bana yol haritasını verdi. Önce günlükler bulunup okunacaktı. Gerekli izinler alındı, Aşiyan Müzesi’nin yolunu tuttum. Girişte sol taraftaki oda o zamanlar Şair Nigâr Hanım odasıydı. Görevli, günlükleri getirip masanın üzerine yığdı. Kapıyı çekti, çekildi. İlk defteri elime aldım, evirdim, çevirdim. İlk sayfayı açtım. İlk cümleleri okudum. Mürekkebin kıvamı, kâğıdın dokusu, elinin izi. Zamanın genel geçer kurallarının tümüyle ihlâli. Kurgu ile hayat, düş ile gerçek arasındaki kamaşmalı alana ilk adımı attım. Bir daha da geri dönemedim. O gün oradan günlüklerin mikrofilmiyle ayrıldım

Ondan sonra Aşiyan Müzesi’ne, Nigâr Hanım odasına kaç defa daha gittiğimi bilemem. Defalarca. Bereketli bir çalışmaydı. Her defasında yeni bir şeyle karşılaştım. Karşılıklı yazılmış mektuplar, fotoğraflar, anılar, makaleler. Her biri diğerinin izini gösteren, iç içe açıldıkça açılan, genişledikçe genişleyen yeni bilgiler, belgeler. Günlükleri okudukça hepsi büyük hikâyenin bir parçasını aydınlattı.

Bu süreçte Nigâr Hanım’ın ailesiyle de tanıştım. Torun çocuğu Nigâr Alemdar, torun Selma Onat. Hepsinden büyük ilgi ve yardım gördüm. Ellerindeki malzemeyi saklamadan, kıskanmadan, hiçbir karşılık beklemeden önüme serdiler. Fakat bir kış öğleden sonrasında Selma Hanım’ın evinde geçirdiğim vakit bütün yaşadıklarımın zirvesini teşkil etti. O gün Selma Hanım bana birçok eşya gösterdi; Nigâr Hanım’ın fotoğrafları, kokusunu hâlâ saklayan boş parfüm şişeleri, kalemi, kâğıtları, zarfları vesairesi. Köşedeki küçük vitrinde porselen, geniş ağızlı bir çay takımı vardı; o fincanlarda çay ikram etti. Kış günü. Akşam erken indi. Ayrılırken de Nigâr Hanım’ın kare biçiminde sedef bir düğmesini bana hediye etti. O düğme iki taneydi, biliyordum. Çünkü Nigâr Hanım’ın yaşmak-feraceli bir fotoğrafında göğüs hizasında o düğmeler görünüyordu. Tıpkı biraz evvel çay içtiğimiz fincanların da bir fotoğrafta, Nigâr Hanım’ın meşhur salonundaki köşe rafında göründüğü gibi.

Şair Nigâr Hanım çalışması esnasında en büyük problemim öznelliğimin beni tehdit etmesi oldu. Elimin altındaki günlükte döneminin yıldız bir kadını kendi ağzından acılarını, aşklarını, sevgilerini, anneliğini, yalnızlığını anlatıyordu. Üstelik ben arka sayfada ne olacağını bilmeden okuyordum. Buna kayıtsız kalmak benim mizacımda biri için imkânsızdı. Beni biraz tanıyanlar Nigâr Hanım’la özdeşleşeceğimi düşünüyorlardı. Fakat başka bir şey oldu. Onunla özdeşleşmedim ben, zamandan, mekândan ve cinsiyetten azade bir şekilde Nigâr Hanım’a âşık oldum.

Şair Nigâr Hanım’ı yazdığım süre içinde tıkandığım gecelerde “Nigâr Hanım hakkında bir tez yapmaya kalkışan ama sonunda oturup sadece ona olan aşkını anlatan bir araştırmacının romanını yazacağım” deyip duruyordum. Böyle olmadı tabii. Dizginlenemez duyarlığımın denemeye çalar bir üslûp halinde hazırladığım monografinin her satırına sirayet etmesine rağmen kitap ortaya çıktı, ben de doçent oldum. Fakat belki o kitabı bitirebilmemi sağlayan başka bir şey daha çıktı ortaya. “Nigâr Hanım, Sevgili” hikâyesi. “N” ve “Nûn” köprüsünde Nun Masalları’nın son metni olan bu hikâye, Şair Nigâr Hanım kitabının arka planını verir aslında. O hikâyeyi yazmasaydım, o düşsel ürpertiyi sırtımdan böylesine atmasaydım, bölünen kimliğimin âşık yanını o hikâyeyle avutmasaydım, akademisyenlikle hoşça bir uyum içinde yürüdüğünü zannederek kendisini kandıran hikâyeciliğime bir sus payı vermeseydim büyük ihtimalle Şair Nigâr Hanım kitabını da çıkaramazdım.

Hayatımın en mutlu günleriymiş

Nigâr Hanım’ı çalıştığım sıralarda o dünya bütün evime, hayatıma ve aileme de sirayet etti. Evimin bahçesinden topladığım ve bütün yolculuk boyunca kucağımda taşıdığım hanımeli demetiyle mezarını ziyaret ettim örneğin. Hanımeli en sevdiği çiçekti ve “Mezarımda da bitmesini isterim” demişti günlüğünün bir yerinde. Veya; bir gün evin telefonu çaldı. Arayan Nigâr isimli bir tanıdıktı. Minicik kızım telefonu bana uzatarak, “Al” dedi “Nigâr Hanım, seni arıyor.”

Şimdi upuzun bir cümle kuracağım. Alaturka piyano eşliğinde bir günlüğün üzerinden sabahlara kadar harf be-harf geçerek, onu yazanın sırlarına, gözyaşlarına ortak olduğum gibi kendi sırlarımı da ona açarak, denizin uğultusuna dikkat kesilirken verdiğim molalarda başımı servilerin tepesine kadar inmiş yıldızlara kaldırarak, kurgu ile gerçek arasındaki o kamaşmalı koridorda sonuna kadar yürüdüğüm anlarda ellerimi iki yana açıp kendi etrafımda dönmekten başkasını aklıma getiremeyerek ve suya düşmüş mehtabın görüntüsünü de gülün güzelliği gibi ne yapacağıma karar veremeyerek geçirdiğim o geceler. Şimdi dönüp geriye baktığımda anlıyorum ki benim hayatımın en mutlu günleriymiş.

Nazan Bekiroğlu

Feryâd ki feryadıma imdâd edecek yok

Feryâd ki feryadıma imdâd edecek yok
Efsus ki gamdan beni azad edecek yok

Tesir-i mahabbetle yıkılmış güzel amma
Virane dili bir daha âbâd edecek yok.

Kes, varsa alkan bana ey tali-i dûnum
Sen var iken âlemde beni yâd edecek yok

Hakkıyla bilir zâr gönül halet-i aşkı
Mâhirdir o fende anı üstâd edecek yok

Ya Rab ne içün zar Nigâr şu cihanda
Nâşâd edecek çoksa da bir şâd edecek yok

Nigar Hanım