Pas Sarısı Kaos Söylentileri

Kaprisi diyete durmuş vardiya amiri kadar
Başka kim mahpus ki başka içlere
Naftalin basmayı sevdiğim teniydi yalnızlık ölülerimin
Bu kötü: belki çığ düşer elime
Harç olmuş tek duanın duvardaki yansımasıyla
Paranoyanın öte ucuna çıkıyor gölgem, boy verince su…

Revaklı ahşap saçlarıma tüneyen cennetin leşine rağmen
Egzama korkusundan türemiş kadın kokusu solumaktan geliyor bilincim
Bu-kişisel düş uzamı- göğüs çatalına dudak serinliği çöküşü.
Bir iç çöküş esnası enkazı.

Reşit olmayan gerilla ateşi başımdaki kaos
Bu hiçten daha az bir şey olmalı
İç savaştan geriye kalan
Ne olursa artık, ağzı tüten silah koksun yeterdi
Narın erotik melankolisi, metafiziğin skandal sandalı
Sis heykeli ve flamalar: kök sanatı – kan şekeri
Burası hafriyat sahası
Şelaleler arka fonda: sus sanatı ve havari fişek gösterisi
Duygusal vebanın uzaylı yeşil tebaası
Fırtına düdükleriyle kazanılan penaltı atışı: binbeşyüz () yüro
Kurutulmuş çocukluğumdan bütün bu haz ayinleri
Iskartaya çıkarılmış yaşamın ikiz görüntüsünün sığabildiği
Maymun kumbaralar.

Elbet kaypak olmalıydı asalet denilen şey
Hakeza delik deşik edilmiş hasretleri gemilerin
Olgun bir sızandı işçi marşları, yontulmuş kin ve edinim
Saat kulesi suresi, yol dediğin izbe olmalı çok zaman
Kent meydanına çöken dilenci duasından anlaşılmalı
Bir çocuğunuz olacak haberi
Bu bile piç
İhtimal dahilinde ölmenin vakti
Kabri geniş olmayacak sanma ölünün
Her yere sığacak kadar ölür bir ceset

Sonunda ilmiği buldum kan vermeyecek sesim!

Muharrem Özcan

(1) Number One

düelloya benzeyen ilişkiler çağında
silahı önce kendime çekerim
el kararıyla öperim kendi tenimi
uyandırırım ateşlerimi
üstünkörü aldanırım öpüşlere
her biri meşe ağacından dökülür denizlere
denizler gözlerim kadar derin…

bazen
olmadığım yerleri, yapmadığım şeyleri düşünüyorum
kendimi güçsüz ve emekli hissediyorum
sevince acıkıyorum acılarıma
yine de hep gözüm başka hayatlarda kalıyor…
neşemden,
yüzümdeki bitki köklerinden rengarenk
serbest dizeler yazarım gözlerime
palamutlarım döküldükçe ağacımdan
sâkiler testi dolusu şarap getirip
uzatır tırnaklarım kadar yaz günlerini…

başka hayatların izmaritlerini topluyorum
sokak adamıyım derin uyku buluyorum
üçün birini seçerken dahi ikilemlere düşüp
bir numaralı formaya alkış tutuyorum…
1 numara (number one)!..
kaleci…
*_* penaltıya sebebiyet – hatalı gol – yan top *_*
dünyada ki ilk tecrübem ne de olsa
sonraki gelişlere hazırlanıyorum
mutlu olunabilecek sote yerleri biliyorum
yeniden doğmakla ilgiliyim
her sabah bir gün eksik uyanıyorum
uykumdan…
parasız ve yatılıyım herşeye rağmen şu dünyada…

Muharrem Özcan

Sorular Tıpadır Deliklere

Başımda sorular var.
saç diplerime kadar sinmiş.
Bit, kir ve kepek yerine soru…
(?) işaretin kıvrımlarına anlamlar yükleyip
okyanuslara salıyorum düşüncelerimi
ve annemden her şeyi bekliyorum
Otur,ayıkla..olabilirdi ama
duvarlar ören ustalara sonsuz saygımla
vurmak geliyor soruları, duvarlara…
Vurdukça saatler uyanıyorum,
geçmiş zamanın yorgunluğu ve insanların
yorgun tenlerine yapışan hazımsız kokuları
kendime yük bilip de…
Soru işaretlerine yüklediğim anlamlarn benzerini
içki şişelerine yüklüyorum…
Kadına benzetmek mümkündü…
Yalnız
bu şişelerin deliği işe yarardı!..
Peki ya kadınlarım, düşte kalan?..
Anlayışı çok geciken, çözümleri sunulunca ellerine
kaçışan kadınlarım..
tıpası içine kaçmış şişeler gibi kaldıysam gürültüsüz
deliklerimi yoklayıpta her yaklaşmada ateşler buluyorsam
soru işaretlerimi sonsuza kadar uzatacaksam, hayata dair
ölmedim, daha erken gitmek için…
Şişeleri şişe dizmek gibidir terk
devam cesaretini bulamayıpta, yorgun düşmek…
eksik olmayan deliklere bir yenisini ekleyince
giren-çıkan soruların azmettiriciliği ağır gelir
ve şiş batar durmadan etime…
yaşamak neleri öğretiyor?
buluyoruz böylece
ölürken nasıl yaşanabileceğini…

Muharrem Özcan

Aşkın Sıcak Olabileceği İhtimali

Susan bir umudu emzirdim, kan aktı
karşılıklı susarak doyduk, kirpik tanelerinden
çiy tanesi ile ıslanıp sonsuz bir uykuya dalıyoruz
esirgeyen bakışlarınla sesin bir çağlayan oluyor
ve her göz değmesiyle imlâm bozuluyor…

Kurşuna dizilen bahar gelmez artık buralara
ve çoğalıp durur sokaklarda fahişeler
yalın ayak toprağa dokunuşlarımız
baharı geciktirip dursun
ve geciktikçe baharımız unutmayalım
aşkın sıcak olabileceğini…

Bir çöl rüzgarına sığınıp avuçlarımıza
hep doğmakta olan sıcak güneş
sokaktaki fahişeleri de üşütsün
hayatı kollasınlar birazda kurşunaskerlerim
kitapların altı çizilen cümleleri kadar
diğer dizginleri kopan kelimelere haksızlık edelim…

Ve yine kelimeler rüzgarın ıslık gibi titrek olduğu bir vakit
gelip kulağıma sevgi sözcükleri fısıldasın
ardından bir kahkaha alsın beni
uçurumun eteklerinde bekçi olayım
atlayacak ilk aşığı yorgan-döşek bekleyen…

Ilk dönemeçten üzgün kent gözüktü gözüme
yanımda geçmişten bir ses
iki nokta kadar yakın birbirine
dün ve bugün…

Ses diyor ki:
bir kez doğmak, bir daha doğmamak için
ancak ölümlülerin becerebildiği tekdüzelikle
ve yine aynı bilinçle güneşin doğması
bir daha batacağını bilerek, etime…

Etime aşkın sıcak olabileceği ihtimali kazınsın
güneşten süzülen buğday renkleriyle
ak alnından öpülsün çocukluğum
hala sıcak tutabildiği için
aşkı
ölen bir baba özlemi kadar…

Muharrem Özcan

Istifa(de)

Hayattan istifade etmeden, alnında ki ateşle yakmandır: korkum
Hayattan istifa etmeden, yanan alnına yanağımı dayamaktır: cesaretim

Zamandan istifade ancak kekeme bir bakış atmandır gözlerime
Zamandan istifa ancak göçebe bulutun maskarası olmaktır

Bulut düşün rengini suistimal ededursun, benden istifadedir bu
Buluta doğru giden çocuk sevinci yüklü uçurtmalar ancak yalandır, kuyrukludur ve istifadır düşten geçen için.
Düşten geçip istifa(de) etmiştir acıdan,
bir elinde zaman diğerinde uçurtma saçlı kızın
maviye zilleri çalan bakışları…

Şimdi kürek mahkumudur, bedenim
yağlı küreği bir kendine çeker, bir iter
iyi itemezsen, iyi çekersin
Çekmekte bir baştacı yeni gelin beyazına…
Çekildikçe ızdırap…
Uzayan yolun çilesi de uzun…
Kısa süren hep cesaret…
Bir korkak o satırları yazarken ancak ağlardı, istifadeydi hayattan…
Bir yandan ağlarken acıyı damardan almaktır cesareti,istifaya benzeyen
Antikorları antika durumdadır aşkın…
Durum demişken inşa eden mühendislerdenim, nasılsa ilk artçıda yıkılırım…
Göğe uçurtma saçlı kızı salarım.
Eller saç gölgesinde huzurda, parmakaraları parmakla dolunca
soluksuz tutuşmadır beni alan…

Denize benzeyen bulut karardı, başına tac edilen düş ufaldı
uçurtmayı andıran saç okşandı, sana gelen yol uzadı
uçurtma saçlı kızın uykusu geldi ve
bıraktım saçlarını, dilediği rüzgara kapılıp martı düşlerime uzak
ama göğe yakın, maviye pusuda bekleyen beyazıyla
düşe renk katan ressam savurganlığıyla, beklenmekte hala…
Biten bir aşktan beklenen düş hoyratlığı da cabası
uzun uzadıya bakamadan gözlerine, iki kelam edemedik karşılıklı…
sustum, sokağa atılan çocuklardır gözlerim
denize atılan taştır söylediklerim

Muharrem Özcan