Uyuyan Park

Uykuya daldığında sessizce çektim ellerimi
Örttüm düşlerini
Ve gözkapaklarının altında gizlenen bala daldım
Dualar ettim dermanı kalmayan ayaklara
İki büklüm oldum, kalp atışlarına karşı
Bir buğday gördüm, mermer ve bakır üstünde
Bir damla kan süzüldü gözlerimden
Titredim
Evet, yatağımda uyuyordu park

Kapıya koştum
Hala uyuyordu birtanem, canım
Dönüp bakamadım
Eski ayak seslerini duydum, yüreğimin zilini
Kapıya koştum
– O ise anahtarı çantasında
Bir aşk meleği gibi uyumakta-
Yağmurlu bir gece,çıt çıkmıyor yollarda
Onun kalp atışlarından ve yağmurdan başka
Kapıya koştum
Kapı açılıyor
Çıkıyorum
Kapı kapanıyor
Gölgem çıkıyor ardımdan
Madem ki yabancısıyım artık anılarımın ve evimin
Neden “elveda” diyeyim?

Merdivenleri indim
Çıt çıkmıyor
Onun kalp atışlarından ve yağmurdan başka
Ve onun ellerinden sefer arzusuna doğru
İnişe geçiyor adımlarım

Ağacın yanına gittim
Burada öpmüştü beni
Burada çarpmıştı beni
Gümüşümsü karanfilimsi yıldırımlar

Burada başlıyordu onun dünyası
Burada bitiyordu…
Soğuk mu soğuk civa gibi birkaç saniye durdum
Yürüdüm
Duraksadım
Sonra yürüdüm
Adımlarımı ve belleğimi toplayarak
Yürüdüm “ben” le birlikte!

Ne veda ne de ağaç!
Uyumuştu pencereler ardındaki kösnüler
Uyumuştu tüm ilişkiler
Uyumuştu pencereler ardındaki ihanetler
Uyumuştu bilimadamları!

Rita uyuyor
Uyuyor
Uyandırıyor düşlerini
Sabah, öpücüğünü alacak
Yine gün doğacak
Sonra kahve yapacak bana
Ve kendine sütlü kahve
Yine aşkımızdan söz edecek
Belki bininci kez
Yine yanıtlayacağım
Sabah kahvemi hazırlayan o ellerinin
Kurbanı olayım o ellerinin

Rita uyuyor
Uyuyor
Uyandırıyor düşlerini
– Evlenecek miyiz?
– Evet
– Ne zaman?
– Askerlerin keplerinde
Menekşeler göverdiğinde!

Sokaklar
Gazinolar
Pastaneler
Kaldırım kahveleri
Gişeler
Hepsini turladım birer birer
Seni seviyorum Rita, seni seviyorum
Sen uyu, ben gidiyorum
Taş yürekli bir kuş gibi nedensizce gidiyorum
Cılız bir rüzgar gibi nedensizce gidiyorum
Seni seviyorum Rita, seni seviyorum
Sen uyu ben gidiyorum
Sen uyu
Soracağım tam onüç kış sonra
Soracağım:
Uyuyor musun hala?
Yoksa uyandın mı Rita’m!
Rita!
Seni seviyorum Rita’m!
Seni seviyorum!!!

Mahmud Derviş

Yabancıyı Tanımıyorum

ne yabancıyı tanıyorum ne de geçmiş güzel günlerini
bir cenaze gördüm ve yürüdüm ardından naaşın,
öne eğerek başımı saygıyla,diğerleri gibi.
bir neden bulamadım sormak için:
kim bu yabancı?
nerede yaşadı ve nasıl öldü(ölüm nedenlerinin çoğu
hayat acısındandır).
sordum kendime:bizi mi görüyor yoksa yokoluşu mu?
ve nihayetten midir üzüntüsü?
benim bildiğim,açılmaz menekşe örtüyle kapanan naaş
veda,teşekkür ve gerçekleri fısıldamak için(gerçek nedir ki?).
belki o bu saatlerde gölgesini sarmalıyor,bizim gibi,
lakin o ağlamayan tek kişidir bu sabah
ve üstümüzde kartal gibi havalanan ölümü görmeyendir
(yaşayanlar ölümün amca çocuklarıdır ve ölüler
uyurlar sessiz,sakin,huzurlu..)
ve bir neden bulamadım sormak için:
kimdir bu yabancı ve adı nedir?(adında şimşek parıltısı da yok)
ardından gidenler yirmi kişi ,benim dışımda(ben ayrıyım)
kilisenin kapısında düşündüm:
belki o bir yazar,bir işçi veya mülteci
bir hırsız veya katil farketmez,
ölüler ölümün önünde eşittirler
konuşmazlar ve düş görmezler belki
benim cenazem olabilirdi yabancının cenazesi,
lakin ilahi bir durum ertelemekte
birçok nedenden dolayı
bir tanesi:şiirdeki büyük hatadır!

Mahmud Derviş

Biz kaybettik, aşk da kazanmadı

biz kaybettik, aşk da kazanmadı hiçbir şey
çünkü sen aşksın ey aşk, nazlı bir çocuksun!
kırıyorsun göğün biricik kapısını,
söylemediğimiz tüm sözleri! çekip gidiyorsun

nice gülleri göremedik bugün. zincirlenmiş yüreğin sıkıntılarını
yıkıp geçemedi nice caddeler!
yaşları bizi gafil avlayan nice kızlar
yürüyorlar göremediğimiz bir yöne… kişnemeye!
uyurken nice marşlar nazil oldu içimizi
süzülüp indi ince hilaller
dinlensin diye yastıkta. nice öpücükler çaldı kapımızı
evimizden uzaktayken bizler
kayalıklarda ekmeğimizi ararken, çalışırken
kayboldu uykumuzdan nice düşler!
nice kuşlar kanat çırptı camlarımızda
ertelenmiş bir günde, oynaşırken prangalarımızla
kaybettik durmadan, aşk da kazanmadı hiçbir şey
çünkü sen nazlı bir çocuksun ey aşk!

Mahmud Derviş

Annem

özlüyorum pişirdiği ekmeği kahvesini
dokunuşunu
çocukluğum büyüyor içimde
günden güne.
göz kulak oluyorum kendime
ölürsem çünkü
utanırım annemin gözyaşlarından

geri dönersem bir gün anne kirpiklerine örtü yap beni
ört kemiklerimi
ayaklarınla kutsanmış çimenlerle
bağla beni…
saçının bir tutamıyla
…elbisenden uçuçan bir iplikle

kalbinin derinliklerine dokunsam anne bir tanrı olabilirim
bir tanrı…
geri dönersem bir gün anne
tandırının ateşine bir odun olarak koy beni…
as evinin avlusunda bir çamaşır ipi gibi.
direncimi yitirdim anne
duaların olmaksızın

kocadım, geri ver çocukluğumu anne
eşlik edebileyim diye
küçük serçelere
…dönüş yolunda
senin bekleyiş yuvana.

Mahmut Derviş
Çeviri: Musa Aggun

Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum

Bu şiirin bitmesini istemiyorum
bu güz gününün bitmesini istemiyorum
sonsuzluğun doğruluğundan emin olmadan.
Sevmeye muktediriz
sevdiğimizi hayal etmeye muktediriz
ertelemeye intiharı -illaki edeceksek-
başka bir zamana…
Şimdi burada ölmeyeceğiz
böylesi düğünsü bir günde
öyleyse öğlenin kesinliğiyle dol
dol ve doldur beni
basiretin ışığıyla

Mahmud Derviş
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin

mural

İşte adın /
dedi bir kadın
ve gözden kayboldu beyazlığının koridorunda.
İşte adın, iyice ezberle adını!
Bir harf üzerinde bile tartışmaya girme
Aldırma kabile sancaklarına
Dost ol adının yatay biçimiyle
Sına onu ölülerle ve dirilerle
Doğru telaffuz için alıştırma yap yabancılarla
ve yaz onu mağaranın bir kayası üzerine
Ey adım: Benimle birlikte büyüyeceksin
Sen beni taşıyacaksın, ben de seni
Zira yabancı kardeşidir yabancının
Baştan çıkaracağız dişiyi
neylere adanan bir ünlü harfle
Ey adım: Şimdi neredeyiz?
Söyle: Nedir şimdi yarın nedir?
Nedir zaman mekân nedir?
Eski nedir yeni nedir?

Bir gün ne istersek o olacağız

Ne yolculuk başladı ne de yol bitti
Ne arifler kavuştu gurbetlerine
ne de garipler hikmetlerine
Bildiğimiz tek çiçek dağ laleleri
O halde en yükseğine gidelim muralların:
Şiirimin toğrağı yeşil ve yüksek
Şiirimin toprağı Allah’ın kelamı
Ve ben uzağım uzak
Bu şafak vakti

Her rüzgârda takılıyor bir kadın şairine:
– Al bana hediye ettiğin tarafı
kırılan tarafı al
kadınlığımı geri ver bana
Benden geriye kalan yalnızca tefekkürdür
gölün kırışıklıklarını. Al benden yarınımı
dünü getir ve yalnız bırak bizi birlikte
Bir şey yok senden sonra gidecek
dönecek bir şey yok

– Şiiri de al istersen
Senden başka bir şeyim yok onda
“Ben”ini al. Sürgünü tamamlayacağım
ellerinin kumrulara bıraktığı mektuplarla.
Öyleyse hangisi “ben”im ikimizden?
Bir yıldız düşecek söz ile yazı arasına
Anı efkârını yayacak: Doğduk
kılıç ile zurna çağında
İncir ve kaktüs arasında. Ölüm daha yavaştı.
Daha açık. Bir mütareke vardı gelip geçenler arasında
nehrin ağzında. Şimdi ise,
elektronik düğme çalışıyor bir başına.
Kulak vermiyor hiçbir katil kurbanlarına
ve okumuyor şehit vasiyetini.

Hangi rüzgârdan geldin?
Sen bana yaranın adını söyle,
Ben de sana söyleyeyim
iki kez kaybolacağımız yolları!
Acı veriyor bana her bir nabız atışı
ve beni mitolojik bir zamana götürüyor.
Kanım acıtıyor beni
Tuz acıtıyor
ve şah damarım…

Mahmud Derviş

Mural / Kırmızı Yayınları
Çeviren: Mehmet Hakkı Suçin

Mısır’da

mısır’da saatler birbirine benzemiyor…
bütün anıların  dakikalarını nil kuşları yeniliyor.
ordaydım. insanoğlu icat ediyordu
güneş tanrısını. hiç kimse kendine bir ad vermiyordu
 ‘ ben nil’in oğluyum – bu ad
bana yeter’. ve ilk andan itibaren
kendine  ‘ nil’in oğlu’ diyorsun
  uzak durmak için ağırlıktan.

burada yaşayanlar ve ölüler birlikte koparıyorlardı
pamuğun bulutlarını yukarı mısırdan,
deltada buğday ekiyorlar. yaşayan
ve ölü arasında nöbetleşe iki koruyucu vardı
palmiyeler için. her şey duygusal
sende, ruhunun etrafında yürürsen
zamanın dehlizlerinde, sanki annen mısır
seni bir lotus çiçeği olarak doğurdu, doğumdan önce.

şimdi kendini tanıdın mı? mısır oturuyordu
kendi kendine gizlice: ‘ hiç bir şey bana benzemiyor’. diyordu
dikiyordu delinmiş ölümsüzlük paltosunu
rüzgar yönlerinden biriyle. ordaydım. insanoğlu
ölüm/ hayat bilgeliğini yazıyordu.
her şey lirik ve mehtaplı… yalnız şiir
yarınına yönelmiş ölümsüzlüğü düşünüyor,
ve nil’in önünde yalnızca sevincini dile getiriyor.

Mahmud Derviş
Çeviri: Musa Ağgün