Şiraza’den Şiraze’ye

bir de benim için aç avuçlarını Şiraze.
de ki; “bir kulun var sana muhtac
bir kulun ki yok kanatlarında imtizac
hem susamış hem aç.” 

sen başıma tac
sen yüreğime ilâc Şiraze.

bir de benim için duaya dur Şiraze.
O’nu benim için bana iste.
“dahası yok” de
“kâbili yok” de
“tâkati yok” de
“öğrenemedi yolda nasıl yürünür
nasıl ve nerede durulur
kimin koluna girilir de gidilir”
“öğrenemedi” de. “bir taşa yastık diye nasıl baş koyulur.”
“bir gecede bin rek’ata nasıl durulur.”
“bir yürek nasıl hamur gibi yoğrulur.”
“nasıl her söz sessiz yutulur, nasıl tutulur sırrı âlemin, nasıl olunur.”

nasıl olunur
nasıl olunur Şiraze.

bir de benim için Şiraze, nemli gözlerinin ifadesine beni doldur da yüreğini aç.
“ah” de
“sonun arkası sabah” de
“tüm arzusu salâh” de
“Ceyhun’da serinlemek
dünyaları bir secdeye vermek
ötelere kanat çırpa çırpa gitmek
bir tebessüm ile göçmek…”

diyebildiğin ne var ise de Şiraze.

“üç” de
“beş” de
“yedi” de
kırka kırk ekle, toplamdan bir gıdım çıkar;
üstüne bin küsur hayat,
çeyrek asır geriden kalma hüzünden dokuz damla kat.
elde ettiğin her ne ise üçe, beşe, yediye katla da güvercinlerle yolla şark’a Şiraze.

Şiraze bir de benim için aç avuçlarını.
“yükseğe uçmanın
dünyayı bir hamlede söküp atmanın
keşkül ile doymanın
olmanın, olmanın ve yine olmanın
her sözü yerine koymanın
aşka âşıklığın tadına varmanın”
hangi makamda sır’landığını sor.

Şiraze dualarına al beni
dualarınla sar beni
her sözün arkasında ara beni

hemen yanıbaşındayım;
az ötende, ötenin biraz berisinde, solunda yükselen meşenin dalındayım;
buradayım Şiraze
bir kulaçlık mesafede
aç gözlerini…

Şiraze’den Şiraze’ye…
Şiraze-Ay Vakti

Şiraze

Ben bu kendimden şikayetçiyim;
Rabbim, beni üzdüğün için,
Senden özür dilerim…

İbrahim Tenekeci

inanacaksın önce sen her söylediğine,
sen kendin güveneceksin önce kendine
ve sen emin olacaksın ne olduğundan tümüyle / benim inanmadığım senin varlığın Şirâze


varsa gitmek hep fikrinde sevmeyeceksin, ola ki sevdin yakıp gemileri gitmeyeceksin, her şeyden önce Şirâze kendinle halleşeceksin ve her gerçeği söylemekle bütün meseleleri hallettiğini zannetmeyeceksin.
belki bilirsin ölümcül kazalar en çok düz yolda olur, “asla” dediğin ne varsa bir şekilde ansızın gelip seni bulur ve “keşke”ler yoldaşın, vesveseler sol yanın, dimâğ da uyuyan tarafın olup kalır; hesap vermeden sıyrılacağını sandığın an yanarsın; ya burada şimdi, ya da nihâyetinde vaktin emin ol kendinle yüzleşeceksin.
hiçbir şey kolay değil, hiçbir şey yalın değil, hiçbir şey değil kusursuz; ille de O… göremiyorsan ahengi, duyamıyorsan kutsî melodiyi, hissedemiyorsan eşsizliği; yazık sana ki Şirâze, terkedilmişsin.
bütün yollar önü ummanla kesilse de hep kesişir, gök ve yer birbirinden ayrı görünse de ne yöne baksan ufukta birleşir; yalnız kaldığını düşündüğün an kalabalıkları hayatın geçmiş ve gelecekten üzerine çöreklenir; kapılar görürsün de Şirâze takdîr edilmemişse birini bile açamazsın.
susmayı bilirsen konuştuğunda dinlenirsin / sus noktam benim, sensin Şirâze

yolu yoksa sen yapacaksın bir yol, çıkışı kapalıysa sen bulacaksın bir çıkış; bilmiyorsan hedefini, şaşırmışsan kıbleni, helâk korkusu dolanmışsa boğazına, batmışsan balçığa; dur ve bak çevrene bir lâhza Şirâze, bütün kalabalığın içinde sen kimsin, kimlerlesin, neredesin, nerelerdensin; yerini açık seçik belirle ve çekinmeden ver tüm cevapları kesintisiz.
olmasaydı gücün taşıman için seçilmezdin; sana zamanı, sana seni, sana dünyayı emanet etmezlerdi; uyan Şirâze, sen sana verileni O’na karşı kullanma cür’etinden dolayı bu hâldesin.

tutamayacaksan söz vermeyeceksin / ben bakıyorum, hep yine hep yine ardım boş Şirâze

binlerce soru yığın yığın:
doğru olanı mı yapmaktır zor olan, doğruyu kısa yoldan söyleyivermek midir?
nedir insanın en çetin bulduğu yol ve neden hep sarp yamaçlara tırmanmayı tercih eder insan?
seni bulmak çözümse, kalmak da gitmek de ölmekse ve ölmek zaten hep zamansız geldiği düşünülense, üstelik ölmeden geçilemiyorsa ötelere, ille de ölümle kavuşmak şart koşulmuşsa… neden seçmek zorundadır insan kalmayı ya da gitmeyi?
çok sormamalı mı Şirâze, çok sorup boş yere yorulmamalı mı… semâya bak dilersen, dilersen arza; bakmayı bilirsen baktığına, inan bana hep aynı ışığı göreceksin.
ilk çalacağın kapı dua kapısı olsun her güne başlarken ve sabır gün boyu yoldaşın; çünkü ben sana verdiğim her “günaydın”ı bilsen de bilmesen de tek tek geri aldım.
yosun bakışlım, yokluğunla yoklandım…
velâ
tüm diyeceklerimi sıralayacak kadar görmedim seni, o kadar az kaldın bana; yazıyorsam sebebi sen; yanılmamak için direniyorsam her gün, yine sebebi sen; bütün sızlayan yanlarımı gizliyorsam Karpat’ta donarak, Pampa’da kavrularak, Obi boyunca kıvranarak… sebebi külliyen ben Şirâze.
uzaktan izledim seni; uzaktan duydum ben hep sözlerini, hangisi bana ait hiç bilemedim; budur sebep yıl 95; yola girilmişse gidilmeliydi.

illâ
dedim: anıların içinde kimseyi bulamazsın,
ve dedim: kimseyi o anıların içinden çıkarıp karşına oturtamazsın,
yine dedim: kimseye daha önce söylenmişleri yeniden söyleyemezsin ya da yeni hiçbir şey ekleyemezsin söylenmişlere,
ben dedim: anıları değiştiremezsin, birini bile yerinden oynamatamazsın, onların yerine de bir yenisini koyamazsın…
hep dedim: biten bitmiş, yazılan yazılmış, söylenen söylenmiş, yaşanan yaşanmıştır Şirâze.

yolun kenarında dur ki, ardından gelen sana takılıp düşmesin / tüm kazaların sebebi bil ki benim Şirâze

Ey sen!
Bırak beni, bırak dinleneyim…

Şiraze

şakayık ki dağların lâlesi, seni bekler gizli gizli

şakayık ki dağların lâlesi, seni bekler gizli gizli
her sabah umutla döner yüzünü göğe, bir dua belki dilinde
ve her akşam çöküşünde büker boynunu, döker yüzünü
ertesi güne…

Ben… nereden geçersem geçeyim, hangi kapıyı çalarsam çalayım ve her kimle oturup sohbete dalarsam dalayım bir şekilde sen çıkıyorsun karşıma şiraze. Giderken hiç gitmeyen, kaçarken hep beni izleyen, her adreste karşıma çıkan… dağ başı olsun ya da çöl… sensin şiraze atamadığım. Bak yağmur yağıyor yine, üstelik gri. Burada yağmurların rengi hep gri. Az gri, çok gri; ama hep gri şiraze.

saat dört yönünde bir yakamoz dansı büyülerken görenleri
bir necva ulaştı kulaklara, titrek
dedi
“olanı biteni aşk imiş”
sen alevlendin, sen dillendin, sen çöktün birdenbire
çöle damladım, zamansız yine…

Sen, yağmur ve bir bardak demli çay… birbirinize ne de çok yakışıyorsunuz. Ben aranızda ancak bir gölge gibi dolaşıyorum. Dizelerden sayısız ilham devşirme telaşındayken, adınla süslüyorum her mürekkebin değdiği yeri. Şiraze… çay kadar ısıtıyorsun içimi. Şiraze… yağmurlar kadar yıkıyorsun beni. Şiraze… bilmiyorsun, “bir ömrü harcamak” dedikleri gerçeğin altını seninle çiziyorum.

billur kaseler dolaşıyordu elden ele, şerbet kokusu havada
bir eğlentiye gelmişti insanlar, güle oynaya etekleri zilli
göz ucuna hüzün takılmışların yeri değildi
tennurelilerin yeri hiç değildi…
ne avludaki ağaç bir anlam verdi, ne çatıya serilip keyif süren asma…
aradığım neydi orada, sormalıydım
hem doğuyu, hem batıyı uyandıran adama

Umay ana hiç çıkmadı karşıma. Bohçacı Ester, Martinikli cariye, kazak güzeli Ayzada… Yolculuklarımda kimseler yoktu satırlara boyanan. Kalabalıklarda mırıltılı günlerdi yaşanan çoğu zaman şiraze. Hep birileri mırıldanıyordu. Kimi ağıt, kimi ninni, kimi destan… hep birileri mırıldanıyordu şiraze. Duyuyordum. Ben de bozkırın türkülerini söyledim kendi kendime. Mor kadife fistanları diz boyunda dökülürken yanı ucumda, ben de türküler yaktım hep sana. İçimden geçenlarin adı şiraze, yağmurlu günlerin tadı şiraze; söyledim seni. Duyurmak için değil, duymak için. Duyurmak için hiç değil, duymak için şiraze. Yağmurlar eşliğinde yola koyulduğum kaçıncı gece bu. Kaçıncı akşam hem senle hem sensiz gidişim guruba. “Bu gitmeler hep sürecek” nakaratı kulaklarımda saçlarına hoş kokulu buseler konduruyorum.

kehribar, kekik, zencefil bir de karanfil kokusu sarmıştı havayı
ipek yolu üzerindeydim, içimde arkeoloğunu bekleyen kalıntılar
ne kadar değişikti tümsekler, ne kadar başkaydı kasisler
ve ne kadar sığ kalmıştım derinlerde

seni özlüyorum, yağmur penceremde
seni özlüyorum hep şiraze…

Şiraze

Kesme nevanı içine salsalar da keder

Kesme nevanı
içine salsalar da keder
kırılsa gönül medd ü cezr ile
hepsi geçer…
hepsi geçer…

bir lâhza durup
lûtf ile
mercanları saçsan
düşse sana kem bakan…
düşse sana kem bakan…

Nazenin olanın halinden bihaber
açar zakkumlar pembe ve beyaz
“dalmışlar tahayyüle” der
incinir kelebekler…incinir kelebekler…

Ben şiraze, her damlada yitişimi izlemedeyim.
Ben şiraze; hep gidenlere, bir türlü gelemeyenlere laf üstüne laf dizmedeyim.
Ben şiraze, her sabah yeni bir ene silmedeyim.
Ben şiraze; hep bir yerde, hep bir yerde beklemedeyim.
Ben şiraze, biledikçe sensizliği bilenmedeyim

Şiraze

kırık laleler kırık vazolarda çok yaşamaz

kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.
gecelerden bir gece seç kendine, uzan boylu boyunca
gece ol, gece kal, gece giyin; ve öyle karanlık örtün üzerine,
gecelerde saklıdır hem en mağrur, hem en mağdur.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.

insan bir şehre küser, küser de gider ucuna dünyanın.
ucu dünyanın, benim içimdeymiş meğer.
meğer Şiraze…

rahlede başladı tedrisim, hayâl meyâl hatırladığım zamanlar.
ara sokaklarda zeytin ağaçları, defneler ve Asi
hayâl meyâl şimdi çam dalına oturup ezberden geçtiğim satırlar.
bir ninem vardı, bastonuyla bir de gülüşüyle durur hep öyle,
hep öyle ninem vardı benim, hâlâ da var; cennet kapısında yolumu gözler.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.

insan bıraktıklarına küser, küser de dönmez geri.
dönmek için, nerede olduğumu bilmeliymişim meğer.
meğer Şiraze…

hayâl meyâl bir hayat, hayâl meyâl yaşanmışlar.
sen hayâl meyâl, ben hayâl üstü hayâl; yokmuşuz gibi
yoksunuz gibi…
sadağından eksilen ok bende saklı, birgün kıracağım orta yerinden
kıracağım ve yüreğine sıçrayacak şerâresi.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.

insan kaçarken küser, küser de yanında sürükler hep kaçırdıklarını.
hiçbir yere sığamayışım, kaçılacak yer olmayışındanmış meğer.
meğer Şiraze…

ekilmemiş yüreğime tohumları rengin,
laleler de siyah, lalelere dokunan eller de…
ben güneş dağının ateşini yaktım; sağ yanımda hep sevdiklerim,
sol yanımda hep sildiklerim; hem siyah, dem siyah, -den siyah.
telâfisiz her ne varsa siyah.
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz.

damıtmadan güneşten, ne varsa ışık ve ısı ve görsellik dışında; uzatmadan devâsa hükümlerimi, huşû içinde küresel yaklaşımlarımı tanımlıyorum.
ekmeltü ne varsa artık, fehimtü…
yaptım olmadı Şiraze; ben duvarı aşamadım, kendime ait bir alan kuramadım, “şu” kimliğimi alamadım, “şunun” yanında silik kaldım,“şundan” dolayı ziyandayım, şununla” bağlantısından bunaldım, “şunu” işaretlemesini ben de sonunda mıhladım, “şusuz”um, “şuursuz”luğumdandır utancım, “şuh” ne varsa siyahımla kapattım, “şûle” giyindim de davrandım, “şuâ”yım haddimi aşıp şîvesiz ve memleketsiz ve –siz…

bir ufak “şukka” bütün sahip olduğum; adın, adım; yani asılsız iki isim, bu “şulide” hâl sebep hiçbir şeysizliğime, çiziyorum manzarasını “şur”umun ne yazdıysam hep; kesik, kopuk… idamımı verecekler “şûra”da ben bunu an’da yüreğimin kaydına aldım, sen ol şahidim, sen ol hapsim; başka “şurut”um yoktur benim.

Şiraze,
kırık laleler, kırık vazolarda çok yaşamaz…

şiraze’den şiraze’ye

Şiraze