Şiir yaşadığına içerlemektir.

Bu yüzden küs yetişir tüm şairler!

Şiir en çok da özgüveni yıkar. Kendi şiirini okumak cesur olmaktır. Bu yüzden küs yetişir tüm şairler… Ve bu yüzden piç doğar tüm şiirler…

Hepsinin anlatacak bir hikayesi vardır dinlenmeye muhtaç! Yazılmamış kahramanlar yeşerir içlerinde korkak…

Kurşunken tükenmez olan kalemleri açacak çakı malulen emekli olduğunda kirlenmiş kağıtlarda kalır heves.

Ve bu yüzden piç doğar tüm şiirler…

Şiir gözünden düşmektir düşüncenin…

Şiir; gecedir, uzundur, karanlıktır, çaydır, demliktir, sigaradır üst üste yakılan.

Ayıplı mal tezgahlarında seyyar satıcılara saati sormaktır.

Küfretmektir şehre karşı hayaller tutuşurken…

Yitirilmiş cennettir şiir. Tanrı katından çalınan sözlerle dalga geçmektir. Sermayesi vaatir şiirin. Aylaklığı köpeklerden borç almaktır.

Yataklarda sevişirken, şehvetin tam orta yerinde, çalan zil sesiyle şehri terk etmektir.

Gözdür şiir, gözlemektir yolunu ilhamın…

Sabahın ilk saatlerinde uykuya meydan okumaktır.

Şiir taraf olmaktır, aşktan yana…

Komşu kızına göz koyup kuytu köşelerde, çirkinlere inat sevişmektir.

Şiir; eli bırakılmış yetimlerin, vadesi dolmuş annelerin, terk edilmiş sevgilinin, kaldırım orospularının, sokak dilencilerinin, maaşını yetiremeyen memurun, seneti icralık esnafın, kader mahkumunun, sevdiğine kaçmış kız babaların, piç doğan çocukların yazgısına başkaldırmaktır

Şiir yapmaktır, yıkmaktır ve sonra yeniden kurmaktır dünyayı yalanlar üstüne…

Şiir kaybetmektir, tutunamamak, kontrpiyede kalmak, rakip takımın kalesine en az üç gol atmak, sövmektir, mezarlıklarda dolaşmak, duvar diplerini mekan tutmak, son parasını sigaraya ve şaraba yatırmak, hayallere çetele tutmak, çakmağı masada unutmak, tütün sarıp her gün biraz daha ölmektir şiir…

Yaşadığına içerlemektir…

Ve bu yüzden küs yetişir tüm şairler ve bu yüzden piç doğar tüm şiirler…

Hakan Göksel

Şiir ve Ahmaklar

Şiirin ahmaklar için sıkı sıkıya kapalı bir kapısı vardır, ama masumlar için sonuna kadar açıktır aynı kapı. Anahtarlı ya da kilitli bir kapı değildir bu, ama öyle bir yapısı vardır ki, ahmak ne kadar zorlarsa zorlasın giremez içeri; masumunsa yalnızca görünmesi yeter, sonuna kadar açılıverir bu kapı. Ahmaklığa masumiyet kadar karşıt düşen bir şey daha yoktur. Ahmakın karakteristik özelliği, yerleşik erk düzeninde yerini alıp kendi nüfuzunu kullanmaya sistematik olarak arzulu olmasıdır. Masum ise, farklı olarak, böylesi bir nüfuzu kullanmayı reddeder, çünkü o güç herkese aittir.

Elbette en üst düzey şiirsel tavır olan masumiyetin potansiyel sahibi halktır. Halkın içerisinde ise, iktidarın baskısını bir acı olarak hissedenlerdir. Masum, bilincinde olsun ya da olmasın, (en başta aşk olmak üzere) bir değerler dünyasında hareket eder; ahmak ise yegâne değerin nüfuzun kullanılmasıyla elde edildiği bir dünyada hareket eder.

Ahmaklar gücü otoritenin herhangi bir formunda ararlar: Öncelikle parada, sonra hükümetin en üst merciinden bürokratların en mikroskobik ama çürümüş ve kötücül nüfuzuna kadar, kilisenin nüfuzundan basının nüfuzuna kadar, bankerlerin nüfuzundan kanun koyucuların nüfuzuna kadar tüm devlet kurumlarında ararlar. Bütün bu iktidar odakları şiire karşı örgütlenmişlerdir.

Şiir özgürlük demek olduğu için, otantik insanın, kendini gerçekleştirmek isteyen insanın onaylanması demek olduğu için kuşkusuz ahmaklar nazarında hatırı sayılır bir prestiji vardır. Kendi kurdukları bu yapay ve tahrif edilmiş dünyada ahmaklar lüks nesnelere ihtiyaç duyarlar: Ambalajlara, bir sürü ıvır zıvıra, mücevherata ve bunlara benzer bir şekilde şiire ihtiyaç duyarlar. Onların kullandıkları bu şiirde, söz ve imge dekoratif ögelere dönüşür ve bu halleriyle şiirin kendine has akkorluğundan gelen asli gücünü kırarlar. Böylece ortaya şu “resmi şiir” denen şey çıkar; allı pullu bir şiir, dokununca tınlayan tıntın bir şiir.

Şiir, kendi içinde, insanı harekete geçiren şey olduğunun açıkça onaylanması ihtiyacından başka bir şey değildir. Evcilleştirilmiş kalabalıklara rehberlik etmemesi için yapılan çağrılara karşı çıkar, nüfuzunu kullananlardan olduğu görülenlerin yanında olması için yapılan çağrılara karşı çıkar.

Ahmaklar yapay ve sahte bir dünyada yaşarlar: Öteki insanlar üzerinde tatbik edebildikleri bir nüfuza dayanarak, içi boş şablonlarla ikame ettikleri insanca şeylere özge değirmi gerçekliği reddederler. Muktedirlerin dünyası, anlamdan boşalmış, gerçekliğin dışına düşmüş bir dünyadır. Şair sözde kendisini ifade etmenin bir yolunu aramaz, gerçekliğe katılmanın bir yolunu arar yalnızca. Söze başvurur ama onda sözcüğün kökenindeki o ilk değeri arar; kelimenin yaratıldığı andaki, kelimenin bir gösterge değil de bizzat gerçekliğin bir parçası olduğu andaki o büyüyü arar. Şair söz aracılığıyla gerçekliği ifade etmez, gerçekliğe katılır, onun bir parçası olur.

Şiir kapısının bir anahtarı ya da kilidi yoktur: Kendisini şiire özgü akkorluk haliyle savunur. Yalnızca saflaştırıcı ateşe alışık olanlar, parmakları ateşten tutuşanlar, yani masumlar bu kapıyı açar ve gerçekliğe katılırlar.

Şiir bu dünyanın yalnızca ahmaklar için yaşanılabilir olmaması için çabalar, tüm derdi budur.

Aldo Pellegrini (1903-1973)

Şiir Unutmamaktır

Unutmak, ölümüdür kişinin. Şiir, unutmamaktır. Belki de en çok bunun için seviyorum şiiri. Eğer vefalı bir şiir dostu iseniz, zaman zaman benzer duygular yaşarsınız.

Yaşadığınız günler, ömrünüzde bir tortu bırakmaya başladığında; hayat karşısında kendinizin ne kadar yalnız olduğunu düşündüğünüz de olur bazen. Hele bu tortuyu anlamak, çözmek, aşmak gibi bir derdiniz varsa, onu oluşturan ayrıntılar takılır beyninize.

Yaşadıklarınız ve tanık olduklarınız, sizin bir anlamda kendinizi yeniden oluşturmanıza yardım eder. Sırtınızda, bilincinizde bu ağırlığı hissedersiniz; ancak, adını koymakta zorlanırsınız. Hayata yabancı kalmanız için her düzenek hazırdır çünkü etrafınızda.

Siz, bu düzeneği başka bir dünyaya, kendi özel dünyanıza girerek çözebileceğinizi hissedersiniz. Orada şiir vardır. Orası, kötü olana kapalıdır. Bilincinizin orada yinelenmediğinin, yenilendiğinin farkındasınız. Orası işgal edilememiş bir alandır, siz o alanı hayat ile birlikte savunursunuz. Çünkü farkındasınız artık: Biz adını nasıl koyarsak koyalım; sonuçta, birilerine göre düzenlenmiş bir hayatı yaşamak zorunda kalıyoruz. Biz… Yani, hayatın tokatını her gün yiyenler… Buna layık görülenler, böyle kalması istenenler. Toplumsal bilinç dumura uğratılmışsa, kabul etmesek bile bu kurgulanmış hayat, bizim yazgımız olmaktadır. Beylik deyimle, “Bizim buna elimiz mahkum”.
Verili hayatın dışından bihaber olan veya bu dayatma hayatın gayri insaniliğini kavramaktan uzak kaldığı için, topluma “uyumlu” sayılan insan tipi, yabancılaştırılmış bu sahte dünyanın tabanı olmaktadır. Kurulu düzen, kendi değer yargılarını hakim kılarak; kimileri için cennet, kimileri için cehennem demek olan bu ilişkileri sürdürmektedir. Çünkü o da biliyor: Bu dayatma hayatın değer yargılarıyla beslenen, onları referans alan insan, istese bile daha insani bir dünyaya varamaz. Bunları düşünürken kafan allak bullak olur belki. Kendinle söyleşmeye başlarsın. Şiirde bu kadar diretmenin ne anlama geldiğini sorarsın kendine. Şiir yazmak için beynini zonklatırcasına sözcük ve dize avcılığı yapmak yerine, miskin miskin oturup duygulu bir film müziği dinlemek gelir içinden. Ama, bir şiire ait ilk sinyaller seni kendine doğru çekmeye başladığında, ondan kurtuluşun yoktur artık. O şiiri doğuruncaya kadar, beynin meşguldür. O şiir yazılmalıdır. Sonra tekrar düşünmeye başlarsın… Kimin için yazacaksın? Kaç kişiye ulaşacaksın, kaç kişinin duygularında bir kıpırtı yaratacaksın? Oluşturulan kitle kültürüyle, düş gücü daha doğarken boğulan insanların umurunda mı senin yazdıkların? Dahası, dünyanın bir kenar mahallesi sayılan ülkemizde, senin yazdıklarına “Yazılmasa da olurdu.” mu diyecekler… Ya da sen, “Bu insanlara şiir yazılmaz.” mı diyeceksin?

Bütün bu düşüncelerden sıyrılmak da yine şiirle mümkün oluyor. Eline aldığın bir şiir kitabı, seni kendine ait o tılsımlı dünyaya çekmeye başladığında anlarsın bunu. “Hayatı bir şiirden öğrendik.” diyen Zapatist önder Marcos doğru söylüyor. Çünkü, orada yılgıya yer yok. Duygularının onarıldığını, yenilendiğini hissedersin. Şiir gibi bir şiir okuduğunda, içinde bir depreşme duyarsın. İşte o zaman anlarsın şiirin boşuna yazılmış olmadığını. O şiirler, ister milyonlara ulaşsın, ister çok dar bir alanda sınırlı kalsın… İsterse bir tek senin için olsun. Önemi yok. İnsana yazılmış ya, o yeter. Artık, o şiir hayatın şiiridir bir anlamda. Dünsüz, bugünsüz, yarınsız bir moloz yığını yerine sahte olmayan bir hayattan sinyaller göndermektedir çünkü sana. Kayıp çocuktan bir mektup gibi, İhsan’dan bir selam gibi, bir kova kül içine saklanmış köz gibi.

Kim ne derse desin; şairler, acılı evlatlarıdır hayatın. Başkalarının şöyle bir bakıp geçtiği, dikkate almadığı, doğal saydığı birçok küçük ayrıntı onu yaralar, öfkelendirir, mutlu eder. O, bakıp da görülmeyen… Duyulmayan, gözden kaçan ayrıntılardan etkilenir. Ayrıntılar ona çok şey fısıldar. Hayat bir yönüyle orada atar. Şair, o ayrıntılardan süzerek alır şiirini. Önyargılı, içten pazarlıklı, misillemeci değildir. Hayat bilincinde nasıl bir tablo oluşturuyorsa ona göre yazar. O şairdir. Şiirini “hiç kimseden hiç bir şey beklemeden” yazar. Yazdıklarını, kutsal ya da öcü sayılan hiç bir şeye tahvil etmez.

Umut edebiyatıdır bu. O, hayata ve insana müdahaledir. Eğer, toplum bir asgari müşterekte buluşturulmak isteniyorsa ve bu asgari müşterek (bazen, askeri müşterek), “en kötü”nün ifadesi oluyorsa; yazılan her şiir, bu müdahaleyi yapmak zorundadır. Hayatın emridir bu. İnsanın insana yabancılaşması, giderek insanın insana kulluğuna kapı aralıyorsa, onu perçinliyorsa; şiirin görevi, ters rüzgarları çoğaltmaktır.

İbrahim Karaca

Şiir Taşı

Şiir yazılıp bittikten sonra sürekli biçimde devinir, değişir. Bazı şeylerini yitirir, kendine birtakım eklentiler alır. Bu zaman içinde en azından böyledir. Bununla da kalmaz, şiir giderek aynı şairin yazdığı öteki şiirlerle de bir savaşıma girer. Bu arada kimi şiirler tümüyle yenilgiye uğrar, kimileri ayakta kalır, kimileri de öne çıkar.

Edip Cansever

Her şiir, mutlak bir şiire doğru yönelir, sonsuzda bulunan bir sınıra. Dilin güzellik gücünün idealine doğru.
Paul Valery, Stephane Mallarme üzerine konferans, 1933, Varietede

Şiirsel eylemin ilk izlerini çocukta arayabiliriz. Çocuğun en çok uğraştığı şey oyundur. Kendine özgü bir dünya yarattığına, içinde yaşadığı dünyanın eşyalarını kendine en uygun şekilde yeni bir düzene soktuğuna göre, oynayan her çocuk, şair gibi davranıyor demektir. Şair de çocuğun yaptığını yapar. Düşsel bir dünya yaratır kendine. Yalnızca doyumsuz insan düş kurar-doyumsuz sözünü maddi anlamda anlamayınız, çok çok isteme değildir bu doyumsuzluk. Doyuma ulaşmamış arzular, hayallerin öncüleridir. Her hayal, bir arzunun gerçekleşmesidir.
Sigmund Freud

Her gün şiirle uğraşmak gerekir, diyor yaşlı bir ozan bir dansçı gibi dönerek güneşin yörüngesinde şafakla parmaklarını bilemesi gibi bir çalgıcının.
Özdemir İnce

Şiiri ele geçirmek isteyen her okuyucu ona bir değil, birkaç yoldan sokulmaya çabalamalıdır. Kimi şiirler, ilk anda soğuk gibi görünseler de başka yönlerden araştırıldıklarında içimizi hemen de ısıtıverecek güçte çıkarlar. Şiire giden yolun ya da yolların çetin ya da belirsiz olması, şiirin değerini azaltmak şöyle dursun, usta bir sanat anlayıcı katında nazların en tadılmaz olanı yerine geçer.
Salâh Birsel Şiirin İlkeleri’nden

Sevişmek gibi bir şeydir şiir yazmak; duyduğu tadın paylaşılıp paylaşılmadığını hiç bilemez insan.
Cesare Pavese

Bir şair için durumundan hoşnut olma, tekdüze yapılan bir iş ve kolayca izlenen bir yol denli tehlikeli bir şey yoktur.
Stefan Zweig

Şairler, delilerin kulaklarını durmadan saçmalarla, gülünç masallarla okşayan serbest bir ulustur. Erasmus

Bunlar şeytanlara kulak verirler, çoğu yalancıdırlar. Şairlere ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve olmamışı olmuş gibi gösterdiklerini görmez misin?
Şuara Sûresi 223, 224, 225, 226. Âyetler

Bazen bir rastlantı ya da önemsiz bir sözcük
umulmadık bir anlam kazandırır şiire,
nasıl ki nicedir kimsenin uğramadığı
terk edilmiş bir bodrumda, büyük boş bir küpün
karanlık kasnağında bir örümcek amaçsızca dolaşırsa-
(Size göre amaçsızca, ama ona göre…)
Yannis Ritsos Örümcek, çev. Cevat Çapan

Şiir, avlumuzdaki otlar gibi bitmez.
Honore de. Balzac Sönmüş Hayaller, I. Bölüm

İşitilmemiş sözler bulsam, garip cümleler söylesem
kimselerin kullanmadığı bir dilim olsa,
tekrarlanmamış, bayatlamamış deyimlerle
eskilerin sözlerinden uzaklaşsam.
Habe Peresenb Eski Mısır şiiri

Bir şiir, başka bir şiirden öğrenilir. Şiirin kağıdı, kalemi, masası, sümeni okulu yoktur. Ancak şiir üzerinde düşünmek de şairin şiir için kaleminin ucunu sivriltmesine yarar.

Mustafa Köz

Şiir Portakal Hasan Varol

Metin Altıok’un bir uyarısı var ki, bunu söylemeden geçemeyeceğim:
“Şurası unutulmamalıdır ki hiçbir şiir salt imgeden ibaret değildir. Çünkü şiirin soluk alması gereklidir. Salt imgeye dayalı şiir tıkız bir şiir olur. Daha doğrusu şiir olmaktan çıkar. (…) İyi şiirde imge şiire kan pompalayan ve sonra yine kanla dolan yürek gibidir. Eğer imgeyle sözcükler arasında böyle bir dolaşım sağlanmazsa imge de şiir de değerini ve yaşamını yitirebilir.” agy s 16

Kendini tekrar okutan bir dize, bir şiir görevini yapmış demektir.
***
Cahit Kerse anlatıyor:

“Şiir yazmasına izin vermesi için ustası Halaf al-Ahmar’a başvuran Abu Nuwâs (VIII. yy.) ondan şu yanıtı almış: “Bin eski şiiri ezbere öğrendiğin zaman şiir yazmana izin vereceğim.” Abu Nuwâs bir süre ortalıktan çekilmiş, sonra gelip ustasına istediği sayıda şiir ezberlediğini bildirmiş. Ustası çırağının ezberlediği şiirleri birkaç gün dinlemiş. Ezbere okuma işi bitince Abu Nuwâs isteğini tekrarlamış. Bunun üzerine Halaf öğrencisine ezberlediği şiirleri unutmadıkça şiir yazmasına izin vermeyeceğini bildirmiş. Abu Nuwâs ustasına şöyle yanıt vermiş: “Çok zor, bu şiirleri öğrenmek için çok uğraştım.” Ama ustası görüşünde direnmiş. Bunun üzerine Abu Nuwâs bir çilehaneye çekilip şiirden uzaklaşmaya çalışmış. Ezbere öğrendiği şiirleri unutunca ustasının yanına dönmüş. Ancak o zaman ustası ona şiir yazması için icazet vermiş.
Bu kıssanın, Arap şiirine özgü anlamının dışında, genel planda bir çift anlamı var: “Senden önceki şiiri çok iyi öğren, ama hemen unut!” Bunun da daha geniş bir anlamı var: “Geleneği iyi öğren, ama sakın ona bağlanma!”

**
Necati Cumalı ile ilgili hazırlanmış güzel bir seçki var elimde, daha önce okumuşum ve bazı bölümlerin altını çizmişim. Çizmişim, ya sevdiğimdendir ya da ilk defa böyle bir düşünce ile güzellik ile karşılaşıyorumdur ve onu açık etmek istemişimdir. Eğer anımsamak istersem hemen gözüme çarpsın istemişimdir.

Necati Cumalı bir “Stendal” örneğinden söz ediyor, şöyle:
“- Nasıl bir anlatım yöntemi uyguladınız hikayelerinizi yazarken?

– Stendal der ki, ben yazmaya başlamadan önce yarım saat medeni kanun okurum. Kendimi onun üslubuyla hazırlarım. Nedir medeni kanun? Gereksiz tek sözcük yoktur içinde. Kişiler arasında ilişkiler kesin, yalın bir biçimde anlatır. Stendal’ı örnek tuttum ben de kendime. Sık sık Tevrat okurum sonra. En büyük hikaye kitabıdır çünkü.” age s 72

Hoşunuza gidecek bir soru da şu olmalı: Niçin şiir yazar insan?
Bakınız böyle başlayan Necati Cumalı ne diyor?
“Niçin şiir yazar insan?
Öncelikle şiir seversiniz, okursunuz. Sonra o şiirlere bir şeyler katacağınıza inanırsınız. Çağdaş bir insan olarak okumuş olduğunuz şiirlerin geçmişte kaldığını düşünürsünüz. Artık siz yeni olayların içinde yaşamaktasınız, yeni yorumlar getirmek, yeni duyarlıklar yaşamak zorundasınız. İşte bunu yapabiliyorsanız yazdıklarınızın bir anlamı vardır. Okuduğunuz şiirlere benzer şiirler yazıyorsanız, yazmasanız da olur.” age 79

Necati Cumalı
(Yazmak Yaşamaktır. Yankı Dergisi 7-13 Mayıs 1984)

Hasan Varol / www.siirportakal.blogspot.com

Ziya Osman Saba ile anılar yolculuğu

Öyle dizeler vardır ki varlığını yaşam boyunca unutturmaz; zaman akıp gitse de insanın belleğinde iz bırakır. O dizelerden yüreğimize, birer yaprak gibi düşer imgeler, çağrışımlar, sesler; ışık ve gölgeler… Sonra yaşam onlarla birlikte sürüp gider…

Hiç unutmuyorum; yıllar önce okuduğum bir şiir, nedense beni öteki şiirlerden daha çok etkilemişti. Henüz ilk gençlik çağında bir öğrenciyken, içimde bu denli yer edinen şiir, “Bu Vakitsiz Giden Yaz”; şairi de Ziya Osman Saba idi. Yaşamı tanıyıp biraz daha olgunlaştığım yıllarda, aynı şiiri yeniden okuduğumda, dizelerinin içimde tamamlandığını ve anlamlarının bende giderek çoğaldığını duyumsamıştım. Güzün gelişiyle güne yağmur gibi damlayan hüzün ve eylül akşamının ürperişleri… Hâlâ içimde aynı duygular:

“Bu vakitsiz giden yaz, erken inen akşamla, / Kapanmış pancurlara dayıyarak başını, / Dinle solgun bahçenin kalbe anlattığını, /Ağacın yaprak yaprak, havuzun damla damla.
Kuşlar sanki yaralı, benzin sararmış gamla, / Duymak güneşin, rengin bizi bıraktığını, / Günler günü vefasız leyleklerin akını. / –Ah uzak palmiyeler… Kaçmak, seninle, yazla.
Çardak altları bitti, bitti üzümün tadı, / Artık ihtiyar çamlar, selviler saltanatı, / İşte bir kere daha haraboldu bahçeler.”
Ürperen vücudunu yavaşça koluma ver. / Gözlerinde okunan bütün hüznü eylülün,
Karanlıktan, geceden, ölümden korkan gönlün.”

Gerçekten de Ziya Osman Saba’nın dünyasında anılar, çocukluk ve hüzün egemen. Fakat o, çok sevdiği dostu Cahit Sıtkı Tarancı gibi karamsar bir şair değil, umudu hüznün içinden sessizce geçiren, aydınlık ve duru dizelerin şairi. Yaşama kabullenişle bakan, onu anlamaya ve güzelleştirmeye çalışan, sevecen bir insan Ziya Osman Saba. Arkadaşı Yaşar Nabi Nayır, ondan şöyle söz ediyor: “Tevazu, tevekkül, kanaat, feragat ruhu onun bütün varlığına sinmişti. Şöhretmiş, paraymış, mevkiymiş, hiçbir yeryüzü minnetine tutkusu yoktu. Öyle büyük büyük istekler de duymamıştı, mutluluğu pek ufak şeylere bağlamıştı: ‘… bir ev, iki odalı bir kulübecik.’ Bütün isteği bundan ibaretti.” (1) Kişilik özelliklerinin şiirlerine yansıdığına birçok kez tanık oldukça, şairi şiirinden, şiiri şairinden soyutlamak olanaksızdır, diye düşünmeden edemiyor insan. Yazanına en yakın olan, en öznel yazınsal tür, şiir değil midir bir bakıma? Şaire, yüreği kadar yakındır yazdığı şiir.
1910’da İstanbul’da doğan Ziya Osman Saba, bir İstanbul tutkunudur. Bu büyük sevginin, aşk derecesindeki bağlılığın yansımalarıyla sık sık karşılaşıyoruz. Doğup büyüdüğü kente yürekten bağlanan şair, gerek şiirlerinde gerekse öykülerinde bu sevgiyi dile getirir; dizeleri, satırları İstanbul’la dopdoludur.
Ziya Osman Saba, sekiz yaşındayken, kendi sözleriyle “O zamanlar pek salgın ve meşhur olan İspanyol nezlesine” yakalanan annesini kaybetti. Mütareke yıllarında, yatılı olarak Galatasaray Lisesi’ne girdi ve 1931’de bu okuldan mezun oldu. Üniversiteyi İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuyan şair, 1936’da yüksek öğrenimini tamamlayarak bir bankada çalışmaya başladı. Görevinin Ankara’ya nakledilmesi üzerine bir süre başkentte yaşadı. Ancak İstanbul’dan ayrı oluşuna dayanamayan Ziya Osman Saba, istifa ederek İstanbul’a döndü ve Milli Eğitim Basımevi’nde düzeltmen olarak çalışmaya başladı. Geçirdiği kalp rahatsızlığı sonucunda bu görevi yapamayacak duruma gelince evine çekildi. Ölene kadar Varlık Yayınları’nın kitaplarını basıma hazırladı. Aynı kalp hastalığı nedeniyle İstanbul’da öldü. (1957) Çok sevdiği bir yer olan ve annesinin mezarının bulunduğu Eyüp’te toprağa verildi.

Ziya Osman Saba, şiire ilgisini ve yazın dünyasına girişini şöyle anlatmaktadır: “Benden yaşlı akrabalarım, küçükken. ‘Ben şair olacağım!’ dediğimi söylerler. Ben böyle laf ettiğimi hatırlamıyorum ama, bir şair olmayı en güç, en erişilmez bir şey olarak düşündüğümü, şairliği yıllarca hayal ettiğimi pek iyi hatırlıyorum. Nitekim ilk kalem denemelerim de şiir değil nesir olmuştu. Annem, Birinci Dünya Harbi mütarekesi sırasında ölmüştü. Beni Galatasaray Lisesi’ne (O zamanlar henüz Mekteb-i Sultanî) leyli (yatılı) olarak vermişlerdi. İlk yazım bu mektebin ilk sınıflarında, annemin ölümüne dair bir yazı oldu. Onu yine annemin mezarını babamla beraber ziyaret edişimizi anlatan bir yazı takip etti. Bu nesirleri ve daha sonra yazdıklarımı siyah kaplı bir deftere geçirmiş, ilk sayfaya kırmızı-mavi kalemle, doğan mı batan mı olduğu pek de anlaşılmaz bir güneş resmi yapmış ve korkunç bir Arapça hatası da işleyerek en başa, eserime verdiğim adı yazmıştım: ‘Hissiyatlarım’. (2) Mektebimin o mukaddes mor mürekkebiyle yazılmış ‘Hissiyatlarım’ı günün birinde yine romanlarda okuduklarıma özenerek, tutup yaktığıma şimdi ne kadar da yanıyorum! Yavaş yavaş nesrim kafiyeli oluyor; fakat bir türlü şiir yazamıyordum. Kafiyeli, vezinli (tabii hece vezni) ilk şiirimi yazdığımda 17’sinde vardım. Bilmem, nihayet kendime şair diyebilir miydim?” (3) Şairin söz ettiği ilk vezinli kafiyeli şiiri, 6 Kânunisani (Ocak) 1927 tarihli Servet-i Fünun’da sadece Ziya imzasıyla yayımlandı. Şiirin başlığı “Sönen Gözler” di. Bu imza daha sonra Ziya Osman Saba oldu.

Şair, Galatasaray Lisesi’ndeyken, kendi sözleriyle “ teneffüslerde hep kitap okuyan, zayıf bir çocuk olan” Yaşar Nabi (Nayır) ve Sabri Esat (Siyavuşgil); Cevdet Kudret, Vasfi Mahir (Kocatürk), Muammer Lütfi ve Kenan Hulusi (Koray) ile bir grup oluşturarak “Yedi Meşale” adlı ortak bir kitap çıkardı. (1928) Bu kitapta Ziya Osman’ın beş şiiri yer aldı. Daha sonra bu kitabın gördüğü ilgi üzerine Yusuf Ziya (Ortaç) onları Meşale adlı bir dergi çıkarmaya teşvik etti ve parasal destek sağladı. Dergi, ancak sekiz sayı çıkabildi. Meşale dergisinde de Ziya Osman’ın sekiz şiiri yayımlandı. Derginin kapanmasından sonra Milliyet’in edebiyat sayfası ile İçtihad dergisinde yazmaya başlayan Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi’nin Varlık’ı çıkarmaya başlamasından sonra bu dergide sürekli yazdı; arada bir şiirlerinin Yücel, Ağaç, Servet-i Fünun gibi dergilerde de yer aldığı görüldü.

Ziya Osman Saba, Galatasaray Lisesi’ni bitirmesine üç yıl kala sınıfta kalınca, bir alt sınıftan gelen Cahit Sıtkı (Tarancı) ile tanışmıştır. Bu tanışma sonucunda Türk yazınında az rastlanan, derin bir dostluk doğmuştur. Tarancı’nın “Ziya’ya Mektuplar” adlı yapıtıyla ölümsüzleşmiş bir dostluktur onlarınki. 1956’da Cahit Sıtkı Tarancı ayrılır bu dünyadan; bir yıl sonra da Ziya Osman Saba sonsuz yolculuğuna çıkar.
Yedi Meşale’nin şiir anlayışını yaşamının sonuna dek sürdüren tek şair odur. İçe dönük bir şair olarak nitelendirilen Ziya Osman, bu özelliğini şiirlerinde de yansıtır. Öykülerinde kendine özgü biçemi dikkati çekmektedir. Saba, bir İstanbul yazarı olarak, çevresindeki değişimin içinde hep incelikleri ve güzellikleri aradı. “Şiirlerinde çocukluk özlemi, anılara düşkünlük, ev-aile sevgisi, yoksul yaşamlara karşı acıma, küçük mutluluklarla yetinme, iyilik düşüncesi, Tanrı’ya şükran, ölüm gerçeğini kabulleniş… gibi konuları işledi. 1940’tan sonra serbest şekillerle de yazdı. Üzgün ve yumuşak, açık ve duru şiirler yazdı. Hikâyelerinde tamamiyle bir hatıra karakteri görülür.” (4) Şiirlerini Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak kitaplarında toplayan şair, öykülerini de Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi ile Değişen İstanbul adlı kitaplarda bir araya getirdi.

Bu yazının başlığında bir “anılar yolculuğu” yer aldığına göre, her şeyden önce Ziya Osman Saba’nın anılara, çocukluğa duyduğu derin özlemi ve geçen zaman karşısında duyumsadıklarını dile getiren dizelerini öncelemek gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı öykü kitabında yer alan bazı öykülerden hareketle, Saba’nın öykülerindeki yaşantısal nitelikler ve anı özelliklerine dikkati çekmenin de doğru olacağı kanısındayım.Ziya Osman Saba’nın yaşantılarının, şiir ve öykülerinin mekânı İstanbul kenti, şairin anılar yolculuğunda önemli rol oynuyor kuşkusuz.Şairin çocukluk günlerine özleminin derinliklerinde, annesine duyduğu özlemin yer aldığı kanısındayım.

Ziya Osman Saba, henüz küçük bir çocukken, ev içi yaşantılarından gelen küçük mutlulukların kaynağında annesini görüyor. O, şairin mutlu çocukluk günlerinin başta gelen mimarıdır. Annesini kaybettikten sonra onu arayışını, çocukluğunu arayışına dönüştürecek; çocukluk günlerini ömrünün en güzel dönemi olarak nitelendirecektir. “Nasıl anmazsın o çocukluk günlerini! / Dalda bülbülü vardı, gökte beyaz bulutu. / Annem vardı, babam vardı. / Bahçemizde, ılık, uzayan günlerdi yaz, / Bir beyaz âlemdi kış. / Başkaydı güneşi, böyle değildi ayı. / Bir gün ver bana Tanrım, / Ta çocukluğumdan kalmış…” ( “Nasıl Anmazsın” şiirinden ) “Artık Yaşamak İçin” adlı şiirinde, şair sevgilisiyle herkesten, her şeyden uzak, düşsel bir yerde mutlu günler kurar. Bu mutluluk tablosunda çocukluk yer alır yine: “…Düşünceli yürürken, bir yol dönemecinde / Çıkacak ömrümüze beyaz dallarla bahar. / Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu, / Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar. …” Başka bir şiirinde (“Bir Sokakta Giderken”) şair yine yaşantılarının belleğinde bıraktığı izlerden hareket ederek çocukluğuna yolculuğa çıkıyor: “Taşında otlar biten şu sokakta yürümek. / Bir bahçe duvarının kokulu gölgesinden. / Uzakta, mektepteyken okuduğumuz şarkı. / Su içmek o tasasız günlerin çeşmesinden. Kalbe âşina bütün rastladıklarım, / Her şey eskisi gibi, herkes bahtiyar, iyi! / Bana büyük babamı hatırlatan ihtiyar, / Çocukluk arkadaşım, sarı benekli kedi.” Şiirlerdeki naiflik, hem konudan hem de şairin yaşama bakışındaki çocuksu temizlik ve iyilik duygusundan yansımaktadır. Şairin, ayrıntıları, bir çocuğun nesnelere kaygısız ve doğrudan bakışıyla dile getirdiği görülüyor.

Şair, en çok, geçen zaman karşısında hüzne ve korkuya kapılmaktadır. Çünkü zaman yavaş yavaş her şeyi değiştirir; zamanın akışı nedeniyle hiçbir şey aynı kalmaz. Şair, değişimlerin çoğu kez yaşamı olumsuzluğa sürüklediğini düşünerek, güzelliklerin sürekli kalmasını istemektedir. “Geçen Zaman” şiirindeki bazı dizeler şöyledir: “Hiç olmazsa unutmamak isterdim. / Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar… / Yalnız bırakmayın beni hatıralar. / Az yanımda kal çocukluğum, / Temiz yürekli uysal çocukluğum… Ah ümit dolu gençliğim, / İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim…/ Doğduğum ev. Rahatlayacak içim duysam / Bir tek kapının sesini. / Arıyorum aklımda bir ninni bestesini…” Annesinin sesi ve ev ortamıyla anlam kazanan bir mutluluktur bu. Şairin aile ve ev özlemi de kaynağını anne sevgisi ve özleminden almaktadır. Büyük bir boşluğun dolması; çocuklukta yaşanan derin kırılmanın sevgiye ve mutluluğa dönüşmesi ancak böyle olanaklıdır şair açısından. “Beyaz Ev” adlı şiirinde düşlerinde kurduğu evi, eşi ve aileyi anlatır ince ayrıntılarla. İşte bu şiirden birkaç dize: “ Kapıyı ittiğinde çalacak bir çıngırak. / Duyuyorum o sesi şimdiden, berrak- / Geçeceğim yol, çıkacağım üç basamak / Ellerinden sıyırıp atacağım eldiven, / Her halin, gülüşün, kokun, bütün ruhunla sen! / Ah, bütün bir ömür bırakmayacağım el, / Okşayacağım saç, dinleyeceğim ses, / Bakmakla doymayacağım yüz…”
Şairin geçen zaman karşısındaki tutumu ve annesini yitirmesinden sonra içselleştirdiği derin kırılma “Bir Oda, Bir Saat Sesi” şiirinde olduğu gibi yansımaktadır dizelere: “ Bir oda, içinde bir saat sesi. / Hayatın sırtımdan giden pençesi, / Ve beni maziye götüren bir el, / Eski günlerimiz, sessiz ve güzel…/ Bulduğum kayıplar her günkü yerin / İşte konsol, ayna, köşe minderin, / Bir şey değişmemiş, sanki daha dün. / Dışarıda sükûnu yaz akşamının, / Bahçemiz sulanmış, ıslak her çiçek. / Kapı çalınacak, babam gelecek…” Bu şiirinde de şair, “sırtını bir pençe gibi yaralayan hayat” karşısında kendisini maziye götüren ele bırakıyor elini; eski günlere gidiyor. Ev, bütün sessizliği ve huzuruyla öylece durmakta, eşyalar aynen varlığını korumakta; annesinin kişisel eşyaları da varlığını sürdürmektedir. “Bir şey değişmemiş, sanki daha dün.” dizesi şairin geçen zaman karşısındaki tutumunu yansıtmakta; her şeyin anılardaki gibi kalması dileği ve geçmişe özlem duygusunu yoğun olarak duyumsatmaktadır. Şair, yaşadığı günün gerçeklerinden yaralandıkça çocukluğuna ve annesine sığınır. Bu durum, şairin bir noktada takılıp kalmasına neden olur. Öyle ki onun şiirlerinde saatler çocukluğa kurgulanmıştır; yaşam bu ‘durdurulmuş zaman’ içinden akıp gitse bile şairin gerçek zamanı yalnızca o mutlu ‘çocukluk zamanları’dır. Çünkü orada “anne” vardır. Ayrıca, şiirindeki imgeler dilin anlamlarını çoğaltmada etkili oluyor. “Hayatın sırtımdan giden pençesi” dizesindeki “pençe” sözcüğünün yarattığı imgeler gibi. Şairi geçmişe götüren, anneninki gibi sıcak ve şefkat dolu bir eldir.

Şairin anılar ve geçmişle ilgisi hakkında, Şükran Kurdakul, şunları yazar: “…yaşıtlarından çoğunun çocukluk özlemlerine benzemez onun özlemi. Yaşadığı zaman içinde geçmişi gerçeklemek ister. Eski yıllarına bir anı değeri vermekten çok, yaşarlık kazandırmak ister. Bu nedenle yaşanan zamandan kopuş başlamış, şair koşar adım her şeyin durağanlık kazanacağı bir başka gerçek varsayımına gitmekle mutluluk duygusuna ulaşmıştır.” (5)

Şairin iki öykü kitabından birinin adının Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi olması bir rastlantı sayılmamalıdır. Ziya Osman Saba için fotoğrafın özel bir önemi ve işlevi vardır. İçinde zamanın durduğu, donduğu fotoğraf kareleri, önemlidir şair açısından. İnsanların mutlu anları, sevinçleri o fotoğraflarda sonsuzluğa kavuşur. Şair, sanki yaşamı fotoğraf karelerinden oluşan bir toplam olarak algılar. İnsanın yaşamında ölümsüzleşen anlar vardır ve bunun kanıtı fotoğraflardır. Mutlu çocukluk günlerinden geriye kalan da bir fotoğraftır:
“Çocukluğum, çocukluğum…/ Bir çekmecede unutulmuş, / Senelerle rengi solmuş, / Bir tek resim çocukluğum…” ( “Çocukluğum” şiirinden.) “Ölmek Konusunda” adlı şiirinin bir yerinde şöyle der: “Daha dün gibidir hepsi. / Evlendiğin gün çekilmiş resim. / Mesutsun bak çoluk çocuğunla. / Geçti kaç mevsim…” Şairin fotoğraflarla mutlu anlar arasında bağ kurması, dönemin toplum yaşamını yansıtıyor. 1940’lı yıllarda özellikle İstanbul’da insanlar, nişan, evlenme, doğum, sünnet, mezuniyet gibi mutlu günlerinde fotoğraf stüdyolarına gider ve objektiflere poz vererek mutluluklarını ölümsüz kılmaya çalışırlardı. Herkesin fotoğraflarını kendi çektiği amatör fotoğrafçılık dönemi henüz başlamamıştı.

“Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” (6) adlı anı-öyküsünde öykü kişisi, (yazar da diyebiliriz) işinden erken çıktığı bir akşam Beyoğlu’na doğru uzanır. Köprü’den Haliç’i ve Boğaziçi’ni selamlayarak geçer, Yüksekkaldırım’dan Tünel’e ve Galatasaray’a doğru çevresini seyrede ede yürümeyi sürdürür. Gördüğü bütün insanların mutlu olduğunu düşünür. Çevredeki bütün mağaza ve dükkânlar sanki bu insanları daha da mutlu etmek için eşya ve mallarını sergilerler. Ziya Osman Saba’nın düşüncesine göre bütün bu eşyalar ancak insanla anlam kazanıyorlar. Vitrinlerdeki ev eşyaları, ev içi mutluluk sahnelerini hazırlıyorlar: “Şu oda takımı ne güzel! İnsan yemekten sonra şu geniş koltukta kimbilir ne kadar rahat eder? Şu abajur, elindeki örgüsüne dalmış karısının yüzüne kimbilir ne tatlı bir pembelik verir? O zaman koca, gazetesini bırakarak karısının seyrine dalar…” (s.4) Bu düşlere dalan yazarın daha sonraki bölümde yapayalnız ve mutsuz olduğunu anlıyoruz: “Ya şu mağazadaki mavi kolye. Tanıdığım kızlardan şu en mavi gözlüsüne ne kadar yaraşacak! Fakat o kız benim sevgilim değil ki!” (s.4) … “Ah şu kadın eşyaları, çamaşırları, elbiseleri satan mağazalar… Düşünüyorum ki, bütün o çamaşırlardan, elbiselerden, mantolardan istediğim kadar alacak param olsa da, onları kullanabilecek, onları giyebilecek, ‘bütün bunlar senin için’ diyebileceğim bir kimsem yok.” (s.4)
Fotoğrafçılar… Onların vitrinlerindeki fotoğraflarda mutlu insanlar gülümser sürekli. “Bütün bu mesut insanlar buralara da saadetlerini tesbit ettirmek için koşuşmuş olacaklar… Bu resimlerde, yaşayacaklarından daha uzun zaman tebessümleri devam edecek.” (s.5) İçeriye, fotoğrafını çektirmeye giren yazarın tek düşüncesi vardır; mesut insanlar gibi olmak, sanki onlardan biriymişçesine poz vermek… Fotoğrafçının uyarısı kesindir: – Lütfen, zorla gülümsemeyin! (s.7) Yazar, bütün mutluluk düşlerini gözünün önüne getirir, fakat boşunadır. “Niçin uğraşıp duruyorum? Niçin kendimi aldatmaya çalışıyorum? Benim asıl mesut zamanlarım ne oldu?” (s. 8) diyerek bir iç konuşmaya dalıp gider. Öykü, çarpıcı bir sonla biter. Fotoğrafçı, siyah örtüsünü başından atarak doğrulur. Sıkılmış olduğu, yüzündeki terden anlaşılmaktadır. Umutsuzca şöyle der: -Beyim, mâzur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim. (s. 8) Bu söz, bütün bir öyküyü ve yazarın dramını özetlemektedir. İç konuşmalar ve işlevsel ayrıntılarla psikolojik derinlik kazanan öykü, yapayalnız bir insanın hüzünle dolu siyah-beyaz fotoğrafını sayfalara düşürür.

Eleştirmen Semih Gümüş’ün belirttiği gibi “Ziya Osman Saba’nın ayrıksı öykü dünyası nedense gözden uzak düşmüştür.”(7)Üzerine titizlikle eğilmeyi ve derinlikli araştırmaları bekleyen öyküleri var Ziya Osman Saba’nın. Semih Gümüş, Öykünün Bahçesinde adlı kitabının “Kısa Öykü Nerede Biter?” başlıklı bölümünde Saba’nın bu öyküsünü özellikle bitiş noktası açısından değerlendirir: “Geleneksel öykü anlayışına oldukça yakın duran Ziya Osman Saba’nın güzelim öyküsü ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ bile, fotoğrafını çektirmek isteyen öykü kişisine, fotoğrafçının, ‘Beyim mazur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim’ deyişiyle son bulur. Bu tümce okurda, sanki asıl bu son sözden sonra bir şeyler olması gerektiğini çağrıştırmaz mı? Kimi okurda belki, ama elbette öyküde olacaklar çoktan olmuş, okur alacağını çoktan almıştır. Sonra kendi alımlama yetisi içinde bir süreci de başlatmıştır o sırada…” (8)

Ziya Osman Saba’nın işlediği konulardan biri de küçük mutluluklar ve yaşama sevincidir: “Sürahide, ışıl ışıl içilecek su. / Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu. / Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses. Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes…/ Anlıyorum, birbirinden mukaddes / Alıp verdiğim her nefes.” (“Nefes Almak” adlı şiirinden)

“Kış bitti… Uzaklarda ilk ümitler gibi yaz. / Duyuyorum bu sabah kış içimden çıkalı, / İçimin dört duvarı bembeyaz badanalı. / Ah, sade nefes almak, göğsüme dolan bu haz…” (“Beyaz” başlıklı şiirden.) Şairin birçok şiirinde hüzün duygusu egemendir. Sesler, imgeler, çağrışımlarla duyumsanan “öksüz bir ruhun” hüznüdür bu: “…Akşam saçaklarında kuşlardan gelen hüzün / Oluklarda yağmurun mırıldandığı masal / Odanın loşluğunda sessiz açılan mangal: / Doğan bir mehtap gibi ılık ve pembe yüzün. Perdeler, o uzak teselli göklerden inen, / Son gürültüler artık, son tramvay, son tren, / Odamıza sığındı, sus, ruhu bir öksüzün.” (“Geçen Zaman” başlıklı şiirinden.)

Önceden belirttiğim gibi, İstanbul sevgisi derinden yansır Ziya Osman Saba’nın yapıtlarına. Anılarının arka planında çoğu zaman bu büyüleyici kent vardır. Şair, İstanbul’u ayrıntılarda yaşar; İstanbul bu ayrıntılarda soluk alır. “Misakımilli Sokağı No 37” adlı şiirinde şair, çocukluğundaki mahalleye, sokağa ve doğup büyüdüğü eve doğru uzanır. Akşamlar kaymak yoğurtçularla iner, saatler ilerledikçe bozacıların sesi duyulmaya başlar. Arnavutkaldırımlarını sevdiği bir sokaktır burası. “Çocukluğu orada dünyayı görmüş” tür. Yıllar önce havagazı fenerlerinin yandığı sokakta fenerin ışığı rüzgârla açılıp kapanır… Ahşap evler, geçen zaman içinde değişmişlerdir: “Yabancı perdeler asılmış penceresi, / Bir vakitler içinde çocukluğumun oturduğu. / -Yeni kiracılar evlatsız besbelli- Şimdi birkaç saksının durduğu. / Söz birliği etmiş şimdi saksılar, perdeler, / Elektrik lambasıyla değiştirilen fener. / O sokağa ne zaman yolum düşse, bir ses: Günler geçti, geçti, geçti… der.”

Şairin betimlediği varlıklara kişilik kazandırması, yazdıklarına bir masal havası vermektedir. “İstanbul” şiiri başlı başına büyülü bir masaldır. O masalın dizelerinden kentin bütün güzelliği görünür. “Seni görüyorum yine İstanbul / Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan / Minare minare, ev ev / Yol, meydan.” dizeleriyle başlayan şiirde Boğaziçi’nde bir iskeleden kalkan vapurun sesi duyulur, bembeyaz Kız Kulesi mavi sularda görünür, bütün semtler taşıdıkları anılarla tek tek yer alır; Beşiktaş, Küçüksu, Eyüpsultan, Rumelihisarı, Kadıköy, Üsküdar… Köprü’de duruşunu, Adalar’ı, Beyoğlu’nu anlatır şair. İstanbul eski bir türküdedir şimdi de: “Bulut geçer üstünden / Gemi gelir yanaşır / Bir eski türküdür, kulağıma fısıldar / İçi dolu çamaşır” Ziya Osman Saba’nın İstanbul’u yalnız bu kadar değildir. O madalyonunöteki yüzünü de gösterir; kentin arka yüzüdür bu: “Garip İstanbul’umun Türküsü” şiirinde bambaşka bir İstanbul’u anlatır: “Garip İstanbul’umun türküsü… / Topkapılısı, Karagümlüklüsü, Eyüplüsü. / Fakiri, fukarası, dulu, yetimi, / Gariplerin türküsü… Garip İstanbul’umun türküsü… Her sabah o tramvay, otomobil gürültüsü, / Herkesin bin türlü işi, / Araba sürücüsü, sokak süpürücüsü.”

Ziya Osman Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı kitabında yer alan “Bıraktığım İstanbul” (9) öyküsü, “İstanbul” başlıklı şiirinin, düzyazı biçimidir sanki. Yaşanmışlıktan gelen, özümsenmiş, içselleşmiş bir sevgidir şairin İstanbul’a hissettiği. İstanbul betimlemeleri, gözlemlere dayalıdır: “Daha yakınlarımızda, dört bir tarafımızda ise asıl şehir, çeşit çeşit yapılar, damlarla şekil alıyor, kubbe kubbe kabarıyor, minarelerle fışkırıyordu. Bütün manzarayı hareketsizleştiren o hiç rüzgârsız, çok durgun, ılık akşamlardan biriydi. Bakırköy üzerlerinde birkaç bulut, etekleri bir yangınla yandıktan sonra söndürülmüş ağır perde parçaları gibi ufka asılakalmıştı.” (s.16) Bu betimlemede bilinçli bir durağanlaştırma söz konusudur; şair, kentin günbatımındaki fotoğrafını çekmiş gibidir.

Ziya Osman Saba, anıların, geçmiş zamanın ve çocukluğunun ardına düşürdüğü dizeleri, İstanbul’a (d)uyarlı yüreği, mutlu fotoğraflara dönüştürmek istediği kırılmaları ve hüznüyle, yazınımızda önemli bir kişilik olarak kalmayı sürdürecek; şiir ve öykülerinin yeni açılımlarıyla değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Hülya Soyşekerci

Dipnotlar:
(1) Yaşar Nabi Nayır, Varlık, 1977’den aktaran Ahmet Necdet, “Modern Türk Şiiri”, Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler, Broy Yayınevi, İstanbul, Ekim, 1993.
(2) Arapça’da “Hissiyat”; “duygular” anlamına gelen çoğul bir sözcüktür. Ayrıca –lar çoğul eki almasına gerek yoktur. ( Yazarın notu)
(3) Mustafa Baydar, “Edebiyatçılarımız Konuşuyor”, Varlık Yayınları, İstanbul, 1976’dan aktaran Atilla Özkırımlı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, Cilt 4, s. 1002, Cem Yayınevi, İstanbul, 1990, 5. basım.
(4) Behçet Necatigil, “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”, SABA, Ziya Osman, maddesi, Varlık Yayınları, İstanbul, 1980.
(5) Şükran Kurdakul, “Çağdaş Türk Edebiyatı”, Cilt:3, Cumhuriyet Dönemi /1. kitap (Şiir) Bilgi Yayınevi, Ankara, Genişletilmiş 2. Basım, Şubat 1992, s. 152.
(6) Ziya Osman Saba, “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi”, hikâyeler, Varlık Yayınları, İstanbul, Mayıs 1962, 2. Basılış, s. 3-8.
(7) Semih Gümüş, “Öykünün Bahçesinde”, eleştiri, Adam Yayınları, İstanbul, Ekim 2003, Genişletilmiş ikinci basım, s. 14.
(8) Semih Gümüş, a.g.y., s. 23.
(9) Ziya Osman Saba, a.g.y., s. 16
Şiir Metinleri:
“Bu Vakitsiz Giden Yaz”, “Beyaz” : SEBİL VE GÜVERCİNLER (1943)
“Nasıl Anmazsın”, “Artık Yaşamak İçin”, “Bir Sokakta Giderken”, “Geçen Zaman”, “Beyaz Ev” “Çocukluğum” : GEÇEN ZAMAN (1947, 1961)
“Ölmek Konusunda” , “Nefes Almak” , “Misakımilli Sokağı No 37”, “İstanbul” , “Garip İstanbul’umun Türküsü” : NEFES ALMAK (1957, 1962)
GEÇEN ZAMAN-NEFES ALMAK (Kitaplarının toplu basımı, 1974)
Ziya Osman Saba ile İlgili Kaynakça:
(Ölümünün 10. Yılı dolayısıyla) Varlık, özel sayı, 1 şubat 1967.
Onger, Fahir, Varlık, Şubat, 1970.
Onger, Fahir, Fikirler, Temmuz, 1947.
Timuçin, Afşar, Ziya Osman ve Mutluluğu, Yeni Edebiyat, c.II, sa.4, Şubat 1971.
(Yasakmeyve dergisi sayı 17’de yayımlandı.)

Şiir Gücünü Nereden Alır

ŞİİR: GÜCÜNÜ KUTSALDAN ALAN BİR SÖZ SANATI
YA DA
SANA ŞİİRDEN SORUYORLAR. DE Kİ…

“Şiirin gücünü nereden alır?” sorusunu sormadan önce “şiir gerçekten güçlü müdür?” bunun da ötesinde “eğer güçlüyse ona bu gücü kim vermiştir?” soruları üzerinde durmak daha anlamlıdır diye düşünüyorum.

İşlevsel açıdan bakılacak olursa şiirin gücü, her yerde her zaman kendisini açıkça hissettirir. O, çeşitli toplantılarda ve mitinglerde coşkunluğun sembolü haline gelir. Gerek aşk ve hasret, gerekse gurbet ve asker mektuplarında özlemleri ve umudu, hatta bazen umutsuzluğu dile getirir. Günlük konuşmalar arasında uzun sözü hülasa eder. Başkaca bir şeyler demeye hacet bırakmaz. Hiç bir şey söylemeyen bol ve boş laflara izin vermez, kestirip atar. Bazen şiirlerle ahlakî öğütler verilir. Çoğu kere soyo-kültürel değerler onunla öğretip nesilden nesle aktarılır. Buna şiirin sosyalleştirme fonksiyonu da denebilir. Kimi zaman kelimelere sığmaz ve anlatılamaz olan dinî duygu ve düşünceler onunla ifşâ edilirken, kimi zaman da milli duygular yine onunla şaha kalkar. Tüm bunlarla birlikte o, kah ideolojik ve siyasal tavırlara eşlik eder, kah ölüm ve yalnızlığa kafa tutar. Liste istediğimiz kadar uzatılabilir. Bunun pek de önemi yoktur. Sözün özü şiir; “farklı ortam ve bağlamlarda” duyguları ürpertici ve düşünleri çatlatıcı bir güç olarak baş köşede hazır ve nazırdır. Sadece öyle kalsa iyi, kendisiyle iştigal edenleri keyifle izlemektedir, bazen öfkeyle bazen de memnuniyetle…

“Şiirin gücü” kavramı farklı çağrışımlara gebe bir ifadedir. Zira onun güçü işlevinden mi kaynaklanır, yoksa özünden mi beslenir, meselesi hâlâ çözüm bekleyen bir konudur. Eğer sadece işlevinden kaynaklanıyorsa, o zaman “şiirin birey ve toplum üzerinde nasıl bir etkisi vardır?” ya da “şiirin açık ve örtük etkileri nelerdir?” hatta “hangi şiir ya da ne tür şiir kimleri nasıl etkiler?” vb. sorulara cevap bulmak daha önemlidir. Ama ben şiirin gücünü kitlelerde uyandırdığı tesirden ziyade, yani işlevinden önce, özünde aranması gerektiğini düşünüyorum. Kuşkusuz gücünü özünden alan şiir işlevleriyle de güçlü olacaktır.

“Şiirin özü nedir?”

İki hafta önce birisi İslam Felsefesi, diğeri Türk-İslam Edebiyatı branşlarında akademik çalışmalar yapan iki arkadaşla farklı zamanlarda “İLHAM” konusunu tartıştık. “İlham” ile “vahiy” arasındaki benzerlik ve farklılıklar üzerinde epey konuştuk. Bu konuşma ve tartışmalar, gerek ilham gerekse vahyin (birbirinden belli açılardan farklı olmasına rağmen) metafizik bir karaktere sahip olduğu, bunun da “RUH” kavramıyla ilişkili olarak açıklanması gerektiği düşüncesini beraberinde getiriyordu. Tam o sırada “Sana ruhtan soruyorlar? De ki ruh…” (İsra, 85) ayeti canlandı zihnimde ve hemen bir analoji kurarak “Sana şiirden soruyorlar? De ki…” şeklinde bir başlık şekillendi. Evet bu bence iyi bir başlıktı. Çünkü ruhun bilin(e)mezliği ve tanımlanamazlığı gibi bir durum aynen şiir için de söz konusuydu. Nasıl ruh hakkında herkes bir şeyler söylese de ilim erbabı çok az insan çok az bir bilgiye sahipse, şiir hakkında da herkes bir şeyler söyler ama onun ne olduğu hakkında çok az kişi çok az bir bilgiye sahiptir. Şiirin nasıllığı konusu bu anlamda, göreceli olarak daha kolay bir konudur. Ama onun “ne”liğini tanımlamadan “nasıl”lığını nasıl ortaya koyabiliriz ki! “Sonra şiiri tanımlama iktidarı kimin/kimlerin elinde?” “Ona/onlara bu tanımlama iktidarını kim verdi?” “Tanımlama iktidarına sahip olduğunu söyleyenler gerçekten de tanımlamaya muktedir kişiler midir?” “Sadece şiiri değil acaba şairi tanımlamak mümkün müdür?” “Şiirle az ya da çok uğraşan her insan şair midir? “Sonra yazılan her şey şiir midir?” Bu sorulara verilecek cevaplar şu da bu şekliyle şiiri ve şairi tanımlamaya yöneliktir. Ancak dil felsefesi açısından bakılacak olursa, her tanımlama, her kavramlaştırma aynı zamanda alanı daraltma ve sınırlandırma eylemidir. Bundan dolayı şiir, hakkında yapılacak hiç bir tanımı tam olarak kabul etmez. Ancak her tanıma, hakikate ışık tuttuğu müddetçe kapısını aralık tutar.

“Acaba şiir neden tanımlanamaz?” “Bunun da ötesinde acaba şiir nedir diye sormaya ihtiyaç var mıdır? “Şair kimdir? sorusunun cevabını nerden ve nasıl bilebiliriz”. Bana göre şairi tanımlamak en azından sufiyi tanımlamak kadar zordur? Fazla abartılı bir iddia olabilir ama şiiri tanımlamak da kutsalı tanımlamak kadar problemlidir?
Ebu Hafs’a sorarlar: Sufi kime denir?

O şöyle cevap verir: Sufi, sufi kime denir, diye sormaz.

Bu cevabın açılımı yapacak olursak Ebu Hafs şöyle demek istiyor: Sufi; sufi kime denir diye sormaz. Çünkü sufi olan sufi olanı bilir. Sufi olmayan sufi olanı bilmez. Sufi olan sufi olmayana sufi olduğunu bildiremez.

Şair kime denir? Buna göre, şair olan şair kime denir diye sormaz. Yani şair olan şair olanı bilir. Şair olmayan şair olanı bilmez. Şair olan şair olmayana şair olduğunu bildiremez.

Bununla birlikte diyelim ki sorduk: “Şair kime denir?” Bu sorunun cevabı genellikle şu şekildedir. “Şair; şiir yazan kişidir”. Bu tanım oldukça yetersizdir. Çünkü tanımda geçen “şiir” kavramı öyle kolayca ele avuca sığan bir kavram değildir. Bu sebeple gerek şair unvanı verilen pek çok kişi, gerekse düşünsel ve bilimsel anlamda şiirle meşgul olanlar, yani onun teorisini, nasıllığını, geçirdiği aşamaları, biçimlerini, anlamlarını, ekollerini ve işlevlerini inceleyenler kendi perspektiflerinden tanımlar yapmışlardır. Her tanım gerçekliğin bir tarafını açıklar, onu aydınlatır. Ancak gerçeklik kavramlara mahpus olmayı istemediği için yapılan her tanımı çatlatır ve dışarı sızar. Belki de bu sebeple onu “efradını camii ağyarını mani” bir şekilde tanımlayamıyoruz. Ancak şiirin tanımlanamaması onu anlamaya ve tanımaya ve onun hakkında konuşmaya engel teşkil etmez. Çünkü hakkında konuşmak için zihnimizde şiir deyince canlanan bir takım stereotipik temsillerin olması gerekir. Bu tür stereotipik temsiller hepimizde vardır. Bu anlamda keşke Moskovici’nin sosyal temsiller kuramına dayanılarak bir çalışma yapılsa ve halkın günlük hayatın akışı içerisinde “şiir” deyince akıllarına ne geldiği tespit edilse, buradan hareketle sağduyusal bir bilgi olarak şiire yüklenen anlamlar belirlenebilse…ahh keşke… ne iyi olurdu.

Derslerde zaman zaman sosyal inşâcı yaklaşımı kabul ederek, bazı kavramlar hakkında öğrencilerin birbiriyle uzlaştığı ve farklılaştığı özellikleri tespit ederek, ilgili kavramın o an zihinlerde neler çağrıştırdığını anlamaya çalışırım. “Tanrı, kutsal, dua, kader, küreselleşme, kimlik vs. nedir?” şeklinde zaman zaman sorular sorar onların bu kavramlara bakışını, bunları algılayış biçimlerini anlamaya çalışırım.

Bir keresinde de “Sizce şiir nedir?” diye sordum. Küçük birer kağıt dağıttım ve cevaplarını en az üç kısa cümleyle yazmalarını istedim. 48 kişilik bir sınıftan 45 kişiden cevap geldi.

Cevaplar oldukça çeşitliydi. Ancak en çok dikkati çekenler şunlardı:

“Şiir; bir söz sanatıdır” (30 kişi).
“Şiir; şairin yazdığı ya da ürettiğidir” (7 kişi).
“Şiir sanattır” (4 kişi).
“Şiir; dizeleri alt alta getirme sanatıdır” (3 Kişi).
“Şiir; aşkın dillendirilmesidir” (2 kişi).
“Şiir; sevgiliye gönderilen mektupları süsleyen ifadelerdir” (2 kişi).
“Şiir; yerine göre aşk yerine göre öfkenin söze dökülmesidir” (2 kişi).
“Şiir; şuur altının kelimelerle dışa vurumudur. Çünkü şairler ruhsal kargaşa yaşayan insanlardır” (1 kişi).
“Şiir; düz anlatım varken kulağı tersten göstermektir” (1 kişi).
“Şiir; düzyazı olmayan şey neyse odur” (1 kişi).
“Şiir dil ile müziğin birleşmesidir” (1 kişi).

Buna benzer ifadeler vardı cevaplarda. Ancak bu cevaplarda asıl dikkati çeken husus şiir deyince “söz” ve “sanat” kelimelerinin akla gelmesidir.

Üniversiteli gençlerin “Şiir bir söz sanatıdır” şeklindeki cevaplarına bakılacak olursa, bunun şiirin hâlâ vazgeçemediğimiz bir tanımı olduğunu görürüz. Çünkü gerek sosyal çevrede gerekse okul hayatlarında kendilerine açık ya da örtük bir biçimde öğretildiği üzere şiiri hep bu şekilde tanımlamayı öğrenmişlerdir.

Öğrenciler tarafından bu tanımın anlamı ne kadar düşünülmüştür, onu bilmiyorum, ancak bana göre şiir için hâlâ en uygun tanım budur. Çünkü bu tanım şiire iki açıdan kutsallık katmaktadır. Bunlardan birisi “söz” diğeri ise “sanat”tır.
Yuhanna İncili’nin ilk üç ayeti şu şekildedir:

“Başlangıçta (önce) Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Her şey Söz aracılığıyla var oldu.”

Bu durum “kelam” ile “lisan” arasındaki farklılığı meydana getirmektedir. Lisan sonradan oluşan/oluşturulan bir şeydir, halbuki kelam, yani söz önceden vardır. Batı dillerinde mesela Fransızca’da var olan “parole” ile “language” arasındaki farklılık aynen bizdeki “söz” ile “dil” ya da Arapça ve Osmanlı Türkçesi’ndeki “kelam” ile “lisan” arasındaki farklılığa benzer. İslam inancında Kur’anın ezeli kabul edilmesi de “lisan”dan, yani Arapça’dan dolayı değil, “söz”den dolayıdır. Bu sebeple Kuran-ı Kerim Lisanullah olarak değil, Kelamullah olarak tanımlanır.

Tevrat’ın “Tekvin” kitabında da Tanrı “ışık olsun der ışık olur, karanlık olsun der karanlık olur” (Tekvin, 3-5). Bu süreçte Tanrı’nın adını koyduğu her şey, yani Tanrı’nın isim verdiği, sözle var kılmayı dilediği her şey hemen var olur. İslam inancında da bu olguyu görmek mümkündür. Zira yaratılan her şey sözle var olur. Başka bir deyişle Allah “kün” yani “ol” der, o şeyde hemen oluverir “feyekûn”.

Buna göre tanımlama iktidarı sözü elinde bulunduranlarındır. İşte tam da bu noktada şiirin öncelikle bir söz, sonra da sanatsal bir ürün olması durumu ile karşılaşmaktayız. Esasen o gücünü de bu iki husustan almaktadır, ya da şiir, bu iki kaynaktan beslendiği için güçlü ve etkilidir.

İnsanı diğer canlılardan farklılaştıran hususlar sıralanırken öncelikle “o konuşan bir canlıdır”, “düşünen bir canlıdır”, “bilinçli bir canlıdır” vb. ifadeler sıklıkla kullanılır. Aslında bu özellikler “homa sapiens”e aittir. Halbuki “insan homo sapiens sapienstir.” Yani insan bilincinin bilincinde olan bir varlıktır. Bu onun düşündüğünün farkında olması demektir. Bunun da ötesinde düşünmeyi düşünen bir varlıktır. Bu durum en iyi ifadesini Descartes’ın “cogito ergo sum” önermesinde, yani “düşünüyorum o halde varım” cümlesinde bulur. Ancak insanın bir başka özelliği daha vardır. Bunu Cassier “insan sembol üreten / yaratan / oluşturan bir varlıktır” diye açıklar. Fromm ise sembol dilini insanlığın ortak dili olarak kabul eder. Bu dil, edebiyatta (özellikle şiirde, destanda ve masalda), dini-kutsal metinlerde, mitlerde, rüyalarda, heykel ve resim başta olmak üzere çok çeşitli sanat eserlerinde ortaya çıkar.

Dikkat edilecek olursa tüm bunları üreten insandır. Konumuz açısından edebiyatta sembol üretimi, bilincinin bilincinde olan insanın çoğu kere bilinçsiz bir şekilde, ancak ustalıkla yaptığı bir iştir. “Bilinçsiz, ama ustalıkla” ifadesi görünürde bir paradoks oluşturmaktadır. Buradaki bilinçsiz bilgisiz anlamında değildir. Yoğun bir düşünce aşamasından geçtikten sonra kendiliğinden oluşması ve şuur dışında mayalananın oradan şuur alanına neşet etmesidir. Sembol şuur dışını ne kadar çok yansıtırsa ve üzerinde daha sonra ne kadar çok ustalıkla çalışıp biçimlendirilirse o kadar etkili olur. Zira edebiyatta sembol basit bir anlatı değildir. Bilakis o kelamın, yani sözün aksi sedasıdır. Başka bir deyişle sembol; lisanın (dilin) dar kalıplarına indirgenen kelamın (sözün) özgürlük arayışıdır, özgürlüğe kanat açmasıdır. İşte bu noktada şiirin Yaratıcı Söz, yani Tanrı ile ilişkisi ortaya çıkar. Anlamı dile sığmayan söz sembollerle dile gelir/ getirilir. Şiirin gücü de buradan neşet eder, yani kullanılan sembolik dilden.

Yukarıda en kısa ve özlü tanımıyla “Şiir; bir söz sanatıdır.” demiştik. Söz üzerinde dururken, özellikle kutsal kitaplara atıf yaparken tek tanrılı (monoteist) dinlerde yaratmanın sözle olduğundan bahsedilmiştik.

Yaratma ve yaratıcılık İslam’da Allahın subutî sıfatları içerisinde yer alır. Yani temelde Allah’ın bir vasfıdır, ancak O bu vasfından insanlara da bahşetmiştir, tıpkı hayat, ilim, irade ve kelam sıfatlarından kısmen insanlara verdiği gibi. Şiir de söz ile yaratıcılığa katılma eylemidir. Bu sebeple o, basit bir üretme değildir, çünkü her basit üretim sanat olarak değer bulmaz. Başka bir deyişle şiir sözün sembollere dönüştüğü sanatlı bir üretimdir. Öyleyse şiirin etki ve etkileme gücünün birinci aşaması “SÖZ” ise ikinci aşaması “YARATMA”dır.

Söze sahip olanlar yaratma ve tanımlama iktidarını ellerinde bulunduranlardır. Bu anlamda şairler hem dilin gelişimi hem de sembol üretimi açısından nesirle uğraşanlardan bir adım daha öndedirler. Şairler temelde tanımlayıcıdır. Romancı ve hikayeciler ise daha ziyade tasvircidir. Tanımlamak gücü elde tutmayı gerektirir. Michel Faucault iktidar-bilgi ilişkisi açısından der ki; “İktidarda olan bilgiyi oluşturur.” Şair şiirinde tanımlama yapar ve bilgiyi oluşturulur. Ancak bu kuru, kupkuru bir bilgi de değildir. Bu bilginin içine insanın en karmaşık düşünceleri ve duyguları da karışmıştır. Şu halde şiirin gücü aynı anda hem duygu hem de düşünceyi birlikte sunmasından kaynaklanmaktadır, diyebiliriz.

Şiirde duygu ve düşüncenin çok önemli olması, bizi bir başka noktaya taşımaktadır. Psikologların hâlâ üzerinde bir türlü uzlaşamadıkları, tanımlaması en azından şiir kadar zor olan duygular şiirle dile gelmekte/getirilmektedir. Duygularını aktarırken düz yazıda kıvır kıvır kıvranan insan şiirde başka bir rahatlık yaşar. Çünkü elindeki malzeme itibariyle, gündelik dile, yani duyguları anlatmada yetersiz olan konuşma diline sahip olsa da, şair ucu açık ve çağrışımı zengin semboller üreterek bu yetersizliği ve kısıtlamayı aşmaya çalışır. Ciltlere sığmayan açıklamalar bazen bir mısraya, bir beyte ya da bir kıtaya sığabilir. Çünkü şair az sözle çok şey anlatır. Bu anlamda şiir tanımlanmayan duyguların tercümanıdır. Başka bir deyişle kendisi ele avuca sığmayan, gereği gibi tanımlanamayan şiir tanımlanamaz denilen şeyleri tanımlama gücünü elinde bulunduran bir söz sanatıdır. Kısaca şiir tanımlama iktidarına giden yoldur. Şair de tanımlama iktidarını elinde bulunduran kişidir. Şiir; bireysel, sosyal, edebî ve estetik gücünü işte buradan almaktadır.
Soren Kierkegaard “Korku ve Titreme” adlı eserinde bir çocuktan (kendisinden) bahseder. Hz. İbrahimin öyküsünü büyük bir hayranlıkla dinleyen. Ancak çocuk büyüdükçe öyküyü daha fazla anlamaz hale gelir. Hatta Kierkegaard “Hegel’i anlamak zordur, derler. Ben Hegel’i anladığımı düşünüyorum, ancak İbrahimi anlayamıyorum” der. Bu durum şiirin çilesini çeken şairler içinde geçerlidir. Eskiden şiiri daha fazla anladığını, şiiri bildiğini sanan pek çok kişi şiirin içine girmeye çalıştıkça onu daha az anladığını fark etmeye başlar.

Şiir bir serap gibidir çölde. “Tamam, buldum”, deyip üstüne atladıkça yapıştığınız şeylerin sadece kumlar olduğunu ve ötelere kaçan suyun size kışkırtıcı bir şekilde göz kırptığını görürsünüz. Bu sebeple şiirle tam bir vuslat olmaz. Sadece şimşek gibi gelip geçen, öznel, kısa süreli bir tecrübe yaşarsınız onunla. Tıpkı kutsalla ilişkide yaşadığınız gibi. Şiirin bu gizemli hali onu daha fazla çekici kılmaktadır.

Şiirin gücünü kutsaldan alması meselesinde Mevlana’nın müzik konusunda yaptığı açıklamayı desteğimize alarak yürüyebiliriz. “İnsanlar müziği neden sever? “Müzik neden çekici ve hayranlık uyandırıcıdır? sorularına Mevlana şöyle cevap verir. “Ruhlar aleminde (elest bezminde) Allah ruhlara doğrudan kendi sesiyle hitap etmiştir. O ses o kadar güzel, o kadar latif, o kadar çekicidir ki, ruhlar orada o sese hayran olmuştur. İşte insan yeryüzünde hep o sese benzer, o sesin verdiği lezzeti anımsatan sesleri arama peşindedir.” Eliade’ın kavramlarıyla söyleyecek olursak bu durum; ilk yaratılışa, ilk yaratılış anında yaşananlara duyulan özlemin kılık değiştirerek bazen dinî bazen de seküler bir şekilde yansımasıdır. Şiir içinde aynı şeyleri söylemek mümkündür. Buna göre müzik ve şiir kelimelerin anlatmada kifayetsiz kaldığı kutsal gücün ve kutsal güzelliğin insanî düzlemdeki yansımalarıdır. Din ve sanat ilişkisi perspektifinden bakılacak olursa, şair her yazdığı şiirde, okuyucu her okuduğu şiirde hep o sesi, yani elest bezmindeki o muhteşem sesin ahengini ve çekiciliğini arama peşindedir.Bu sebeple diliyle ve sesiyle iyi niteliği verilen her şiir, belki de müzikten daha fazla kişiyi etkileyicidir. Bu anlamda şiirin gücü elest bezminin gizemini, yani kutsalı ifşâ etme yeteneğinde yatmaktadır.

Şiir gücünü doğrudan doğruya kutsaldan ya da kutsalla ilişkili hususlardan alır, diyoruz. Ancak bu güç her insanda farklı şekilde tezahür eder. “Her okuma özneldir ve her okuma başka bir okumadır” varsayımı ile söyleyecek olursak, her insan içinde bulunduğu ortama ve bağlama göre okuduğu metinden ve şiirden farklı şekillerde etkilenir. İdeolojik tercihler, dünya görüşü, şiir anlayışı, entelektüel düzey, sosyo-ekonomik statü, karakter, kişilik, kimlik, hatta cinsiyet farklılıkları vs. şiirin bireyler üzerindeki gücünün nasıllığını ve derecesini etkileyen hususlardır. Bunun da ötesinde sadece farklı tipteki insanlar değil, aynı insan farklı zamanlarda ya da dönemlerde aynı şiiri farklı okuyup farklı anlamlandırabilir. Ergenlik ya da yetişkinlik dönemlerinde, mutluyken ya da mutsuzken, karnı açken ya da tokken, sevgiliyle birlikteyken ya da hasretle kucaklaşmışken, sağlıklıyken ya da hastayken, evinde ya da gurbetteyken, ilkbaharda ya da sonbaharda kısaca kişinin içinde bulunduğu biyo-psiko-sosyal bağlam değiştikçe şiiri anlama ve anlamlandırma düzeyi de değişir. Bu da belli bir şiiri algılama ya da anlamlandırmanın bağlama bağlı olarak değiştiği anlamına gelmektedir.

Şiirin evrensel bir gücü vardır, fakat bu güç farklı bağlam ve şartlarda farklı şekillerde tezahür edebilir. Mesela; aşk şiirleri bazıları üzerinde daha etkili olurken, bazıları dini-mistik şiirleri, bazıları ise dünyaya isyan ve öfke içeren şiirleri daha çok sevebilir. Kişinin eğitimi, aile yapısı, kültürü, yönelimleri, referansları, hayatı anlamlandırma biçimleri şiir ve şair tercihlerini belirlemede önemlidir. Bu anlamda ergenlik dönemindeki birisine aşk ya da ayrılık şiirlerinin tesiri ile, bir sufiye Yunus Emre’nin tesiri ya da hapisteki birisine Ahmet Arif’in tesiri farklı olacaktır. İşte şiir gücünü tam da buradan almaktadır, yani o her an herkese farklı biçimlerde etki edebilmektedir.

Şairler tanımlama iktidarını ellerinde bulundurdukları için, şiirin gücünü kullanarak ideolojilerini kitlelere daha rahat ulaştırabilirler. Şairler bir yandan şiirleriyle sosyal hareketleri beslerken, bir yandan da sosyal değişim ve dönüşüm arayışlarını yansıtırlar şiirlerinde. Mehmet Akif, Ziya Gökalp, Arif Nihat Asya, Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Necip Fazıl, İsmet Özel vs. şiir sesi, şiir dili, ideolojileri, dünya görüşleri birbirlerinden oldukça farklı olan kişiler şiirle ideolojilerini yaymaya çalışırlar. Bu anlamda bunların hepsi, hedef farklı olsa da amaç itibariyle toplumsal sorunlarla ilgilenmişlerdir. Ancak İslamî duyarlılıkları fazla olanlar, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Arif Nihat Asya ya da İsmet Özel’i, milliyetçili duyarlılığı ön plana çıkaranlar Ziya Gökalp’i, Türk İslam sentezciliğini savunanlar Necip Fazıl ve Arif Nihat Asya’yı, sosyalist gerçekçiliği savunanlar ise Nazım Hikmet ve Ahmet Arif’i daha fazla okur ve daha fazla etkilenir. Yani şiirin gücü ifadesi (işlevsel açıdan) hangi şiirin gücü ya da hangi şiirin kim üzerindeki gücü şeklinde sınırlandırılırsa daha yerinde olur.

Özetle şiir söz üzerine kurulu olduğu için sözün tesiri şiirin tesirini ortaya çıkartmaktadır. Öz ile işlev bu noktada birleşmektedir. Yunus’un dediği gibi;

Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola agulu aşı
Bal ile yağ ede bir söz

Doç Dr. Asım Yapıcı

Şiir Nedir?

(A) Şiir nedir?
(B) Dilbilim açısından şiirsellik kıstasları nelerdir?

Bu soruların yanıtları sırasıyla şöyle verilebilir:
(A) Şiir Nedir?

Şiir dar bir alana sıkıştırılmış az sayıda sözcükle yoğun anlamlar aktarma gücüne sahip olan yazınsal bir iletişim aracıdır. Şiirde, anlam yoğunluğu, doku zenginliği, biçim sıklığı vardır. Her dize, her sözcük, her hareket hatta her yapının kendisi bile ikili bir anlam taşıyabilir. Şaire tanınan küçük alanda pek çok şey başarılır. (Miller ve Slote, 1964:509-516) Şiirde kimi zaman alışılmamış, sıra dışı ve mantık dışı gibi görülen, ancak aslında uyumlu olan sözcük ve tümceleri birlikte kullanarak okuyucusunu şaşırtmaktadır şair. Sözcüklerinin büyük bir bölümüne geniş anlamlar yüklemektedir.

Keating ve Levy (1991) şiirin, yazın sanatında, en az sözcükle en yoğun anlamların elde edilebildiği bir tür olduğunu belirmektedirler. Şair sürekli olarak, yeni, aykırı, özgür, özgün ve deneysel ifade biçimlerinin arayışı içindedir. Her şiirin, düzyazınınkine aykırı düşen, sadece kendine özgü, özel sözcük dizimi kuralları vardır. (1037) Kısacası, şiir, çok az sayıda sözcük kullanımıyla, çok yoğun duygular anlatmayı amaçlar ve içinde kişi, kişisel ses tonu, şiirsel söylem, sıra dışı sözdizimi, imgeleme, söz sanatları, ses yinelemeleri, bütünlük, belirsizlik, zirve, sapma ve önceleme gibi bir dizi sanatsal kıstaslar barındıran bir yazınsal metin türüdür. Sıra dışı sözcük birliktelikleri içerir. Okuyucunun beklentisine ters düşen ve okurken onu şaşırtan dil kullanımlarına sahiptir. Kimi zaman da, izleksel yapısının içinde bir zirve ya da dramatik bir değişiklik bulunur. Şair çoğu zaman, şiirin içindeki sapmaları öne çıkararak, okuyucusunu kendi hayal gücüne dayanan bir yorum yapmağa yönlendirir.. İşte bu nedenle de okuyucunun kendi kendisine böyle sıradışı bir dilin neden kullanıldığını sormasını sağlar.

(B) Dilbilim açısından şiirsellik kıstasları nelerdir?

Leech, şiire önce dilbilimsel açıdan, daha sonra da yazınsal yorum açısından yaklaşmaktadır. Leech, şiirin içindeki anlam ve değerleri açıklamağa yönelik biçem çalışmalarında, “sapma kavramı”nın önemine dikkat çekerek, bir dil öğesinin, biçemsel açıdan seçkin ve fark edilebilir kabul edilebilmesi için, onun, alışılagelmişlikleri karşılaştırılma yöntemiyle onaylanmış olan bir dizi olağan normlardan sapmış olması gerektiğini vurgulamaktadır. Leech söz konusu normları iki grupta incelemektedir : (1985:39)

__Can Yücel anlatıyordu. “Şiir nedir?” diye sorulmuştu ve o da şu cevabı vermişti. Ressam Pablo Picasso’nun komşusunun küçük bir kızı varmış ve asla Pablo Picasso’nun ilk ismini doğru söyleyemezmiş. Her zaman ona Tablo Picasso diye seslenirmiş. Şair “işte şiir budur” diyordu. İşte şiir bu..

__Derrida’nın “Şiir Nedir?” isimli kitabını dilimize çeviren Ahmet Sarı ile Ali Ömer Akbulut konuştu. Sarı, ‘Şiir otoyola çıkar çıkmaz (dile gelir gelmez) ölen (ölümle yüzleşmek zorunda kalan) bir şeydir’ diyor.

__Şairi “Arı bal yapar, fakat balı izah edemez”, “Ağaçtan düşen elma da arz cazibesi kanunundan habersizdir” cümleleriyle tarif eden Necip Fazıl’ı dünyada her halde Boudelaire, Rimbaud, Hölderlin ve Kleist ile mukayese etmek mümkündür. Bu dört büyük dahi de hafakanlarında boğulmuşlardır. Biraz merak sahibi olan, zerre kadar sorumluluktan nasibini almış zeka, varlığının ve içinde yaşadığı evrenin izahını gaye edinir. Toprak ve kayalardan oluşan, üzerinde yaşadığımız dünya, hiç değilse şimdiki bilgilerimize göre şuursuz ve cansızdır; Ay, Güneş, yıldızlar aynı şekilde. Nasıl oluyor da bilinmeyen bir zamandan, belki de milyonlarca yıldan beri hiç birbirine çarpmadan, hiç saniye şaşırmadan dönüp duruyorlar; hep 21 Aralık en kısa, 21 Haziran en uzun gün oluyor…

Bütün bunlara “Tabiat”la cevap bulmak ancak geri zekalıları tatmin eder. Dağarcığında azıcık zeka kırıntısı bulunanın soruları zincir misali uzayıp gider. Tatmin edici, doyurucu imanı ve ona dair bilgisi olmadı mı zeka sahibinin hafakanı başlar. O hafakanlar kumkumasından Abdülhakim Arvasi’nin sihirli elinin çekip çıkardığı Necip Fazıl, her düşünen insan gibi, şairi de bu konuda mutlak sorumlu sayar; bunun için şairin özelliklerine şunları ilave eder:

“Şairi cemat, nebat ve hayvandaki vasıflar gibi, kendi ilim ve iradesi dışındaki içgüdülerle dış tesirlerin şuursuz aleti farz etmek büyük hata… Şuur ve zat bilgisi, cematta sıfırdan başlayıp nebat ve hayvanda gittikçe kabaran bir asgariye varır, sonra insanda ilk kamil vahidine kavuşur ve mutlak ifadesini Allah’ta bulur. Şair de, bu ilahi idrak emanetinin insanda, insanüstü mevhibesini temsil etmeye memur yaratık..”…Bu idrakten mahrum olanın şairliğini de veciz bir şekilde şöyle ifade eder: “… Ulvi idrak memuriyetinin mahzarı şair, memuriyetini bizzat şuurlaştıramayınca, üstün idrak kıvamına erişemeyince, sadece kör ve sığ duygu planına mıhlı kalınca, insan postu içinde hayvanda bile bulunmayan bir bönlük, bir yersizlik, bir eksiklik arz eder.”

Yüce hakikatin sorumluluğuna sahip olan şairin anlayışı da elbette farklı olacak, “Şiir nedir?” sorusuna şöyle cevap verecektir: “… Bu sual, insanoğluna (Aristo)’dan bugüne kadar duman kıvrımlarındaki muadelenin tespiti kadar zor göründü. Bu yüzden gayet adi laflar ettiler. (Aristo)’dan (Pol Valeri)’ye kadar bütün poetik fikirciler, ya sahilsiz bir tecrit denizinde boyuna açıldılar, yahut aşağının bayağısı birtakım kaba tekerlemelere düştüler… Hepsi bu kadar… Ve şiirin ne olduğu, her büyük mefhum gibi meçhul kaldı.” İnsanoğlunun cevap bulamadığı bu soruyu şöyle açıklıyor: “Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir.” İşte Necip Fazıl ve benzeri dahiler hafakanlarında boğulmamışlarsa, şair ve şiiri yerli yerine oturtmalarındandır.

__Şiir konusunda öncelikle şu saptamaları -ardı ardına- sıralamalıyım: “Şiir, ne sadece gerçeğin ne de hayalin ürünüdür; şiir, gerçekle hayalin bileşimidir. Peki, gerçekle hayal nedir? Gerçek, nesnel ve dış dünyada var olanın iddiasıdır, hayal ise gerçekliğin ötesine varıştır.

Aristo bir sözünde: ‘Şiir olanı değil, olması gerekeni anlatmalıdır’ diyordu. Bu, bir duvarı örmede tuğlanın yanında harcın olmaması durumudur. Yani gerçekle hayalin arasından hayalin seçilmesi zorunluluğudur. Bir nevi gerçeği göz ardı etmektir bu. Oysa şiir, Cervantes gibi gerçek, Don Kişot kadar düştür.

Şiir biraz karanlıkta kalmadır, aydınlığa ışık saçmak için. Şiir gölgedir, kendini ele vermeyişindedir. Bir tül perdenin ardını seçmede sislerle oynaşabilmektir. ‘Ben sinüs/ Kin cosinüs/ sevgi tanjant/ 900’ mısralarındaki derinliği bulmada çaba sarf etmektir. ‘Bugün hava çok güzel/ şiir okuyorum/ gözlerim uzaklarda/ ağlıyorum’ mısralarındaki tekdüzeliğin, çok anlam ifade edemeyeceğini fark etmektir.

Bir şiirde derin ve çok yönlü manaların olması şiiri zenginleştirir, kalıcı kılar. Bu nedenle şiir, tek yönlü değil, çok yönlü olmalıdır. Çünkü tek yönlü şiir, tek celsede kaybedilmiş davadır.

Şiir, bir yemek masasında birçok yiyeceğin bulunmasındadır. Her nimetten tatmaktır şiir… Alanını dar bir çerçeveye sığdırmamış, farklı alanlara yönelmiş entelektüel arayıştır. Felsefeden tarihe, fizikten anatomiye, dinden siyasete… Akla gelebilecek bilim ve bilimdışı konuların entegrasyonudur.

Şiir, gökyüzü renkli bir kuşun gökyüzünde, dünyaya karşı kuşbakışı görünüşüdür. Birçok şeyi görebilmektir şiir…

Ya şair?

Ya o öleceğini bilerekten ölmemişliğin iksirini arayan Gılgameş’tır…” [1] Ve her şair bir Gılgameş’tır; her Gılgameş’ın da bir aşk olduğu gibi…

Şiirin de, aşk gibi canlı bir organizma gibi olduğunu düşünüyorum… Bu canlılığı sağlayansa şairin -Gılgameş’ın- yaratısındaki ustalıkla birleşen içtenliktir… Tek başına içtenlik bir şey ifade etmez, tek başına ustalık da ancak teknisyenlik olabilir… Ustalığın ve içtenliğin buluştuğu noktada aşk gibi canlı bir organizma ortaya çıkar ki, o şiirdir…
Bu nedenle şiir aşkla yazılır… Hem de tutkulu bir aşkla… Ve de tutkulu aşkın ütopyalarıyla… Sonra da ütopyalardan vazgeçmeyen bir ısrarla… Israrın kararlılığıyla… Ve en önemlisi de, hangi koşullarda ve nerede olunursa olunsun “Baharın Hâlâ İsyancı Olduğu”na ilişkin filinta endam umutlara ihanet etmemekle…

St. Augustine’in, “Amor meus, pondus meum: illo feror, quocumque feror”; ya da Newton’un, “Gece gündüz onu düşünerek,” vurgusuyla betimlediği aşk deyip geçmemelidir…

“D’Arcy’nin bir sözüyle: ‘Bütün edebiyatta aşka rastlanır. Ama geçici bir olay olarak değil, edebiyatın özü olarak ve şaşırtacak kadar değişik biçimlerde’…”

Aşk içimizdeki çocuktur, “Anne bak kral çıplak” diye haykıran cürettir; insanlıktır…

“Aşk bir Çingene çocuğudur, kanun tanımaz, diyorlar…” Ona ne şüphe! Elbette doğrudur…

“Kim ne derse desin aşk, sanrılı bir duygu depremidir.İnsanın kendini bulma, tanıma, savrulma serüvenidir üstelik…”

Ve “Sevgi, insanın insan olmasında önemli bir olanaktır. Onun erdemli, güzel, bilgili sağlıklı olmasında, onsuz edilemez bir yeri var. Sevgisiz ahlaklı, sevgisiz estetik, sevgisiz bilgili, sevgisiz sağlıklı olamazsınız. Sevgisiz gelişemezsiniz. Büyüyemezsiniz. Anlayamazsınız…”

Sahi….ŞİİR NEDİR ! / NE DEĞİLDİR !

Talat Sait Hamlan

Her Taş Bir Kelime

Şiirlerimin hiçbir eskizini yok etmiyorum. İlk defter halinden son dosyalanmış haline kadar, arada defalarca yeniden yazılan şiirleri tutuyorum. Şiirin hikâyesini bütün bu yazılanlardan daha iyi o arşiv anlatır çünkü!

Bir şiirin hikayesini yazmak, şiirin gelişini yazmaktır. Gelir çünkü. Bir sestir başlangıçta. Çağırır… Çağırmakla kalmaz, ruhu ele geçirir. Gelen sesin ne söylediği size de açıklanmış değildir. Bir perdeyle var olur. Ruhuna gireceği şairi derinliğine çağıran büyük vakum. O vakumdan hangi harflerin aktığı, hangi kelimelerin size yağdığı hiçbir zaman bilinemez. O nedenle bir şiirin hikayesini yazmak, sesin hikayesini yazmaktır. Sesin gelişini, esir edişini…

Çünkü şiir başlangıçta sadece sestir. Kelimeleri yoktur. Anlam yoktur. Kağıt kaleme sahipsem bana kelime olarak görünen şeydir… Bu nedenle beş kitabın sonuncusundan başlamak istedim. Çünkü diğerlerine hiç benzemeyen bir kuvvetle geldi. Bir göktaşı gibi aktı ve düştüğü yerde büyük bir krater açtı. Bir ses krateri. Ve ben o kraterde bulduğum sesleri kelime yaparak taşa dönüştürdüm yeniden. Aslına dönüştürdüm yani. Sonsuzluktan süzülmüş küçük siyah taşlar. Parlaklığı ile kalbin sonsuzluğa ait olduğuna işaret eden…

Duyduğum sesin peşinden gittim

Bir ses duyduğunuzda o sesin nereden geldiğini hissedersiniz. Bir yönü vardır. Bana görünen bir şehirdi; Urfa’ya gittim ilkin. Duyduğum sesin peşinden gittiğimi orada daha çok anladım. İbrahim Peygamber’in dergâhında oturup kelimeleri bekledim. Geldiler… Diğer şiirleri de getiren bozkır manzarası perdeleri açtı önümde. Büyük bir hayret ve büyülenmeyle taşlarla konuşmaya başladım. Her taş bir kelimeydi. Orada anladım…

Soğmatar’da bir gün hatırlıyorum; yalın ayak tepeleri yürüyorum. Şiir zaten yürürken gelirdi… Tepeleri bir zar gibi örten taşlara basarken duyduğum sesler bir senfoninin notaları gibi zihnimde belirmeye başladı. Bir yapı kurmak o anda mümkün değildi belki ama heybemde hep taşıdığım kağıt, kalem yardım etti.

Bazen duyduğum bir ses o kadar yaklaşıyordu ki, kelime oluyordu. Benden doğumunu isteyen kelimeler, dizeler bir bir kağıda düşüyordu. Nefesimi kesen bir hızda yazıyordum. Bazen yorulacak kadar çok. Bir kaya kovuğunda, dağın gölgeli bir yüzünde, bir nehir kıyısında olmak fark etmezdi. Kelimenin beni durdurduğu her yerde durdum. Şiiri kaydetmekle görevliydim sanki. Bu görevin beni iyileştiren bir şey olması, devam etmemi sağladı. Şiir ağıt değil miydi zaten?

İlkinde on gün kaldım; İbrahim’in yurdunda İbrahim’le bir konuşma başlatmak, sürmekte olan o konuşmaya dahil olmak için. Aksi zaten mümkün olamazdı. O çağrıya kulak vermeyen biri, zihin akışını bozacak serüveni göze almış demektir! Sonra İstanbul’a döndüm. Evime… Ama İstanbul ev değildi artık. İstanbul’da duyamadığım o ses beni geri çağırdı. Tekrar gittim. İkinci defa. Ama bu kez sesin coğrafyası genişlemişti. Daha ileriye gitmeliydim. Karacadağ’ın taşlarını aşarak Diyarbakır’a gittim. Diyarbakır’da Kervansaray Otel’in avlusunda otağ kurdum. Orada günler geceler boyu şiiri dinledim.

Kervansaray’ın avlusunda sabahladığım gecelerde, şiir gökyüzünden yağmaya başlamıştı sanki. Taşa bakıyorum şiir, güle bakıyorum şiir, servi ağaçlarına bakıyorum şiir. Şadırvanda akan su şiir. O avluda duyduğum sesleri başka hiçbir mekânda o kadar güçlü hissetmedim.

Daha sonraları Kervansaray’ın eski adının “Deliller Hanı” olduğunu öğrendim. Delil, rehber demekmiş. Hacca giden yolculara rehberlik edenlere verilen ad. Hac yolcularının toplandığı bir durakmış Kervansaray. Güneye doğru yola çıkmadan konakladıkları, iyi dileklerini, huzurlarını bıraktıkları bir avlu. Oradaki huzur başka neyle açıklanır? Defalarca gittim geldim. İstanbul’a gitmek üzere bindiğim uçakta durmadan yazıyordum. Ama İstanbul’a iner inmez kesiliyordu. Tek kelime yazamıyordum.

Tekrar doğuya gitmek üzere yola koyulduğumda yine başlıyordu. Böylece iki ay boyunca gidip gelerek o sesi tamamladım. Daha doğrusu ses tamamlandığını bana gösterdi. Şiirin duvarı kalındır. Ardında ne var, çok göstermez. Duvar çekildiğinde neyi gizlediğini fark etmezsiniz artık. Böylece şiir kapandı. Elimde koca bir defter vardı. Ama diğer kitaplardaki gibi işçiliği uzun sürecek şiirler değildi. Dize yapısı akan bir formda, kısa oluşmuştu. Alt alta sırlanan kısa dizeler. Neredeyse bitmişti.

Ben şiirde seçmeye önem veririm. Çünkü vazgeçtiklerimizin bizi daha çok anlattığına inanırım. Bizi anlatan, sahip olduklarımız değil, vazgeçtiklerimizdir. Ne kadar çok kelimeden vazgeçersem, şiire o kadar çok yaklaşmış olurum diye düşünürüm hep. Bilemiyorum. Terki terk’e varmak isteği belki de! Şiiri bu bakımdan heykele benzetirim. Ekleme değil, eksiltme yaparım üzerinde. Yeniden yazdığım yahut eklediğim çok nadirdir. Yazım süreci bitince, nelerden vazgeçeceğim ilk okumada kendini az çok belli eder. İkinci okumada daha da netleşir. Böylece ilk okumalardan kalanlar kağıda geçirilir. Şiiri defterden kurtarıp beyaz bağımsız bir sayfada görmek önemli. Çünkü şiir, sükûnetini o aşamada kazanır. Kendi başına ne olduğunu o sayfada gösterir. Kağıtta gördüğüm şiirin hangi sıralama ile kitaba yerleşeceğini az çok bilirim. Yazılış ritmi, yerini az çok işaret eder çünkü. Şiirler yerlerini bilerek gelirler.

İbrahim kitabında şiirlerin işçiliği uzun sürmedi. Sadece sıralama ve bölümleme konusunda çalışmam gerekti.

İlk düzeltme, eksiltmelerden sonra daktiloda temize çektim. Daktiloda yazılmış halini beyaz kağıtlara geçirirken şuna dikkat ettim; ses nerde kapanıyor, imge kendi mantığını nerede oluşturuyor. Şiiri kendi sükûnetine bırakmak için ses nerede kapanıyorsa ve söylenen imgenin mantığı nerede tamamlanıyorsa orada kestim. Bundan sonraki aşama şiirlerin sesli okunmasıydı. Günün farklı saatlerinde, okumalar yaptım. Bazen sabah erken uyanıp yüksek sesle okuduğum oldu. Çünkü şiirin henüz gün doğmak üzereyken algılanışıyla gün ortasında yahut akşam algılanışı farklıdır. Bazen sevdiğim bir dizeden, günün başka saatlerindeki bir okumada hiç hazzetmediğim için elediğim oldu.

Şiirlerin hikâyesini anlatan arşiv

Son görevim sıralamayı yapıp, şiirlere başlık bulmak. Daha doğrusu başlıkları beklemek; çünkü isim günü vardır. Bazı şiirlerin adı önden gelir. Fakat çoğunun adı isim gününde zuhur eder. İsim için rüyaya yatmak gibi. O günü/günleri genelde hissederim. Böylece kitabın adını da koyacak bir isim halesi oluşur. Bütün o aşamaları geçen şiirleri bir dosya haline getirdikten sonra, şiir duygusu gelişmiş ama şair olmayan tanıdıklarıma okuturum. İbrahim kitabının dosyası hazırlandığında okumak üzere verdiğim herkesin bir solukta bitirdiğini gördüm. Ara vermeden süren o okumalar, ses dışında, akışı da çözdüğüm konusunda bana güven vermişti. Böylece çok da bekletmeden dosyayı yayıncıma ulaştırdım. Yayıncım şiirlerin tamamından etkilenmişti. Diğer kitaplarda olduğu gibi İbrahim’in Beni Terketmesi dosyasına da, yayıncıma iş bırakmayacak şekilde hazırlandım. İşimi tam olarak bitirip öyle sundum. Bu anlamda editoryal bir destek almıyorum.

Tabii bir de okuru kitaba çağıracak olan kapak var; kapak işin tek kolektif ve keyifli yanı. İbrahim şiirlerinde dolaşan kaplanı yayıncım hissetmişti. Bana “Bir kaplan gördüm ve bence kapakta o kaplan olmalı.” demişti. Somut bir kaplan tasviri yerine stilize, soyut çizgiler düşündük. Zaten şiirde de kaplanların çizgilerinden söz ediliyordu. Böylece kapak tamamlanmış oldu.

Şiirlerin ilk halinden, kitap olana kadar geçirdikleri evrimi yaşamış olmak bana fazlasıyla ilginç gelir. Şeyleri biriktirmeyi sevmediğim halde, bir gün başkalarıyla da paylaşmak üzere, hiçbir eskizi yok etmiyorum. İlk defter halinden son dosyalanmış haline kadar, arada defalarca yeniden yazılan şiirleri tutuyorum. Şiirin hikayesini bütün bu yazılanlardan daha iyi o arşiv anlatır çünkü!

Bejan Matur