Ellerin Değince Denizlerime

kalkıp bir ağacı suluyoruz ellerinle
yağmura bakıyoruz hep yağıyor
pirinçhan’da bir gramofon
-beni kör kuyularda…
ellerin öylece duruyor masada
kuyum ustası ellerin
bir şunu unutmuyorum
gülerdin, şenlenirdi bahçelerim

ben alıp ellerini uzaklara gideyim
ardım sıra kambur cüce
çevirsin çemberini
alıp gideyim ellerini… ellerinin
tenimdeki gül dövmesini

kaç kış uyudum unuttum
karlar nasıl erirdi soğuk göllerde
paslı dilim ağulu dilim kekeme
çamaşır günleri kapı önleri sevişmeme
saatleri evlerin, bir peygamber çiçeği
ağızda yarım bir cüzle
beni ezberle diyor, beni ezberle
bir bunu unutmuyorum, bir de
parmak izlerini, ateşler içinde

kaç vurgun kaç hastalık
ölmedimse, telkari gümüş
ellerin, işlediği için
bir gül
bir daha
köklerime

bir şunu unutmuyorum
aşk en güzel yenildi
ellerin değince denizlerime

Çiğdem Sezer

Varlığa Ve Yokluğa

insan ne zaman alışır hayata
baba?

yağmurun değdiği her yerdi yüzün
seni sordum da irkildi toprak
ölümü bildim, büyüdüm
çocukluğum mevsimsiz bir leylak
bir yelkovan gidişi
bir akrep
yürüyüşü
ötesi iyilik, güzellik…alıştığımız
bir yarayı sarıp sarmalamak

gecikmiş sözlerin ağırlığı heybemde
bir karanfil, solgun, öyle
kedere bulanarak
nasıl dökülürse
döküldü toprağına sözlerim de

söküp nallarını atların
koşturmak gibi karanlığın evine
öldün. yokluğunda
varlığı bildim

insan nasıl alışır içindeki cam kırıklarına
baba?

Çiğdem Sezer

KALBİM GÜZEL EVİM

lirik şiirler yazıyorum
eve dönsün diye kalbim

bu kaçıncı kış, uykusuz
bir sarnıç gibi gecede
günahkâr soluğuyla tanrının
göğsündeki dağa üflendim

daha diyordum, daha, uzağa…
ot yolmaya kök sökmeye
taşın inceliğine
güneşin şerrine
başka nedir ki dünya
kurban celladıyla
sevişmeyecekse

daha diyordum, daha, uzağa…
atlasın davetkâr hışırtısına
cennetten kovulmuşların sofrasına

bu kaçıncı tünel, yaşlı
bir ağaç gibi ovada
acının gözleriyle bakıyor
çıplak omuzlarından gecenin
dökülen nehir gibi kalbim
toprağına akıyor

daha diyorum, daha, uzağa…
çarmıhta kuruyan kana
inkâra ve imana…. daha
yol almalısın kalbim
inanmak için kendinden başka
hiçbir şeyin kalmadığına

ah işte o zaman yaranın ne kadar derin
ve suyun imkânsız olduğunu
anladığında
dönmelisin

kalbim, güzel evim

Çiğdem Sezer

Kıyamet Taburu

emrindeyim komutanım iç savaş bitti
kalbin bütün burçlarına siyah bayrak çekildi

ne tuhaf böyle yaşar gibi yapmak
konuşur sevişir gülüşür gibi
ne tuhaf, yaşarken kendimizi dışarıda bırakmak

kırmızıdan evler yapmak kiremitler çatılar
üstüne kırmızı tahta bir kuş kondurmak
ama hiç ıslık çalamamak ne tuhaf
ormanı sevmek ama ağaçtan korkmak

inceydim ipektim makes bilmedim
derimi böyle dilim dilim… kim?

ne tuhaf hem fail hem kurban olmak
üstelik olay yerinden uzaklaşmamak ne tuhaf
hem üzüm kalmak hem şaraba inanmak

………….
emrindeyim komutanım. ikinci bir emre kadar
ertelendi hayat. iç savaşsa
sürüyor hâlâ. halbin sınır boylarında
kan revan içinde bir provada
giyiyorum kostümümü. geciktimse bağışla

buradayım komutanım kıyamet taburunda

Çiğdem Sezer

Meleklerin Unuttuğu

kışın soğuk dudaklarıyla öptüğü gece
örtsün üstümüzü. kar
gibi geçsin içimizden hayat
suyun diliyle sevelim birbirimizi
ağacın dala söylediğiyle. şehir
rüzgâra tutulmuş şemsiye
“denize bakan evler gibiyim seninle” dediğim bir adam vardı
denize açıldı. ben ondan açıldım. bu mercan adaları
boynumdaki bu beyaz halka ondan…
o beni ilk halimle öyle heveskâr
su gibi taştan taşa öyle
tozumu toprağımı sile süpüre
bildim aşk tekinsizdir. o sustu dağların gösterdiğiyle
bir ayaklanma gibi sevişirdi
ve içinden geçtiği her kelime
bana dünyayı gösterdin diyen bir adam vardı
bir güzelliğe açıldı. bu ışıklı sabah bu durmadan öten serçe
ve bu yangın yeri dumanı tüte tüte
öyle amansız bir gitmek
içimizden kalmaları geçire geçire

bu bahçeden geçilmez iki gözüm sevdiğim
diyen bir adam vardı. ben o bahçeden
geçtimdi ellerim ayaklarım
bir zorunluluğu sürükleye sürükleye
dinledim ağacı toprağı ve çimeni
ansızın kar…ve kışın soğuk dudaklarıyla
toplayıp kaldırdığım kışlıkların arasında
unutulmuş bir yaz gömleği gibi parıldayan ay
çatımızdır bulutlar diyen bir adam vardı. bulutlara götürdü beni
ve bıraktı baş aşağı hazırdım düşmeye
kendimden ve birikmiş her şeyden
ne varsa ağırlık yapan boşaltılmış bir ev gibi
kırık dökük eşyalar arasından
döne döne … meleklerin unuttuğu bir güne
düştüm… düşmek
söyledikçe can yakan bir şarkıyı
hiç durmadan içinden geçirmek demekti
buraya melekler hiç uğramadı
buraya melekler hiç uğramadı

Çiğdem Sezer

Sarmaşık

yorgun atlar gibi geliyor
yaralı orman ağulu dağ
kar yüklenmiş dallar gibi geliyor

beni diyor, taşların arasında
bir su sesi gibi sakla

rüzgâr yemiş otlar gibi geliyor
açık kitap sararmış ekin
ateşe verilmiş tarlalar gibi geliyor

en güzel akşamı kuruyor
en güzel ay’a
en dar odayı
en geniş sokağa
en uzun nehri
en derin uçuruma

uzun sürmüş savaşlar gibi geliyor
kırık kemik, kesik kol, kınına
sığmayan hayat gibi geliyor

beni diyor, bir sarmaşık
gövdene tırmanır gibi kucakla

Çiğdem Sezer

Eriyik

1.
dışarısı soğuktu
içime açıldım
bir ten, bir daha
böyle böyle dönüştüm
bıraktığın boşluğa

geçecek dediler
ölüdür gömülecek
yastır bitecek
bir kez ölen
bir daha acı veremeyecek

ben seni ölürkenki
ben seni giderkenki
acıyı besledim
bildim, doğurduğunu insan
asla gömemeyecek

2.
dünya
ağır ve ağrılı
bir hatıra
batıyor etime
derine daha derine…
sevmekse, dünya yaraya dönüşünceye

3.
dünya soğuktu
yeryüzü oyuğunda
başıboş buz kütlesi
içinde ölüsünü gezdirenin
olmuyor dışında kimsesi

bende açtığın yara
sende kanasın istedim
istedim bıçağın ucu
sana da değsin, senin de tenin
kalmalarda çürüsün
öfkeyse öfke, seni
körkuyulara atacak denli
sevdim

4.
ayağımdaki taşla
düştüm buraya
dedim sabırdır taştan murat
vurdukça kıyıya dalga
ben kırıldım
su kırıldı
kuyum dolmadı
kuyum dolmadı

dağ olsa susmaya
kum olsa ayrışmaya
denizdi;
ne gitmeye
ne kalmaya
üzüm de mi böyle acır
kan olup testiden sızmaya

5.
eski bir zaman taşı
çınlıyor ceplerinde
sen gidiyorsun ve şehir
ejderha kaftanıyla
yürüyor sur diplerinde

ben o taşı
göğsümdeki çivi izi
ve bin yılın elleriyle
okşamıştım
ben o taşı sevgilim
canımdan koparmıştım

olur da bir boşluk
bir boşluğa denk düşer
yeryüzü bedeninde zonklarsa
taşımı ellerinde bul istedim

kinse kin,
senin de ırmağında kanlı bir gelin
duvağını bırakıp gitsin diledim

6.
Boş bir kubbede çınlıyorum
bir kez dışıma çıkan
bir daha sığmıyor bana
denizini yitirmiş kara lanetiyle
çarpıp duruyorum yeryüzü duvarlarına

bu gezegende hayat var mı bilmiyorum
kimse kimsenin şifresini çözemiyor
kimse kimsenin oyuğuna giremiyor
gökyüzü aşağıda kalmış, görünmüyor
bu gezegende hayat var mı?
kimse bilmiyor

bense hâla seni seviyorum

7.
bense hâlâ seni seviyorum
bu gezegende hayat var
diyebilmenin biricik yolu buymuş
gibi geliyor
başka dil bilmiyorum
bu yüzden bir yara gibi seni
kendimde gezdiriyorum

yara taşa dönüşüyor
taşımı elliyorum
taşımı elliyorum
çıkıp içimden
taşımı seyrediyorum

8.
uzağından geçen tren
geceyi titrettiğinde
ayışığı bir dağın
içine eridiğinde, dünya
kızgın bir eriyik gibi
damlarken oyuğuna

sen bende ölmeye devam edeceksin sevgilim

benden söktüğün taş
bir daha geri gelmeyecek

yeryüzü bunu bilecek
sen bilmeyeceksin
sen bilmeyeceksin

Çiğdem Sezer