Gökdelenler ve Melekler

Eskidik çok eskidik bilir misiniz, ben
“Amerika’da gökdelenler varmış” denildiğinde
“Gök delmek kimin haddine” diyen
Günah olmasın diye çekinen
Ninelerin torunuyum.
Neredesin anneanne neredesin?
Kör zurnacı âlem yapıyor mu dersin
Kubbeli Hamamda hâlâ
Sanmam onlar da hayâl zerreleri olup dağıldılar uzaya.

Baba dağa gidemedik bir türlü
Bir ayı bulup eve getirecektik..
Hayatımın ilk beş yılı
“Bir gün dağa gideriz”
Avuntusuyla geçti
Büyüdük dağ sözü etmedik hiç
Yıllar geçti, ben de baba olmuştum ki
Sen göçtün başka bir çağa.

Bir tarafta toptak ve su başkalaştı
Gökyüzü çok artmış ışığıyla
Rahatını kaçırdı yıldızların
Periler masalları bile terk ettiler
Şeytanların keyfi yerinde neden gitsinler?
Şükür ki melekler de var
Âmentü’de inandığımız
Günlük hayatta anmadığımız
Fakat yine de onlar
İnananların yardımına koşarlar
Allah’ın müsadesiyle.

Hüsrev Hatemi

Sadece Dekorlar Kaldı Geride

Aragon, her okuyuşta ben etkileyen bir şiirinde

“De tant d’atroces trahisons
İl n’est resté” que les décors” 
diyor:
“Bunca acımasız ihanetten, 
sadece dekorlar kaldı geriye”
Her yaşanan ihanetin geçtiği mekân (dekorlar) ayrıdır. Bir meslek arkadaşınızdan beklenmedik bir ihanet görmüşsünüzdür, dekorlar Beyazıt, Üniversite binası ve onun mermer sütunları olabilir. Başka bir acı olayın dekorları, Çemberlitaş, Divanyolu veya Sultan Mahmut türbesi manzarası olabilir. 
Sadece ihanetler değil, güzel hatıralardan, mutlu eden olaylardan da dekorlar kalıyor geriye. Teşvikiye Cami avlusu, Şişli Cami avlusu, Levent Cami avlusu… Cami avlularından, sevilenler uğurlanıyor. Onlar beyin hücrelerine kazılmış mutlulukları, ihanetler ve onların dekorlarının hayallerin, toprak altına taşıyorlar. Bizim uğurlanmamızla, bizim âlemimiz toprak altına girecek. 
Dekorlar yeryüzünde kalıyor. Bir müddet sonra onlar da kalmıyor. Nazım Hikmet’in “Su başında durmuşuz” diye başlayan şiir, dekorların da ölümlü olacağının bir hikâyesidir. Beyazıt Meydanı yoğun olarak ihanetlerin ve mutlulukların sinmiş olduğu bir dekorlar topluluğudur veya “dekordur”. Sultanahmet Meydanı da öyle. Küçük, kişisel mutluluklara veya ayrılıklara, ihanetlere dekor görev yapmış pastahaneleri, kafeteryalar, sinema salonları vardır. Bazan bu çaptak dekorlar gidiyor. Biz geride kalıyoruz. Pangaltı’daki Haylayf pastahanesi gibi… Şimdi yerinde Ramada Oteli var. Otelin pastahanesinde kahve içen bir gence “evladım, burada bir zamanlar Haylayf (High life) Pastahanesi vardı” dersem, muhatabım beni öteki dünyadan gelen bir ziyaretçi gibi görecek ve rahatı kaçacak. Şu halde eski dekorlardan bahsetmemeliyim. Beynimin kompakt diski geri dönüşüm çukuruna tevdi edilinceye kadar, beynimin “player”inde bu dekorları canlandırarak, sadece kendim seyretmeliyim. Aragon, aynı şiirde diyor ki 
“bütün çiçekler, giderek tatlanır, 
bütün gözyaşları buharlaşır, 
hummalardan ve tekrar sağlığa kavuşmalardan da, 
sadece dekorlar kaldı geriye”. 
Aragon devam ediyor 
“Kalbimiz, 
Bu elimizle parçaladığımız ekmek, 
Bu kuşların gagaladığı”.
Evet, kimse sapasağlam Halk Ekmek fabrikasından yeni alınmış gibi selofana sarılı bir yürek ile ölmüyor. Gagalanmış veya hançer sokulmuş yüreklerle ölüyoruz. Bundan yakınmayalım. Kim taze ekmek gibi bir yürekle öldü ki? Hazret­i İsa’nın yüreğine, gördüğü ihanetin hançeri saplanmıştı. Hazret­i Ali, Hazreti­ Hüseyin nasıl öldüler? Ulu kişileri, din büyüklerini bırakalım? Cumhurbaşkanları, Profesörler, Otopark kâhyaları arasında taze ekmek gibi bir yürekle ölen kim? “Küllü men aleyhâ fani” bu Kuran bildirisidir, her yerden, her gün tekrarlanıyor. Bazılarımızın kulaklarına şık ve estetik pamuklar tıkalı, bazılarımızın kulaklarında pis paçavralar. Ara sıra bunlardan kurtulduğumuz, bu bildiriye kulak verdiğimiz de oluyor. Keşke bu anlar uzun sürseydi. Uzun sürmüyor ne yazık ki? 
Bir gençlik şiirimde münacat idi; “Neyi değiştirir ki üzüntümüz” demiştim. Fakat bir teselli var yine de; Allah’tan ceza da gelse, bu, O büyük teselli kaynağının varlığı sâyesinde geliyor. O olmasaydı, ceza görebilir miydik? Sûflerin “lütfun da hoş, kahrın da hoş” sözü bunu demek istiyor. Ben de demiştim ki: 
“Senden bir ses gelecekse eğer
Ne soracaksa sorsun melekler 
Bu gürültülü sessizlikten
Öte tarafta çektiğimiz yeter.
Otuz otuzbeş yaş arasındaydım. Dünya gürültülü, gökler sessiz geliyordu bana. Öteki dünyaya giden kişi, Münkir ile Nekir’in sorgulama ziyaretinden sevinç duymalıydı. Çünkü Tanrı’dan hiç selâm alamadığı dünya hayatından sonraki ilk gecesinde, O’nun var olduğunu kanıtlayan iki melekle karşılaşıyordu. Azarlanma ve ceza korkusu önemli değildi. Tanrı’dan gelen selâm, yeter mutlulukta ve o şahıs kıyametten önce de, bu selâm ile kendini cennette hissedebilirdi.
Hüsrev Hatemi
Kuşlar ve Zaman / Dergâh Yayınları

Postnişin

Füsun ki, gözlerinin postnişini o idi,
Kederdir yüregimin degişmez postnişini
Kırmızı mavi deniz karardıgında akşam
Yüregim zaten soğuk, çek yalnızlık! Elini
Birazdan görünecek o çatık kaşlı adam,
Ve serbest bırakacak anıların selini….
Karda soğuk kokardı paltosu Peder Bey’in
Soğuğun da kokusu mu olurmuş? Demeyin
Babalar paltolardır, siyah, gri, lacivert
Her pederin pederi kendi yüreğine dert,
Her anne yüreginde kendi annesi anı,
Bilinç okyanusunun köpek balıklarıysa,
Parçalar anılara biraz derin dalanı
Suç bende biliyorum, hep orda kalmalıydım
Sandık odasında hiç geçmezdi belki zaman,
Yaşardı Fevzi Paşa, yaşardı komşu Hanım,
Denizde mayınlara aldırmazdı Chamberlain
Füsun ki, gözlerinin postnişini o idi,
Kederdir yüregimin degişmez postnişini
Ey Keder! Yüreğimin degişmeyen konuğu,
Seni bazan unuttum, yalancı bir coşkuyla
Fakat neşemin birden kesilince solugu,
Beni süzüp durursun, alaycı bir kuşkuyla
Kalbimde sana yer yok! Çek yalnızlık, elini
Kederdir yüreğimin değişmez postnişini

Hüsrev Hatemi