serin saat

travma,geçti

karadaki..

şehirde cinayet işleyen bi âmâ gibiydi

o sayfayı ben kopardım kökünden
o kanadı ben kırdım

ruhumda tıslayan safran sarısı yırtığı
dip yosunlarıyla,iyotla
kendi kefenini tuzlar gibi ben yamadım

dost olamam,
dost kalamam..
gözlerin ihaneti dalga dalga yayılırken
ve koşar adım nefret bir elmacık
kemiği yüzüme çarparken..

ağaçlara selam veririm,ormana gülümserim
gökyüzüne sükut eder,dağlara içlenirim
ben ki,yalnız fener önlerinden
deniz gülleri ve kestanelerinin kederine
keder eklerim

seferiyim..
seferdeyim bir denizden başka bir denize,
bir incirden diğerine..

ihsan deniz

Yaz Kalbiyle Gelir

Yaz kalbiyle gelir aramıza. Çocukça
bir nazla hızlanan suskun ve acemi
dudaklara.. Yağmuru ve bulutu
tutar, gölü efsunlar, soğuk bir bahçe
tadı bırakır gözlerin kilitlendiği
bîçare dakikalara..

O kalp üşüten haz, her sabah rûha
değen netameli sıyrık; ürpertir dili
ve dilin içinde yırtılan kasveti..
Bütün gece bir mahzen sızısıyla mayalanan niyâz!

Yolar sıcağın esmer tenini; tan vakti
hâtıraya sinen ağlama
ve kahkaha birikintilerini..
Balkonda bir kıpırtı olsa, akıp
gider; koyu bir memnuniyet ritmiyle
yayılır peşimize takılan sokak
köklerine..

Kim bilir; aramızda dolaşan gölgesi
kırılmış bu son yaz
dır belki de.. Göğü döven o saf
yelpaze; ne arar ne bulur, ince
huyları kışkırtan bir havuz kenarı
gibi durduğumuz o boşlukta?

Yaz kalbiyle gelir
miş aramıza. Hem de perde
olurmuş eski aşkların hâfızasına..
Yazık! Ben ki; çok geç
anladım, inanmazdım
da: Bu mevsim kalbimi habersizce örten
ölüm hissi
nin sesimden bir daha hiç
ayrılmayacağına…

İhsan Deniz

Meryem

Yine de son şansımı kullanmak
istemezdim saçlarının uğultulu hançeri
karşısında.. Sokaklarının tuzunu
kalbimin şaşkın ve sitemkâr
ipine bulamazdım..
Belki de dilimi felç
etmez, çehremden bu kadar
ürpermez, sesimde tozlanan bütün
şüphe belirtilerini ateşli ihtimal
seanslarına yormazdım..

Şehirde senin adın şiddetlense, şâyla
büyüse, kimsenin bilmediği puslu
haberlere koyu bir gül
süsü vermezdim..

Sen yine de bu soğuk, bu
yaban, bu çiğnenmiş çaresizliği iki
dudağının arasından sızdır
ma! Ve günün birinde yanılıp
da, mâzînin o me’yus yaralarına sakın kucak aç
ma!. Hem nasıl olsa, yıllar sonra
her mâsum hatırlayışın
rûhunu sıyıran içli, buruk
bir tadı kalacaktır aynalarda..

Hançerendeki tufan
işaretini biraz ertelesen oy
sa, takvimleri rendele
sen, hayat bir süre
hüsrana uğrasa… ve ellerine üşüşen meçhûl
hakikatı benim yitirişlerim
için perdelesen.. Sancılı
bahçelerde dilek-şart
kipiyle serinlemez, camların uçuk
eczasıyla meczup suların yatağından
uyanmaz, ve yalnız bana
zaptedilmiş senfonik susuşunu siyahın emanet
köpüğüne banmazdım..
Olsun. Yine de sen başlat, nâdim
olmuş bu sefil sözlere târizlerin ilk
âni hücumunu… Hor ve hakîr
gör, dünyaya bulaşan ay
gibi masun
bir hicâb meleğinin muhayyelât
rindinde yaptığı tahribatı..
Ama sana gözlerim
kadar yakın
bir bulutun hecesi olmayı
becerebilecek provaya geç
kalışımı bağışla! Bu yüzden gece
savaşlarıyla yüzüm
arasında ıslanan mesafeyi
kalbinle buluşturmam
i m k â n s ı z . . .

Sen bana unutulmuş
adaların o masmavi mührünü
vaadet! Parmaklarını dalgın
hâline beni inandır..
Benzim borç
lanıyor, bak:
Beniçocuket!.

B a h t s ı z ı m işte,
ömrüm

k ı r ı l a c a k . .

İhsan Deniz

Hurûfî Melâl

Senin artık gülmekten vazgeçtiğin gün
topladım bu hurûfât tozlarını.
Gözlerindeki ışığa yeniden dokundum,rutubetli
sabrını yarıladım,badem çiçekleriyle
tazelenen gönül bağını yağmurlu
vedalara bağışladım…

Ki orada, o cefa yurdunda, tüyleri su
duasına çıkmış figan
içinde kavrulan bir
titreyiş
tin sen…
Habersizce varılan bu ıssız
yolculukta, yüzüme üflenen siyah
dakikaları sen
say!

Sensay, helak
oluş provasında çırpınan acziyet
liflerini.. O panik
halinin şiddetinde gezinen kasvet
ve muhabbeti…

Ve artık bütün aynaları ihmal
sine tahammül gösterebilir senin göz
bebeklerinle hükmettiğin bu vahşi dansa? Ruhumda
doğuştan gelen bunca metalik kusuru böyle
çabuk ve muntazam kim
setredebilir? Bundan böyle dudakların hangi
harfe kilitlenecek, son defa kalbine
sensor!

Ben ki, bu ummanı çoktan
kuruttum! Kuru bir gül
deseni gibi saçlarının huzurunda sedef
seccadelere saçıldım…

Dilinin oyuklarında çocukları
uyandıracak başka ne kaldı
diye sormayı hiç düşünmedim o tuhaf limon
ağacında sudan bir sebeple sendelerken.
Avucunun tiklerini her saat başı rüzgarın
kumuyla ovmanın anlamı ne
demeden önce, ayak bileklerine varoluş
kımıltısı zerkeden sarışın heyecanına dönüp
bakmayı aklımdan geçirmedim.
Kederli silüetini iyiliklerle dondurdum..
Sesindeki zayiata alıştım..

Kalbimi mecalsiz
bırakan kaybediş
sözleriydi iki yakana bütün
teferruatıyla iliştirdiğim fısıltılı
dilekler. Ruhumun ihyası
adına kınına sokulduğum o kadim kelimeler
bile alnımın çatısına biraz
olsun pey vermedi..
İyi ki bu yaşta beni kabahatli
kılacak çocuksu huylarım var
diyerek sürdürdüğüm sersemlik
halim, giderek seni
daha çok soldurmanın naçiz sıfatı
olmakta gecikmedi…

Çok uyumaktan sararan dişlerim
için biriktirdiğim bu mayhoş lezzet,
senin dumanlı susuşuna çarpan beyaz
mecazi bir kokuya dönüştü.
Ağlamaktan kırıldığın gibi sükûn
buldu herşey..

Sonunda hayata yaptığın yas
dolu teklif, irili
ufaklı bir çok ham hevesi söktü
aldı benden..
Günün birinde lalelerle serinlemek
hayali, meçhul bir zamanın koyu
karanlık girdabına sıkıştı
kaldı..
Ve göğsümde yeis
içinde didişen kimse için değilim ben! sayhası, senin
sesinle ıslandığım her gün sanki
biraz daha kabardı..

Nihayet bitti!
Ve başladı o keten rüyanın ömrümü
sızlatan hışırtısı diyebilecek
kadar uzun ömürlü
olmam gerekmeyecek..
Belki de o mel’un
tuzağı bir daha hiç
demeneyecek, mazinin ıslak
teniyle nabzımı uyuşturmayacak, babaların
hareli sırrını büyük
bir iştahla kazıyacağım hayatın
canını sıkan toplu fotoğraf
albümünden..

Belki de neden
sonra yanılacak hafızam..
İkiz bir harf
gibi sayıklanacağım dünyanın sonunu
sayıklayan o mûtena sarnıçta.
Hiç kalbim kalmayacak! ..

İhsan Deniz