Hoş Eser-Sin Ömrüme…

Sevgili “emri olur”

a…
Geldiğinde geceydi. Yara deşti. Gitmedi…

Katran çalınan saatlerdi, iyi hatırlıyorum. Uzaklardan gelen ve yılların hasretini damar damar içine çeken bir hâlle hüzün, kemanlar sokağındaydı. Caddede küçük bir dereyi andıran yağmur akıyordu âheste. Söylenecekler birikiyor, suskunluklar tezini hazırlıyordu. Üzerime üzerime geliyordu bilindik acılar. Bu acılar binip de nereye gidiyordu. Hüzzam denilen ağır bestenin davetlisiydik. Vakitlerden ölüm, mekânlardan boşluk. Bir dolduruş tarifine özenmiştik belki de. Beynimde küçücük evlerine koşuyordu karıncalar. İçimdeki yuvanın kapısı kapanıyordu, bilirsin. Toprağı karanlık basıyor ve bir araba lâstiği karınca yuvasını eziyordu. Tahammülü güç, evet; bunun anlamı sen gelirken gidiyordun, ben varacakken düşüyordum. Farların, sokak lâmbasının ve bir de hatırı hep kalacak olan mumun ortaklığında o geceye girdim. Yapabildiğim tek şeydi seni dinlemek, vazgeçmedim. Israrla, vefâyla derledim duygularımı. Düşüncelerimi düşlerine sardım. Taş basarken gönlüme, kelime kelime seni ayıkladım. Tuhaftı, tevâfuktu, pürgamdı; artık ne dersen de. Fakat sen anlatırken melodi atına binip hikâyeni, bir şeyler akın ediyordu vadilerime. Nasıl bir teslimiyet tütüyordu ki yüzünde, kalem secdeye kapanıyor, kâğıt yanmaya koşuyordu. Öylesine mi diyeceksin, yok… Bunun açılacak kapanacak bir yanı yok. Kapıyı sökmüşler çünkü evi sırtlayıp götürmüşler. Bir deniz var bildiğim, bir de imtihan. Her ikisi de o kadar sık değişiyordu ki, tanışık çıkıyordum tutulan dilinle. Senin yanında olan benim ciğerimi yarıyordu. Neyse yakan, sarayını kuruyordu yitikliğime. Sen ticaret için mi gelmiştin, satıcılar-alıcılar… Yamalı hırkalar ve kokulanmış yâr tütsüleri. Getirdiklerin çok götürdü benden. Varlığıma dair bir emare bulursan dön geri. Yokluğumu iç yapıp veririm kederimi üzülme, başım-gözüm üstüne… Kalbim üstüne diyorum bir de hani, telâş etme. ‘Hiç gitme’ cümlesini sükûta bağladım. Yangınını giderecek yangınımı topladım, nasıl dilersen öyle olsundu. Her şeyi oluruna bıraktım. “Aman aman” diyordun. Senin gibi eman diledim, ne çok şey diledim, neler dilendim. O kapının tokmağından elim, eşiğinden başım eksik olmasın. Gözyaşım, aşk dergâhının bulanık suyu olsun varsın. Cayır cayır yansın kötülüklerim, iyiliklerim adına yâr kalsın. Büküldüm, yuvarlandım soluna, sağdan bir dağ mağaramı kucaklasın. Geçip gitsin ömrüm, duracak dermanı kalmadı. Nasılsa o hâlden çıksın aşka, ne bileyim demesin, bildiğini unutsun. Tazelesin aklını melâlim. İyi mi ettim, kötü mü ettim bilemedim, sevdim. Sen o albümün içinde inci oldun bana. Senin için hana gittim, seninle döndüm, sesinle olduğum yere dimdik çöktüm. Bir esere karşı mı bütün bu sözcükler. Bir beste misin yoksa, yoksa sadece söz müsün sese giydirilen? Özündeki mânâ alıyor beni. Ülkeni soruyorum, “mahcubuz” diyorsun. Yolcusun, dört numaralı koltukta vagonları dolduruyorsun. Teslimiyet, vakar ve hüzün. Ne demişse yâr, neyi diyememişse “emri olur”. İsmin emir’den bir olur. Olur dedin ya, her şey hâllolur diye düşünüyorum. /Saat üçü geçiyor. Seni sorduklarında cümlem hazır: Geldiğinde geceydi. Yara deşti. Gitmedi…

Fâtımâ Zehrâ MERİNOS