fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni

fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni

bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır
rişte-i cem’iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır
hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır
bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni

ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu
sûy-i mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu
râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni

bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
sıhhatim rûh-i lebindendir helâk olsam yine
tîğ-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine
hâsılı beyhûde cevr etme bana sevdim seni

gâlib-i dîvâneyim ferhâd u mecnûn’a salâ
yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana
şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni

şeyh gâlib

Yürek Müzikali

Oda siyaha yığılır
Ve ruhumuz öpülür kirli dudaklarıyla yalnızlığın
Gecedir, özlem bir köşeye atılmış eşya
Terkedilmiş odalara sıçrar müziğin kırgın kanı
Kırık görüntüler devşirilir, kırık bebekler
Bu sonsuz gece kafilelerinden, ana

Yuvaları yumuşatmaz sakat demirler
Dondurur hayata taze akışları
Bu bitimsiz ve kırıcı tablo
Uzat ellerime ana bahardan ellerini
Bir metal sevinciyle kulaklarımda
Büyüdü koro
Bastırarak ağzımızın kervanlarında seslerimizi

Artık bütün yakınlıkları bariyerler yutuyor
Piknik kokularını anaların
Duvarlar eritiyor taştan kucağında
Gözlerden düşen gökkuşağı hatıralarını
Yürek fotoğraflarda mı kalacak
Fotoğraflar hüzün yırtığı
Övgü boşluklara mı
Nedir bu kasvet, bu duvar bunalımı
Bu demirden marşları beşiklerin
Nedir taşlarını bile ürküten bu şato
Bu heykel kibri yeter ana, bu körlük ağı
Ben sitemdeyken masadan kayan vazo
Getirsin ağlamağı

Uyan ana uyandır uykuna gömülen
Baharlar ülkesini
Süzdür şefkat peteklerinden sıcaksözcüklerini
Düşür sıcaklığını bakışlarından satır satır
Ve beni geceleri sesine yatır
Yüzümü ov visalinde yüzüme dokun
Ruhumu okşa
Yanaştır sevgini alnımın kıyısına
Bana ruhunun ezgisini emzir kucaklarında
Boğuk sesimi erit sesinde bir çırpıda
Dışarda kalsın günışığı
Yüzün günışığıdır yanaklarımızda

Sen yaklaş sözcüklere ana, oda kovulmuş eşya
Terkedilmiş beşiklere sıçrar bebeğin bitkin canı
Sığınak değil burası
Bir mikrop yuvası
Kalpler mumyalanır mı burda

Kalpler mumyalanır mı burda!

Çekilsin çelik örtüler yüzden
Sopsoğuk demirler ve buzlu yorganlar arasında
Gözlerini göreyim

Ana indir beni beşikten
Beni ayaklarında salla

Şeyh Galip

Hoşça bak zâtına

Ey dil ey dil niye bu rütbede pür gâmsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yi melek zât-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akvâmsın sen
Rûhsun nefha-i Cibril ile tev’emsin sen
Sırr-ı Hak’sın mesel-i İsi-i Meryem’sin sen

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

***
Merteben ayn-ı müsemmâdadır esmâ sanma
Merciin Hâlik-i eşyâdadır eşyâ sanma
Gördüğün emr-i muhakkakları rü’yâ sanma
Başkasın kendini sûretle heyûla sanma
Keşf ile sâbit olan mâ’niyi dâ’vâ sanma
Hakkına söylenen evsâfı müdârâ sanma

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

***
İnleyip sırrını fâşeyleme ağyâra sakın
Düşme bilmezlik ile varta-i inkâra sakın
Değmesin âhların kâkül-i dildâra sakın
Sonra Mansûr gibi çıkman olur dâra sakın
Arz-ı acz etmeyesin yâreden ol yâra sakın
Bulduğun cevher-i âlîleri bîçâre sakın

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

***

Sendedir mahzen-i esrâr-ı mahabbet sende
Sendedir mâ’den-i envâr-ı fütüvvet sende
Gizli gizli dahi vardır nice hâlet sende
Ma’rifet sende hüner sende hakiykât sende
Nazar etsen yer ü gök duzâh u cennet sende
Arş u kürsiyy ü melek sendedir sende

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

***
Hayftır şâh iken âlemde gedâ olmayasın
Keder-âlûde-i ümmîd ü recâ olmayasın
Vâdî-i ye’se düşüp hiç ü hebâ olmayasın
Yanılıp rehrev-i sahrâ-yı belâ olmayasın
Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın
Secdeler eyle ki merdûd-i Hüdâ olmayasın

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

***
Merk-i hâtif gibi bu kayd-ı sivâdan güzer et
Erişen hâr u hasa âteş-i aşkı siper et
Dâmenin tutmaya âsâr-ı alâyık hazer et
Şems veş hâhiş-i Munlâ ile azm-i sefer et
Sâf kıl âyineni kâbil-i aks-i suver et
Hele bir cem’-i havâs eyle de Gâlib nazar et

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Şeyh Gâlib

Yokmuş bir aha ey gül-i rana tahammülün

Yokmuş bir aha ey gül-i rana tahammülün 
Bağrın ne yaktın ateş- hasretle bülbülün 

Yek-rengdir zeban-ı hakikatte hüsn-ü aşk 
Bang-i hezar şu’lesidir ateş-i gülün 

Duzah-nişin-i ateş-i fakr olduğun kalur 
Ey ahiret-harab tehidir tevekülün 

Tekrarlarla şüpheleri daniş anlama 
Gel arif ol ki ma’rifet olsun tecahülün 

Merdanelik asaleti meydanda bellidir 
Hayber günü babasını kim sordu Düldül’ün 

Galib maarifin de sefası değer veli 
Canan vasfıdır hele aslı tegazzülün

Şeyh Galip

Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâra düştü

Yine zevrâk-ı derûnum kırılıp kenâra düştü
Dayanır mı şîşedir bu reh-i seng-sâra düştü

O zaman ki bezm-i canda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düştü

Gehi zûr-i serde desti geh ayağı koltuğunda
Düşe kalka haste-i gam der-i lûtf-i yâre düştü

Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-i gül
Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karâra düştü

Süzülüp o çeşm-i âhû dedi zevk-i vasla yâ hû
Bu değildi neyleyim bu yolum intizâra düştü

Reh-i Mevlevî Galib bu sıfatla kaldı hayran
Kimi terk-i nâm ü şâna kimi i’tibâra düştü

Şeyh Galib

Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî Ahraka kalbî bi-harârâtihî

Terci-i bent

Terci-i Bend-i Beyt-i Şerif-i Meşhur li-Cenab-ı Hazret-i Pir

I
Ey ruh-ı pâkinde ayân nûr-ı zât
Sînesi âyîne-i vech-i sıfât
Pertev-i hüsnünde nümâyan tamâm
Sırr-ı Hudâ mâ hasal-ı kâinat
Sen urıcak vakt-i semâ’ içre çarh
Şem’ine pervâne olur şeş cihât
Şevk ile cân tâzelenir ben desem
Nutk-ı safâ-bahşına rûhü’l-hayât
Pertev-i envârı cemâlin senin
Aşk ile verdi dü cihâna sebat
Doldu tecellî-i Hudâ’dan sivâ
Şems-i muhabbet edicek iltifât
Yandı o âteşle dil ü canımız
Etti cemâlin velî keşf-i simât
Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî

II
Görmeği istersen eğer mahşeri
Çerhte seyreyle o meh-peykeri
Aşk ile galtîde olup mihr-veş
Salmada âlemlere nûr u feri
Etmede nüh kubbeyi envâra gark
Düpdüz edip bâhter ü hâveri
Kûy-sıfat pey-rev olup sen dahi
Düş yola fark eyleme pâ vü seri
Def ü celâille semâ’ et hemân
Alma kola bu felek-i çenberi
Tutma kulak devrine ahkâmına
Serserîdir serserîdir sirserî
Be hele gayb eylemişim kemidimi
Âteş-i sevdâya düşelden berî
Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî

VI
Çeşmi elâ gamzesi mestânedir
Yâ da biliş âşıka bîgânedir
Bâz-ı nigeh sayddan etmez ferâğ
Cân evi hâlâ ki ona lânedir
Her ne kadar nâza çekerse sezâ
Bahtı yüce meşrebi şâhânedir
Söz tükenir kim diye Monla Celâl
Şems dahı şem’ine pervânedir
Hakk bu ki memnûnuyum ihsânının
Âlemin ikrârı o sultânadır
Sâye-i lütfunda neler gördüğüm
Ben bilirim ellere efsânedir
Gâlip eğer eylese dâvâ-yı aşk
Kim inanır kavline dîvânedir
Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî
Şeyh Galip Mevlevi

“Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî / Ahraka kalbî bi-harârâtihî” beyti “Âh(lar olsun! )! Hararetiyle kalbimi yakıp kavuran aşkın elinden ve onun (türlü) hâllerinden (çektiklerim)…”

Âh mine’l aşk “Âh aşkın elinden…) anlamına gelir.

Bu söz Arap edebiyatında meşhur bir ibaredir. Edebiyatımızda da Fatih Sultan Mehmet (öl. 1481, Avnî) ’in benzer kullanımına şahit oluyoruz:

Âh min azmatin bi-gayr-i iyab
Âh min hasretin ale’l-ahbab

(Muhammed Nur Doğan, Fatih (Avnî) Divanı ve Şerhi, (Metin, Nesre Çeviri ve Şerh) , Eminönü Belediyesi, 2004, s.250, 251)

Bu beyit de “Ah, dönüşü olmayan gidişten! Ah, dostlara hasret çekmekten!” anlamına gelmektedir.

Âh mine’l aşk “Ne gelmişse aşktan gelmiştir.” gibi bir anlamla sözü kısaca anlatmak için kullanılır.

Buradaki aşkı mecazi alabileceğimiz gibi ilahi olarak da düşünebiliriz. O zaman “Cenab-ı Hakk’ın sevkiyle olmuştur.” şeklinde bir anlamla “Ne yapalım, takdir-i Huda!” deyip işin içinden çıkılmış olur.

Söz “Ah minel aşk ve minel garaib veya “Ah minel aşk ve’l-garaip” (Ah, aşkın elinden ve garipliklerden)” şeklinde de kullanılır.

Âh mine’l aşk adıyla Prof. Dr. İskender Pala’nın ve Ada Yayınevi yayınlarından Ferit Edgü’nün 1970-1976 yıllarındaki şiirlerinin olduğu birer kitabı vardır.

“Mine’l-aşk” sözü Şeyh Galip (öl. 1799)’in bir terci-i bent’inin vasıta beyti olarak (Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî / Ahraka kalbî bi-harârâtihî) şeklinde geçmektedir. Bu terci-i bent altı bentten oluşmaktadır. Her bentte sekizer beyit (16 mısra) bulunmakta, her bendin ilk altı beyti hane beyti, son iki beyti ise vasıta beytidir. Vasıta beyti terci-i bentlerde dekrarlanır. Dolayısıyla Galip Dede’nin terci-i bendinde bu beyit altı kez tekrarlanmıştır.

Bahsi geçen terci-i bent Hazret-i Mevlana’nın bulunduğu yere atfen kaleme alınmıştır. Şeyh Galip Mevlevi’dir ve post-nişin olduktan sonra ölünceye kadar Galata Mevlevihanesi şeyhliği görevini ifa etmiştir.

“Ah” sözü gerek Osmanlı alfabesi ile gerekse Latin alfabesi yazımında “Allah”lafzının ilk ve son harfleridir..

Geh kar yağar idi geh karanlık

101. Sihr ile yağar o deste âteş / Gâhice de ef’i-i münakkaş
101. Büyüyle o çöle ateşler, bazen de nakışlı ejderhalar yağarmış.

102. Allâh muîn olup geçersen / Kalb şehrinin âbını içersen
102. Allah yardım eder de geçer; Kalb şehrinin suyunu içersen,

103. Kıl andaki kîmyâyı hâsıl / Gel bunda ol işte Hüsn’e vâsıl
103. Ordaki kimyâyı elde edip buraya gelirsin; işte Hüsn burada; gel ona kavuş.

Sefer kerden-i Aşk be diyâr-ı Kalb ve ser-encâm-ı vey 
Aşk’ın Kalb Ülkesine Gitmesi ve Burada Başına Gelenler

104. Aşk oldu bu müjdeden ferah-nâk / Bin şevk ile etdi câmesin çâk
104. Aşk bu müjdeye sevindi; binlerce sevinçle coştu, elbisesini yırttı.

105. Fi’l hâl sorup diyâr-ı Kalbi / Tutdu reh-i reh-güzâr-ı Kalb-i
105. Kalb ülkesi nerede diye sorup Kalb yoluna varan semte yöneldi.

106. Gayret de olup ana kafâ-dâr / Kıldı iki yâr azm-i dil-dâr
106. Gayret de ona yol arkadaşı olup; iki dost, sevgiliye varmaya yüz tuttular

107. Çün girdi o merd-i râh râha / Evvel kademinde düştü çâha
107. O yol eri, yola düşer düşmez ilk adımda bir kuyuya düştü,

108. Ammâ ki ne çâh çâh-ı girdâb / Mânend-i ebed verâsı nâ-yâb
108. Ama ne kuyuydu? Bir girdab kuyusu ki ebed gibi sonu görünmüyordu.

109. Gayret dedi ana ey fedâyî / Kârûn’a sor imdi kîmyâyı
109. Gayret ona, ey fedâyi dedi; şimdi var da kimyâyı Kârûn’a sor.

Der sıfat-ı şeb ve şiddet-i şitâ 
Gece ve Kışın Şiddetinin Niteliği

110. Bir deşt-i siyehde oldu güm-râh / Yeldâ-yi şitâ belâ-yı nâgâh
110. Bir kapkara çölde yollarını yitirdiler; kışın en uzun gecesiydi, ansızın gelip çatan bir kıştı bu.

111. Bir deşt bu kim neûzu billâh / Cinler cirid oynar anda her gâh
111. Bir çöl ki bu Allah’a sığınırız; orada her an cinler cirit oynar.

112. Birbirine ye’s ü havf lâhık / Geh kar yağar idi geh karanlık
112. Yeisle korku birbiri üstüne yığılıyordu; bazen kar yağıyordu; bazen etraf karanlık.

113. Deycûr ile berf edince ülfet / Bir kâlebe girdi nûr u zulmet
113. Karanlıkla kar; birbiriyle uzlaşınca; nurla zulmet bir kalıba girdi.

114. Sermâdan olup füsürde mehtâb / Şebnem yerine döküldü sîmâb
114. Mehtap soğuktan donup çiy yerine cıva dökülmekteydi.

115. Âhû-yı şefîde döndü deycûr / Sahrâ dolu müşk içinde kâfûr
115. Karanlık beyaz bir ceylana dönmüş; ova, misk içinde kâfurla dolmuştu.

116. Bir bakıma berf içinde deycûr / Mânend-i sevâd-ı dîde mahsûr
116. Bir bakıma da kar içinde karanlık, âdeta gözün beyazı ile çevrili karası gibi, kuşatılmış bir halde.

117. Buzdan kırılıp sipihr-ı mînâ / Düştü yere rîze rîze gûyâ
117. Camdan yapılmış gök, güya buzdan kırılarak parça parça yere düşmüştü.

118. Bak bak felek-i siyâh-kâre / Âyine getirdi Zengibâr’a
118. Her işi zulüm olan şu feleğe bak, sanki Zengibar’a ayna götürmüş.

119. Sermâyile berf olunca munsab / Dendânı sırıtdı Zengi-i şeb
119. Soğukla kar birbirine karışınca, gece zencisi sırttı; bembeyaz dişleri göründü.

120. Bin mîh ile na’l-i mâhı encüm / Deycûr-ı şitâdan eyledi güm
120. Yıldızlar, bin mıh çakılmış olan ayı karanlık yüzünden kaybettiler.

Güzeşten-i Aşk ez harâbe-i gam
Aşk’ın Gam Harabesinden Geçmesi.

121. Vaktâ ki cenâb-ı Aşk bî-bâk / Gam deştine düştü ârzû-nâk
121. Aşk, korkusuzca ve istekle Gam çölüne düşünce,

122. Ol tiyg ile Aşk-ı bark-cevlân / Gam deştini etdi rîk-i meydân
122. Şimşek gibi koşup giden Aşk, o kılıçla Gam çölünü, meydan kumuna döndürdü.

123. Her gûl-i bekâ ki çıktı râha / Kıldı anı tu’ma tiyg-i âha
123. Yoluna çıkan her belâ gulyabanisini âh kılıcına bir lokma yaptı.

124. Döndürdü zemîni âsmâna / Ejderleri reng-i kehkeşâna
124. Yeryüzünü göğe çevirdi; ejderhâları kehkeşan rengine boyadı;

125. Etti ser-i dîvü gûlü sergi / Verdi o sipâha nakd-i mergi
125. Devlerin, gulyabanilerin başlarını sergi haline getirdi, o orduya ölüm nakdini verdi.

126. Hûnâbe-i şîri etdi deryâ / Kaplan derisine döndü sahrâ
126. Arslanların kanlarını deryâ gibi akıttı; ova, kaplan derisine döndü.

127. Bir seyf ile etti ol melek-zâd / Deycûr-ı cahîmi cennet-âbâd
127. O memleket doğmuş güzel, bir kılıçla cehennem karanlığını cennet haline getirdi.

128. Az vaktde geçdi gam harâbın / Hem sihrini gördü hem serâbın
128. Az bir vakitte Gam harâbesini geçti; onun hem büyüsünü, hem serâbını gördü.

129. Geçdi o yolu ecelden akdem / Kaldı geride serây-ı mâtem
129. O yolu ecelden önce geçti, Mâtem sarayı geride kaldı,

130. Gûş etmiş idi o sergüzeşti / Âteş yemi üzre mum keştî
130. Ateş denizinin üstünde mumdan gemiler olduğundan; başa gelecekleri önceden işitmişti.

131. Çıkdı yolu üzre şimdi nâgâh / Ol kulzüm-i âteş-i ciğer-kâh
131. Ansızın yolunun üstüne şimdi: o ciğerler yakan ateş deryası çıkıverdi.

132. Mumdan gemiler edip hüveydâ / Kılmış nice dîv o bahri me’vâ
132. Mumdan gemiler meydana çıkararak bir nice dev, o denizi yurt edinmişti.

133. Çün âteş o kavme etmez âzâr / Âzürde olur mu nârdan nâr
133. Çünkü o kavme ateş zarar vermez; ateşten incinir mi ateş?

134. Keştîleri ber hevâ tutarlar / Çok ebleh-i bî nevâ tutarlar
134. Gemileri havada tutuyorlar; bir çok zavallı ahmağı böylece avlıyorlardı.

135. Keştîye kim eyler ise ikdâm / Ol dîvler eyler idi i’dâm
135. Gemiye kim binmeyi kurarsa o devler, hemen onu yok ediyorlardı.

136. Zavrak velî nahl-i sûra benzer / Kâlîbedi surh u şu’le-peyger
136. Gemiydi onlar, ama düğün alayındaki nahle benziyorlardı; tekneleri kırmızıydı, alevden yapılmıştı.

137. Gûyâ ki cezîre-i felâket / Pür-sûz belâ kızıl kıyâmet
137. Sanki felâket adasıydı orası, ateşle dolu bir belâ idi, kızıl kıyametti.

138. Her biri misâl-ı Kûh-i Surhâb / Dobdolu içinde dîv-i küh-râb
138. Her gemi, Sürhâb dağına benziyordu, her gemide üvey babası dağ olan devler dopdoluydu. (Sürnâb : Tebriz’de ot bitmez bir dağın adı).

139. Tâbût idi san o keştî-i mûm / Olmazdı mezârı liyk ma’lûm
139. O mum gemiler sanki tabuttu, fakat içine girenlerin nereye gömüldükleri belli olmazdı.

140. Ol fülk u o nâr-ı pür felâket / Hep şem’-i mezârdan ibâret
140. O gemiler, o felâket dolu ateş, hep mezarda yanan mumlardan ibaretti.

141. Ol sihre mahall idi fakat nâr / Hiç sâhile edemezdi âzâr
141. Fakat o büyünün hüküm sürdüğü yer de ateşti. Ancak kıyıya bir zararı dokunmuyordu.

142. Çün dîvler etdi Aşk’ı da’vet / Gel keştîye bulasın selâmet
142. Devler, Aşk’ı gel, gemiye bin de selâmete er diye çağırınca,

143. Aşk eyledi mâcerâyı iz’ân / Sabreyleyip olmadı şitâbân
143. Aşk, başına gelecekleri anladı, sabretti, koşup gemiye binmedi.

144. Amma ki ne çâre râh mesdûd / Hîç olmadı bir tarîk meşhûd
144. Fakat ne çaresi var ki yol kapalıydı, hiç bir yol görünmüyordu.

Hasb-i hâl
Kendi Halini Anlatış

145. Ey hâlık u kirdgâr tâ key / Bu mihnet ü hâr hâr tâ key
145. Ey daima tedbir ve tasarruf sahibi olan Allah, bu mihnet, bu eziyet ne vakte dek sürecek?

146. Reh-zen ne revâ ki yol senindir / Ger hâhiş ararsan ol senindir
146. Yol kesenin bulanması revâ mı ki yol senindir. Dilek, istek ararsan, o da senindir.

147. Lâzım mı her ehl-i derd-i pür-şûr / Çıkmak ser-i dâra hemçü Mansûr
147. Her dertli, her coşkun kişinin Mansûr gibi darağacına çıkması mı lâzım?

148. Etme beni firkate nişâne / Bed-ahdi ne lâzım imtihâne
148. Beni ayrılığa amaç etme, ahdi kötü kişiyi, sınamaya ne lüzum var?

149. Çün zerre-i aşka mazhar ettin / Horşîde başım berâber ettim
149. Değil mi ki zerre kadar aşk verdin, lütfettin de başımı güneş gibi yücelttin.

150. Câdûlar elinde etme beste / Öldür beni koyma böyle haste
150. Cadılar eline düşürme, beni öldür de böylesine hasta etme.

Şeyh Galip

Kan ağlasın bu dide-i dür-bârım ağlasın

Kan ağlasın bu dide-i dür-bârım ağlasın
Ansın benim o yâr-ı vefâ-dârım ağlasın
Çeşm ü dehân u ârız u ruhsârım ağlasın
Baştan başa bu cism-i siyeh-kârım ağlasın
Ağyârım ağlasın bana hem yârim ağlasın
Gûş eyleyen hikâyet-i esrâr’ım ağlasın
Nâ-dide bir güher telef etdim dirîg u âh
Hâk içre defnedüp gerü gitdim dirîg u âh

Zât-ı şerifi âleme bir yâd-gâr idi
Fakr u fenâ vü aşk u hüner-ber-karâr idi
Her şeb misâl-i şem’ benim ile yanar idi
Sâye gibi yanımda enis-i nehâr idi
Hakka tamâm âşık idi yâr-ı gaar idi
Birkaç zaman muammer olaydı ne var idi
Allah verdi aldı yine kurb-i hazrete
Biz kaldık intizâr ile rûz-i kıyâmete

Ahir nefesde sohbeti oldu mahabbet âh
Bir yâre urdu bağrıma âh derd-i firkat âh
Gelmezdi hiç kalb-i fakire bu sûret âh
Ey kâş etmeyeydim o âşıkla sohbet âh
Yakmazdı belki cânımı bu nâr-ı hasret âh
Telh etdi kâmımı o zehr-nâk şerbet âh
Eyvâh elden o gül-i handânım aldı mevt
Esrâr’ım aldı cümle dil ü cânım aldı mevt

Olsun mübârek ol mehe kabr-i saâdeti
Mevlâ müyesser ede makaam-ı şefâati
Bitmiş ne çâre dâne vü gelmişdi sâati
Dehrin budur hemişe muhîbbâna âdeti
Tefrik içündür etse de izhâr vuslatı
Zehri yutulmaz ağza alınmaz harâreti
Ben gördüğüm bu dâr-ı fenânın fenâsıdır
Baakî hûdâ rızâsı bekaa hâk bekaasıdır

Meydân-ı mevlevide nişân âşikâr edip
Pervâz ederdi şevk ile ankaa şikâr edip
Eylerdi nây u defile semâ’ âh u zâr edip
Bulmuşdu kân-ı matlabı hak’da karâr edip
Almışdı müjde kûyuna yârın güzâr edip
Gitdi ne çare galib’i hasretle yâr edip
Olsun visâl-î hazret-i pirânla kâm-yâb
Kıldı karîn’i kabri fasîh-i felek-cenâb

Şeyh Galip

(Şeyh Galib’in çok sevgili arkadaşı Esrar Dede’nin ölümü üzerine yazdığı mersiye)

Hüsn ü Aşk, 151-208 Bölüm

151. Ol mevt hayât-ı câvidândır / Ger nefs için istene ziyândır
151. O ölüm, ebedî bir yaşayıştır, ama nefis için istenirse ziyandır.

152. Maksûd hemîn rızâ gerektir / Ol kasde dahı atâ gerektir
152. Maksat ancak senin rızanı kazanmak. Fakat bu maksada erişmek de senin lûtfunla olur.

153. Kaldı orada esîr-i hasret / Ne tâb-ı güzer ne fikr-i avdet
153. Aşk orada hasret esiri olup kaldı. Ne geçmeğe kudreti vardı, ne geri dönme fikrine düşmüştü.

154. Nutka gelip aşkar-ı gül-endâm / Dedi ne sebebden ettin ârâm
154. O gülbedenli aşkar söze geldi neden durup kaldın dedi. (Aşkar, kızıl renkli at)

155. Aşk eyledi dürr-i eski rîzân / Söz söyledi hemçü dürr-i galtân
155. Aşk gözyaşı incilerini döküp yuvarlanıp giden inci taneleri gibi sözlere başladı.

156. Gayret gibi yok per ile bâlim / Bu âteş ile nic’ola hâlim
156. Gayret gibi kanadım yok ki, Bu ateşle halim ne olacak benim?

157. Şâhin değilim ki edip âheng / Pervâz edeyim hezâr ferseng
157. Şahin değilim ki davranıp kanatlarımı açayım da uçup binlerce fersah yol alıp gideyim.

158. Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ / Ol âteşe girdi bî-muhâbâ
158. Aşkar ankâ gibi süzülüp korkusuzca o ateşe girdi.

Âgâhî dâden-i Suhan be sûret-i Tezerv / Suhan’ın Sülün Şeklinde Gelip Aşk’ı Uyarması

159. Gûş etti ki bir tezerv-i ser-keş / Bu gûne verir peyâm-ı âteş
159. Serkeş yani baş çekmiş bir sülünün şu çeşit ateşli bir haber verdiğimi duydu.

160. Kim duhter-i şâh-ı Çîn’dir ol / Hüsn anlama nakş-ı kîndir ol
160. Diyordu ki : O, Çin şâhınn kızıdır; onu Hüsn sanma; kinin nakşıdır, yani kendisidir.

161. Ol duhterin adı Hüş-rübâdır / Âdem-küşdür perî-likâdır
161. O kızın adı Hüşrübâ (akıl kapan)’dır; peri yüzlüdür ama adam öldürür.

162. Bu bağa gelirse yarın ol mâh / Zât’üs-Suvere’ alır seni âh
162. Yarın o ay bu bahçeye gelirse eyvahlar olsun, seni alıp Zât’us-Suver’e götürür.

163. Aşk aklını başına edüp cem’ / Bî sûd idi liyk yandı çün şem’
163. Aşk, aklını başına topladı ama mum gibi yanmıştı bir kere; faydası yoktu artık.

164. Kaldı o gül-i harîm-i vuslat / Ol bağda hemçü bûm-ı gurbet
164. O vuslat harîminin gülü, o bahçede, gurbet baykuşu gibi kaldı.

165. Fi’l vâki’ o duhter-i semen-sâ / Ol bağı yine edindi me’vâ
165. Gerçekten de o yâsemin bedenli kız, gene o bahçeyi yurt edindi.

166. Elvân ile her gurûh-ı yektâ / Envâr-ı mücessem idi gûya
166. Eşi bulunmayan her bölük sanki çeşitli renklerle cisimlere bürünmüş nurlardı sanki.

167. Pertevleri kıldı reng der reng / Envâr-ı hayâli ceng der ceng
167. Işıkları; renk renk yaptı, hayâl nurları birbirine çarpmadaydı.

168. Ammâ ki zemîn-i kal’a-i pâk / Âyine idi çü akl-ı derrâk
168. O tertemiz kalenin zemini, her şeyi anlayan akıl gibi bir aynaydı.

169. Her aksden ol zemîn-i pür-nûr / Gösterdi hezâr rûh-ı mahşûr
169. O ışıklı yer, kendisine vuran her şeyden binlerce haşredilmiş can gösterdi.

170. Bir taht-ı münevver oldu peydâ / Ol pîr ile Aşk oturdu hemtâ
170. Nurlu bir taht peyda oldu. Tahta o ihtiyarla Aşk. beraberce oturdu.

171. Aldılar o şâhı eyleyip azm / Seyrâna o şehri kıldılar cezm
171. O padişah alıp şehri gezdirmeye götürdüler.

172. Her gûşede nice bağ ü bûstân / Her birisi reşk-i bağ-ı Rıdvân
172. Her bir bucakta nice bağ, bahçe vardı. Her bir bahçe cennet bahçesinin bile hasedini çekiyordu.

173. Gencîneler anda aşkâre / Memzûc idi cevhere sitâre
173. Oradaki defineler açıktaydı, mücevherler yıldızlara karışmıştı.

174. Bir nice umûr-ı gayr-ı ma’kûl / Her nazrada Aşk’a oldu mahsûl
174. Her bakışında Aşk’a, aklın almayacağı nice şeyler göründü.

175. Aşk etti bir iki saat âram / Tâ kim gele pîr vere peygâm
175. Aşk bir iki saat durdu, bekledi; o ihtiyarın gelip haber vermesini bekledi.

176. Bir gulgule koptu kasr içinde / Kim görmemiş idi asr içinde
176. Birden köşkün içinde öyle bir gürültü koptu ki âlem de o çeşit gürültü görülmemişti,

177. Âvâz-ı sürûr-ı nây u tunbûr / Bir velvele hemçü nefha-i sûr
177. Ney ve tanburların neşeli sesleri duyuluyordu. Sûr üfürülüyor gibi bir velveledir, kopmuştu.

178. Âvâze-i tabl-ı şâdmânî / Âsâr-ı neşât-ı câvîdânî
178. Sevinç davulları çalınıyor, ebedi sevinç belirtileri beliriyordu.

179. Bir perde açıldı nâ be-hengâm / Aşk oldu tahayyür ile sersâm
179. Beklenmedik bir anda bir perde açılıverdi. Aşk hayretler içinde kaldı, aklı başından gitti.

180. Bir hâl-i garîb oldu peydâ / Kim eylemez idi Aşk hulyâ
180. Görülmemiş, şaşılacak öyle bir hal oldu ki Aşk, bunu hayaline bile getirmemişti.

181. Kim gayret ü Hayret ile İsmet / Geldiler ana berây-ı hidmet
181. Gayret ile İsmet ona hizmete geldiler.

182. Hem dahı Suhan o pîr-i enver / Munlâ-yı Cünunda besberâber
182. Hem de Suhan, o apaydın ihtiyar, Cünun mollası ile beraber göründü.

183. Tebşîr kılıp Suhan mukaddem / Dedi ki eyâ hidîv-i ekrem
183. Önce Suhan müjdeledi, ey ulu emir dedi.

184. Bu hâli bilir misin hele sen / Sen kandasın ü dahı kimim ben
184. Bu hali bilir misin sen? Sen neredesin ben kimim?

185. Bu şehr ne şehr-i dil-sitândır / Bu bağ ne bağ u bûstandır
185. Bu şehir, gönül alan nasıl bir şehirdir, bu bağ, bu bahçe ne biçim bağdır, bahçedir?

186. Seyr ü seferin ne râhdandır / Zûr u hünerin ne şâhdandır
186. Nereden yola çıktın, hangi yoldan geldin? Kuvvetin, hünerin hangi padişahtan meydana geldi?

187. Yâdında mıdır Benî-Mahabbet / Nüzhet-geh-i Ma’ni cây-ı vuslat
187. Sevgioğulları, Mânâ gezinti yeri, o buluşma yeri alklında mı?

188. Bu işte o bağ-i bî-bedeldir / Bu hâne henüz ol mahaldir
188. Orası işte o eşsiz bahçe, bu ev hâlâ orası.

189. Kim bunda ne gûl var ne evhâm / Ne dîv-i siyâh u zişt peygâm
189. Burada ne gulyabani var, ne evham. Ne kapkara dev var, ne çirkin haber.

190. Ne âteş-i sihr ü ne şitâ var / Ne bîm-i helâk ü ne belâ var
190. Ne büyü ateşi var, ne kış. Ne ölüm baykuşu var, ne belâ.

191. Bil cümle neşât-ı câvidânî / Envâ’-ı sürûr u şâdmânî
191. Burada tamamıyle ebedîlik neşesi, sonsuz bir sevinç, zevkin sefanın çeşitleri var.

192. Fehmeyle ki bu garîb sırdır / Erbâb-ı ukûle müstetirdir
192. Anla bunu, görülmemiş eşsiz bir sırdır bu. Akıllılardan gizlidir.

193. Ben ol Suhan’ım ki edip ikdâm / Çehden sana râhı etdim i’lâm
193. Ben o Suhan’ım ki kuyuya vardım, sana kurtuluş yolunu bildirdim.

194. Câdûyı helâk eden ben idim / Bu yolları pâk eden ben idim
194. Cadıyı öldüren bendim, bu yollan temizleyen gene bendim.

195. O bülbül o tûtî-i suhan-gû / Hem ben idim ol tezerv-i dil-cû
195. O bülbül, o söz söyleyen dudu kuşu, o gönül alan, sevimli sülün hep bendim.

196. Ol pîr-i tabîb-i pâk-tıynet / Bendim sana eyledim delâlet
196. O yaratılışı temiz hekim de bendim, sana yol gösterdim.

197. Geldim yine da’vet-i visâle / Vâkıf olagör meâl-i hâle
197. Şimdi gene buluşmaya, kavuşmaya davetçi olarak geldim, artık bu halin ne olduğunu anla.

198. Bulmağa zuhûr bu mebâhis / Bir geç-nazar olmuş idi bâis
198. Bu şeylerin meydana gelmesine eğri, yanlış bir bakış sebep oldu.

199. Kim Aşk Hüsün’dür ayn-i Hüsn Aşk / Sen râh-ı galatda eyledin meşk
199. Çünkü Aşk Hüsn’dü, Hüsn de Aşk’ın kendisi. Sen ise yanlış bir yol tutmuştun.

200. Birlikte bu kıyl ü kâl yokdur / Ol farzda hîç muhâl yokdur
200. Birlikte bu dedikodu yoktur. O zanda olmayacak şey hiç bulunmaz

201. Var imdi gör ol melek-likâyi / Seyreyleki Hüsn-i bî-behâyi
201. Var simdi onun, o melek yüzlü güzelin deger biçilmez güzelligini gör seyret.

202. Tâ cümle nihan iyân ola hep / Evvelki iyan nihân ola hep
202. Bütün gizli seyler açiga çiksin, evvelki açik olanlarin hepsi de gizlensin, silinip gitsin.

203. Hem-râhlarin bu râha erdi / Ask ancak o pâdisâha erdi
203. Seninle yoldaş olanlar, bu yola kadar geldiler o padişaha ise ancak Ask eristi.

204. Munlâ-yi Cünûn u Gayret İsmet / Hem kaldı girü Benî-Mahabbet
204. Cünûn mollası, Gayret, ismet, Sevgiogulları geride kaldılar.

205. Hem üns-i Suhan nihâyetindir / Bundan ilerisi Hayret’indir
205. Suhan’la arkadasligin sonu da burası, bundan ötesi Hayret’in işi.

206. Fi’l vâki’alıp o sahi Hayret / Açıldı sürâdikât-i vuslat
206. Gerçekten de Hayret o padişahı alıp götürdü, vuslat perdeleri açıldı.

207. Buldu bu mahalde kıssa pâyân / Bundan ötesi degil nümâyan
207. Hikâye de burada sona erdi, bundan ilerisi artık görünmez.

208. Sad şükr ola hayy-i lâ-yemûta / Kim erdi söz âlem-i sükûta
208. O ölümsüz diriye, Allah’a yüzlerce hamdolsun ki söz, sükût âlemine erişti

Şeyh Galip