Miras

Karşılıksız sevdalardan usandım
Artık unutacağım bankadaki kızı
Beni seven birisini bulacağım,
Varsın cüce boylu olsun;
Çipil gözlü, yumuk gözlü,
Varsın saz benizli olsun.
Paşa gönlüm dileyince
Kolları boynuma dolansın yeter.
Alacağım ellerini ellerime
Parmak uçlarını sevdiğim çitlenbiğim
Çipil yüzlü, çirkin yarim.
Cüce boylum, iki gözüm gel diyeceğim.
Ona sevdalardan yana, mutluluktan yana
Oynak türküler söyleyeceğim
Sonra gerdeğe gireceğim çirkin yarimle.
Eğer yine unutamazsam bankadaki kızı
Kafayı çekip de bir akşam
Kapısına gideceğim,
Gel işte gör diye, gözünün önünde
Üç kurşun sıkıp bu kara sevdayı öldüreceğim.
Biliyorum bankadaki kız
Beni sevmediğine pişman olacak.
Kalbinde ince bir sızı
Dudaklarında mısralarım
Ulu bir sevdadan miras kalacak.

Erdoğan Alkan

Esrik Gemi

Çığırtkan Kızılderililer çarmıha germiş,
Çakmış kanlı direklere yedekçilerimi,
Kendimi özgür ırmaklara kapıp koyvermiş
Gidiyorum sular alıp götürüyor beni.

Ne İngiliz pamuğu, ne de Felemenk unu
Ne tayfa patırtısı, ne başka derdim kaldı,
Bitirdi yedekçiler ahret yolculuğunu,
Özlediğim yerlere yelkenlerim açıldı.

Geçen kış, öfke ile çalkalanırken sular,
Çocuk beyinlerinden daha dilsiz, sağır, ben
Öyle koştum durdum ki, uğradığım adalar
Yıldılar şamatadan, görkemli gürültüden.

Sabah, uyanışımı fırtınalar kutsadı,
Mantar gibi, on gece dalgalarda oynadım,
Ölüm kervanı sular beni durduramadı,
Fenerlerin budala gözlerine bakmadım.

Çocuklar nasıl hazla elmayı ısırırsa
Öyle iştahla doldu çam tekneme yeşil su,
Üstüm başım, dümen, kanca, gemide, ne varsa
Baştan başa kusmuk ve mavi şarap tortusu.

Sütbeyazım, yıldızlar akıyor her yanımdan,
Denizin Şiirinde yumduğum günden beri.
Kemirdiğim yeşil maviliğin solgun, hayran
Boşluğuna bazen dalgın bir ölü inerdi.

Orada mavilikler, coşkular ve güneşin
Parıltısı, ezgiler bir sönüp bir yanıyor.
Telli sazlardan büyük, alkolden daha etkin
Aşkın acı kızıllıkları mayalanıyor!

Bilirim nasıl döver kıyılan dalgalar,
Şafağın güvercinler gibi coştuğu anı,
Akıntı ne, hortum ne, gökler nasıl çatırdar,
Ben gerçekte yaşadım düşlerde yaşananı.

Gizemli korkularla yüzünde benek benek,
Güneşi gördüm, uzun, mor buzlarla ışıldayan,
Ve dalgalar gördüm, usta oyunculara denk,
Ürpertilerini çok uzaklara yansıtan.

Uyanışını gördüm fosforların usulca
Karlı geceler gördüm, göz alan, boncuk boncuk
Nice besi suları gördüm düşümde, nice
Denizin gözlerine konan tatlı öpücük.

Takılıp Meryemlerin gümüş ayaklarına
Tıknefes denizlere açılan yeşil suyu,
Azgın boğalar gibi sığ kayalara binen
Hırçın çalkantıları izledim aylar boyu.

İnsan derisinden, panter gözlü çiçeklerle
Donanmış Florida’ya oturmaz mı gemim!
Dizginlerini germiş, sarmaş dolaş göklerle
O renk renk ebem kuşaklamış ne diyelim?..

Kaynayıp fokurdayan dev bataklıklar gördüm
Çürümüştü içinde sazlarla Leviatan!
Nice çökmüş limanlar, nice yıkıklar gördüm
Nice obur burgaçlar çağlayanları yutan!

Gümüş güneş, buzullar, gökler, fildişi sular
Karanlık bir körfezde gemim karaya vurdu,
Tahtakurularının kemirdiği yılanlar
Siyah kokularıyla dalları arıyordu!

Görsün istedim, görsün, çocuklar altın pullu
Gümüş balıklarını o mavi dalgaların!
Neler çektim anlatsın köpükler, çiçek dilli,
Bir liman bulmak için eteğinde rüzgârın.

Bu uzun yolculuğun yorgun kurbanı deniz
Ağlardı, ve ben gözyaşlarında sallanırdım,
Sundukça sarı dişli, mor çiçeklerini, diz
Çökmüş bir kadın gibi öyle kalakalırdım…

Ala gözlü, cırlak kuşlar çığlıklar atarak,,
Dışkı yağmurlarıyla ada yakın diyordu,
Boğulanları suda uykuya bırakarak
Yelkenleri şişirmiş, gemim ilerliyordu!..

Ben bir gemiyim yitik, saçlarında koyların
Fırtınalarla kuşsuz göklere atılmışım,
Yelkencisi Monitör Beylerin, Hans Beylerin,
Esrik su kemikleri aramak değil işim:

Gökyüzünün kızaran duvar gibi damını
Bendim, özgür, sislerde tütün içerek oyan,
Tanınmış ozanlara güneşin cüzamım
Gökyüzü sakağısı ve reçeller taşıyan:

Bendim, deniz ötesi gökleri kızgın temmuz
Basma vura vura yıkıp çökerttiği an,
Yüzümde ayça titreşimleri, bütün bir yaz
Deniz aygırlarıyla mavi sularda koşan;

Nasıl da titriyordum, yüz elli mil öteden
Şehvetli burgaçları fısıldayınca deniz
Mavi durgunlukları ip gibi eğiren, ben,
O eski Avrupa’yı ne aradım, bilseniz!

Adalar gördüm, adalar, yıldız yıldız yanan
Sayıklayan gökleri açmış kapılarım:
– Bu dipsiz gecelerde mi, ey Gelecek Zaman
Uyur, sürgün edersin nice allın kuşları? –

Akşamlar ağlatıyor! Ağladım, çok ağladım!
Ay ışığı insafsız, güneşim acımasız:
Buruk aşklar uğruna uyuşuk, esrik kaldım,
N’olur bu gemi batsın! Beni de alsın deniz!

Avrupa ‘da sevdiğim tek su var: kara, soğuk
Akıyor yarıklardan, burcu burcu tan vakti
Yüzdürüyor diz çökmüş hüzün dolu bir çocuk
Kelebek kadar narin kağıttan gemisini.

Acılarda çalkalanıp güçsüz düştüm dalgalar!
Pamuk tüccarlarına “hayır” diyor dümenim,
Artık benim için ne bayrak, ne bandıra var,
Bu öfkeli sularda ne de yüzebilirim.

Arthur Rimbaud
Türkçesi: Erdoğan Alkan

Susuzluk Güldürüsü

I

BÜYÜKLER

Senin dedelerin, nineleriniz,
Büyükleriniz!
Soğuk terler tenimizi
Örtmüş ay’la, yeşillikle…
Yamandı sert şarabımız!
Yalan dolansız güneşte
Ne gerekir bize? içmek.

BEN. – Barbar ırmaklarda göçmek.

Dedelerin, nineleriniz
     Çiftçileriz
Sorgunların dibinde su:
Islak şatonun yöresinde
Kazılmış hendeklerdeki
Akıntıyı bir seyreyle.
İnelim mahzenlerimize
Elma şarabı var, süt var.

BEN.-İnekler ile su içmek.

Dedeleriniz, nineleriniz;
   Buyruğunda içecekler
Buyruğunda tüm dolaplar,
Enfes çaylar, kahveler var
ibriklerde titriyorlar.
– Bak, ikonalar, çiçekler,
Mezarlıktan yeni döndük.

BEN.-Tüm kovalan tüketmek.

II

TİN

Su Perileri, ölümsüz,
İncecik suyu bölünüz.

Venüs, göğün bacısı, coştur
Annmış dalgayı, koştur.

Yahudileri Norveç’in,
Bana karlan söyleyin.

Siz, eski dost sürgünler, siz
Denizlerden söz ediniz.

BEN.- Paydos bu saf içeceklere
Paydos su çiçeklerine;
Ne destanlar, ne insanlar
Kandırır susuzluğumu.

Taşlamacı, vaftiz kızın,
Beni delirten susuzluk
Obur bir kurtçuğa benzer
Yüreğimi kemirip yer.

III

DOSTLAR

Gidiyor kumsala şarap
Dalgalarla akın akın!
Tepelerden yuvarlanan
Şu vahşi Bitter’e bakın!

Bilge gezginler, yeşil direklerdeki
Absinthe’e ulaşalım…

BEN.- Dostlar, bitsin bu manzara
Bunca ayyaşlık yetmez mi?

Bütün özlemim: erimek
Korkunç kaymağın dibinde,
Gölün suyunda çürümek,
Ağaçların gölgesinde.

IV

GARİBİN DÜŞÜ

Sabretmeyi bilirim ben:
İçebileceğim, sessiz,
Ve ölebileceğim tasasız
Bir Akşam vardır bekleyen
Birinde eski kentlerin!

Direnmezse acılarım,
Bir gün altınım olursa
Kuzeye giderim, ya da
Bağ Kentlerini boylarım?…
– Tatsız düşlerden usandım.

Bir şey var yitip kaybolan!
Dolaşıp da köşe bucak,
Döndüğümde açmayacak
Kapısını, o yeşil han,
Güler yüzle hiçbir zaman.

V

SONUÇ

Dişi güvercinler, ürkek, huzursuz,
Geceye dek durmadan koşan avlar,
Köle hayvan, ve suda yaşayanlar
Ve ilk kelebekler., hepsi de susuz.

Yok olmak – donanıp serin soluğu! –
Başıboş bulutun bittiği yerde,
Tan vaktinin ormana doldurduğu
Bu ıslak, bu nemli menekşelerde?

Arthur Rimbaud
Türkçesi: Erdoğan Alkan

Düğün Deyişi

Adaya geldiğimiz
kış gününü
anımsıyor musun?
Bize doğru kaldırıyordu
soğuk kadehini deniz.
Usul sesler çıkarıyordu
duvarların üzerinde sarmaşık
karanlık yapraklarını
adımlarımıza dökerek.
Sen de küçük bir yapraktın
yüreğimin üstünde titreyen.
Yaşamın rüzgârı önüne katıp
getirmiş koymuştu seni yüreğime.
Başlangıçta görmedim seni:
bilemedim eşlik ettiğini bana,
vakti saati gelince
oydu göğsümü köklerin,
birleştiler kanımın ağında,
benim ağzımla konuştular,
benimle çiçeklendiler.
Kuşku götürmez varlığın
görülmez yaprak oldu ya da dal
ve yüreğim aniden
meyvelerle,
seslerle doldu.
Evime yerleştin, karanlıktı
ama seni bekliyordu evim,
geldin ve lambaları yaktın.

Pablo Neruda
Çeviren: Erdoğan Alkan

Zangoç

Sabahın arınmış, saydam, derin havasına
Yayıyor yine çan, sesini, aydınlık, duru
Okşuyor, lavantalar, kekikler arasına
Duasını bırakan küçük bir çocuğu,

Çıkmış üstüne eski bir ipi geren taşın,
Dilinde dua, zangoç, üzgün, mırıldanarak
Dinliyor inişini uzak çınlamaların
Bir kuş geçiyor yanından, ona dokunarak.

Ben arzulu gecenin o adamıyım. Yazık!
Boşa çekiyorum Ülküyü çalan halatı
Bir tutam tüy söylüyor soğuk günahlarımı,

Çok usul geliyor kulağıma sesler artık!
Ve bir gün, yorgun, boş yere çekmekten bu ipi
Taşı atıp ucuna asacağım kendimi.

Stephan Mallarme

Sıkıntı

Sana geliyorsam bu akşam, ey hayvan, amacım
ne bir halkın günahlarıyla dolu gövdeni yok etmek,
ne de öpücüğümü akıtan onmaz sıkıntı altında
ve iğrenç saçlarında hazin bir fırtınayı eşelemek;

Azabın bilinmeyen perdeleri altında uçan
hiçliği başkalarından daha iyi tanıyan senin
ancak kara yalanlardan sonra tadabildiğin
düşsüz ağır uykuyu istiyorum yatağından;

Çünkü, katıksız soyluluğumu kemiren çirkef
senin gibi beni de kısırlığıyla damgaladı.
Ama, senin. bağrında hiçbir suç dişinin yaralamadığı

Taş bir yürek çarparken, ben, bozguna uğramış,
solgun, kefenimi kuşanmış, kaçıyorum
yalnız yattığım zaman ölmekten korkarak.

Stephan Mallarme