İstanbul

I
Bu şehir, bu derece
Bozulmadan, kirlenmeden
Önce de bu renkteydi!
Yani hep kül rengi ve griydi!

Her kentin bir havası, ve suyu
Kendine has boyası var.
Garip. Ya da kader midir?
Tabiat bu şehri, kurşun rengine boyar.

Gökyüzü çoğu gün mavi iken,
Durup durup bulutlanır.
Camilerin kubbesi,
Kesme taştan minaresi.
Sokağın paket taşları
Limanda vapur dumanları
Hele kuşları, güvercin kanatları
İnce-ince sızan yağmuru
Hepsi, hepsi, tabiat fırçasıyla,
Kurşun rengine boyanır.

II
Tramvaylar geçerdi, tahinî, kırmızı
Dar ve tenha sokaklarından.
İnsanlar iner-binerdi, telaşsız
Gri boyalı, saçaklı, soluk,
Novotni, Bomonti duraklarından.

Bir vapur varırdı Köprüye bazan.
Kadıköyü’den, Adalar’dan
Elim annemin elinde gittiğimiz
Yem yiyen oyuncak horoz aldığımız
Kocaman yapılarıyla, Sultanhamam.

Bir yokuşa diziliydi, mahallemiz
Uzakta, tramvaydan ve limandan.
Serin taşlıklı ahşap evimiz.
Dilimdedir hâlâ, öğle vaktinin balı.
Ve güneşi, mor salkımdan sızıp damlayan.

III
Böyle değildi, önceleri
Beşiktaş’tan Levend’e giden bu yol
Bir duvar gibi düz, uzun ve açık
Böylesine duygusuz değildi.

Bostanları dolaşan eski dost yolumuz
Balmumcu kırlarına doğru, gezerdi.
Denizden esen hafif bir rüzgâr
İpek yeşili açmış dutları okşar
Kiraz çiçeklerini beyaz-beyaz dökerdi.

Paslı çit dikenleriyle, hendekler
Kırlarla aramızda, uzar-giderdi.
Uzakta, bostanda, bir baca tüter
Kelebekler parmaklarımda uçar
Gelincikler ateş-ateş dalgalanır ve yatar.
Çocuk gönüllerimizi ezer, ezerdi.

Böyle değildi bu yol, gerçekten
Biz de bu kadar, gamsız değildik.
Akşam vakitleri, gençler, çocuklar
Ağır-ağır Maslağa doğru yürür
Karanfil bahçelerinde susar
Gurup başladığında, ağlardık.

Çelik Gülersoy