Göksefası

Bir bulutluk ömrümde
başına buyruk bir dal oldum
kendi ateşinde büyüyüp
yandıkça sürgün veren.
Bir kuğu bulutun içinde ıslanıp
bir ters bir düz yazdım.
Saatsiz, mevsimsiz
gözü kara bir durgunlukta
yazdıklarımı ağladı örümcek.

Akşamın kenarına oturdum
sırtımda karınca yorgunluğu,
ışık serpintileri dinerken
salyangoz yalıyordu
gecenin yağmur şölenini.

Güzel bir koku geliyor
demlendi mi yoksa hayat?
Özsuyum sürüyor saplarıma
açtığım göksefası.

Dilek Değerli
-Yorgun Ruhlar Korosu-

Gece Kelebeği Mezarlığı

Özlem, kokuya
deniz, göle dönüşür,
gece kelebekleri mezarlığı yatar
güneşin arka bahçesinde.
Onca akrep akın ederken
bulut çağlayan kalbine,
cesetler akar kan revan
gözbebeklerinin bıçağından.
Kabuklarını sıyırmadan önce
suskun rüzgârın kollarında
giyinir ay ışığı kefenini.
Bir ateş yakar yapraklarından
ziftli yaranın kanını içer gibi
içer gecenin özsuyunu
onu öldüreceğini bile bile
içer azgın geceyi.

İpleri kesik artık uçurtmaların
insan yiyen otlar çıkar
göldeki sandalından.
Ruhu rüzgârın ıslığında bir ney
kalbi ise soluk bir kan-taşı olur.
Balıklar uyanır kırmızıyla
çanların yorulduğu
dağdaki mezarında.
Ağaçlar bir çingene ateşi yakar
ruhunun lacivert şarkısında.
Boğanın sırtındaki Kızılderili
özlem ateşini içe içe
geçer kırmızının yangınından.

Dilek Değerli

Düş Beyazı

Kırıldı aşk kabuğu
göz taşında,
uzun bir gece batımı
ortadan ayırdı
kül renkli aşkın saçlarını.
Hüzünlü bir bakış kadar
lacivert hareli
düşen kan taşları.
Sır odası açıldı,
döküldü incileri kuşkunun
dizildiler gerçek ipine
siyahı kanatıp verdim hayata,
boynumda yaşıyor yasemin,
serseri bir meleğin
tüyden dudakları gibi.

Dilek Değerli
Gece Kelebeği

Meleklerle Arkadaşlık Etmek

Bir kadın olmaktan bıktım,
bıktım kaşıklardan ve postadan,
bıktım ağzımdan ve göğüslerimden
bıktım kozmetiklerden ve ipeklilerden.
Hâlâ masamda oturan adamlar vardı,
sunduğum çanağın etrafını çevrelemiş.
Çanak doluydu mor üzümlerle
ve kokusundan dolayı sinekler üşüştü
ve babam bile geldi beyaz kemiğiyle.
ama cinsiyetle ilgili şeylerden bıktım.

Geçen gece bir düş gördüm
ve ona dedim ki…
“Sen cevapsın.
Sen kocamdan ve babamdan çok yaşayacaksın.”
Zincirlerden yapılmış bir kent vardı o düşte
Jan d’Arc’un ölüme erkek giysileriyle götürüldüğü
ve meleklerin doğasının anlaşılmaz olduğu yerde,
ikisinden hiçbiri aynı cinsten yaratılmamıştı,
birisi bir burunla, birisi elinde bir kulakla,
birisi bir yıldız çiğnedi ve yörüngesini kayıt etti,
her biri kendine boyun eğen bir şiir gibi,
Tanrı’nın işlevlerini yerine getirdi,
bir insandan farklı olarak.

“Sen cevapsın,”
dedim ve girdim,
uzanarak kentin kapılarının üstüne.
Sonra gevşetildi etrafımdaki zincirler
ve yitirdim bilinen cinsimi ve son görünüşümü.
Adem benim solumdaydı
ve Havva sağımdaydı,
her ikisinin de mantık dünyasıyla uyumsuzlukları yüzünden.
Kollarımızı birlikte birleştirdik
ve güneş altında gezinti yaptık.
artık bir kadın değildim,
bir şey ya da diğeri değildim.

Ah Kudüs’ün kızları,
kral beni odasına getirdi.
Karayım ve güzelim.
Açıyorum ve soyunuyorum.
Kollarım ya da bacaklarım yok.
Bir balık gibi bütün bir deriyim.
Artık bir kadın değilim
İsa’nın bir erkek olmadığı gibi.

Anne Sexton
Çeviri: Dilek Değerli