Yaşamak

Neden diye sormayın hemen. Onu ben kendi kendime de açıklayabilmiş değilim henüz.
Kişinin ihtiyaç duyunca aramasının binlerce çeşidi olmalı.

Aradığımızın ne olduğunu biliyorsak, arayacağımız yer bellidir. Bakınırız ve onun işaretlerini tanımakta güçlük çekmeyiz.

Sıkıntı kollarını göğsümde kavuşturmuş. Soluk alırken, genişleyip daralan kaburgalarım, zamanın boşuna ve nedensiz geçtiğini biliyor.

Çoktandır yabancı bir cismin kalbime sürtünmekte olduğunu biliyorum.

Yine de biri çıksa, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.
Kederli olduğumda söylenemez zaten. Buna sebepte yok çünkü. Ne taze bir ölüye sahibim, ne felâket geçirenlerim var.
Dedim ya oturuyorum öylece. İyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok.

Hiç beklemiyordum, birden kadın bana çevirdi bakışını. Tanrım ne büyük bir merak içindeydi bu bakış. Durmadan sormaktaydı. Hayattan ne beklediğimi sormaktaydı…Günü birlik yaşama içinde elde edilebilen sayısız imkanlar kaçırmıştı.

Bu durumda ona bakmak zordu. Huzursuz kımıldayarak ondan kurtulmaya çalıştım. Fakat bakışımı tutmuştu, ondan ayrılamıyordum, tanışmıştık bir kere. Tekrar karşılaştığımız takrirde, sorularını, ikinci kez tekrarladığını bilerek, düşündü mü der gibi, başkalarının öğrenmelerine duyulan güvensizlikle, yine alay ederek tekrarliyacağını düşünüyordum. Fakat umulmadık bir anda başka, herhangi bir şeyle ilgilenmeye başladı… Birden sahipsiz kalmıştım. Bakışım, yere paralel durmak zorunda bulunan, fakat içindeki sertlik süratle yumuşayan bir bakır tel gibi eğiliyordu boyuna. Durumun saçmalığını kavrayıncaya kadar bir an bocaladım. Bu belki de devam edecekti ama, seni hissettim. Evet, bakıyordun, yanılmamıştım…Bunu hissetmemden ne kadar önce başlamıştım bilmiyorum ama, bakışlarımız karşılaşınca kaçtın, önüne döndün…ve dönmen için zamanın vardı. Fakat dönmemiştin. Omuzlarından bana dokunup kaldığını anladım.

Görüyordun, beni hissediyordun.

Ve o zaman başladı.

İste yine bir şey var.

Bakıyordum sana.

Şimdi birşeysin benim için…Varsın.
Fakat bocalıyordum.

Gizlice düşündüğüm, farkedilmesinden korktuğum hakikat sen miydin, yoksa ben, hatırasızlığı, boşluğu, en ucuz şekilde, sırtımdan korkakça, hiç bir teşebbüste bulunmadan birden bire atmak için yine hayal mi kuruyordum.

Dedim ya işte, bocalıyorum.

Yeniden yaşamaya başlamak kolay mı?

Cahit Zarifoğlu / Yaşamak (S.168-174)

Fulyaların mevsimi geldi geçiyor

Ama ben size daha acıklı bir şey söyleyeyim mi?
Fulyaların mevsimi geldi geçiyor, daha şöyle bir demet fulyayı kucaklayıp koklayamadım.
Büyük teyzemin dediği gibi, “varmış bir günahım ki taksiratını ödüyorum”.
Çok günahlarım var da taksiratı bu olmamalı.

Ahmet Altan

-Muzaffer kenara çek…ağlayacağım galiba…

fondaki şarkı bitti yavrum
pilotun apandisiti patladı
uçak düşüyor
ve birlikte ölmek kulağa hoş gelse de
ben atlamayı tercih ediyorum
olur ya denize düşerim
bir gemi geçer
(H.Albayrak)

Azeri çevirmenimiz, ilginç vurgusuyla Hakan Albayrak’ın şiirini okuduktan sonra, konuk bakana dönerek Rusça bir şeyler söyledi. Bakan bey ayağa kalktı ve beyaz şarap kadehini şerefe diyerek kaldırdı. Ayıp olmasın diye önümdeki su bardağını kaldırdım. Dedem böyle şeylere kızardı. Niyet önemli derdi ne niyetine ve ne anlamına yaparsan onunla değerlendirilirsin . Dedem haklıysa, Allah affetsin. Sonra Rusça devam etti ..ve başıyla sert bir selam vererek yerine oturdu.Ne dediğini merak ediyordum doğrusu.Azeri danışmanımız çevirdi. Kendisini ağırlamamızdan ve nezaketimizden dolayı teşekkür etmiş.Ayrıca Şahan bey gibi renkli bir kişilikle karşılaşmak bu ziyaretin en akılda kalıcı yeri oldu demiş. Çıkardı bir tarafı İngilizce, bir tarafı Rusça yazan kartını uzattı. Aslında bu sözler kendimi oldukça iyi hissetmeme neden olmuştu. Çünkü bir satir çevirmen, sarışın kürklü kadın ve konuk bakan aralarında Rusça sohbet etmiş hiçbir şey anlamadığım için sıkıntıdan patlamıştım.

-Bil mukabil bizim içinde sayın bakanla tanışmak şeref vesilesidir.Kendisini ağırlamaktan onur duyduk.Ayrıca şunu ifade etmek isterim ki , birileri bizi küçük ve parçalanmış haritalara inandırsalar da biz millet deyince Bir buçuk milyar insanı anlarız. Bu anlamda kardeşlerimize sevgi ve muhabbetlerimizi iletmenizi isteriz

Biraz daha hamasetten sonra bakanın yaptığı gibi başımla sert bir selam vererek yerime oturdum. Cidden doğrumu yapıyordum,böyle mi olmalıydı, bilmiyorum.Filmlerde gördüğüm gibi yapmıştım işte…Bakan bey birkaç kadehten sonra protokol adabını unutmuş çevirmen bayana öpücükler kondurmaya başlamıştı. Sonra kalktı, tokalaştık, Rusça bir şeyler söyleyip sağ taraftaki danışmanı olduğunu söyledikleri, yaz günü yanında beyaz kürk taşıyan güzel gözlü 40-45 yaşlarındaki bayanla VİP salonundan çıktılar.Bu durum içerideki resmi havayı dağıtmıştı. Şoför kanlı gözlerini ovuşturarak izin istedi. Hiç konuşmayan göbekli esmer adam, poposunu koltuğun önüne doğru getirerek ayaklarını uzattı ve bir sigara yaktı. Çevirmen masanın üzerinde parmaklarını kenetleyip,kafasını ellerine yaklaştırıp sağ yanağını ellerine yatırdıktan sonra gülümsedi.Gözümün içine bakarak ;

-Sizde şiir yazıyorsunuz değil mi?

-Evet..! Nereden bildiniz

-İstihbaratımız güçlüdür. Kiminle birlikte olacaksak , gizli servisimiz küçük bir rapor hazırlar

-Nasıl yani?

-Şaka, şaka ben google’dan baktım. Havaalanında bizi karşılayacak olanı tanımak için resminizi aradım. Bu arada sitenize denk geldim

-Nasıl buldunuz?

-Pek sevmedim..

İşte bu kısmı ben de sevmemiştim.Benim en değer verdiğim şey hakkında nasıl bu kadar sıradan ve alaycı bir ifadeyle ,böyle cevap verebiliyordu.Hem bu samimiyette nereden çıkmıştı. Laubaliliğin bu kadarı da fazlaydı.düşüncelerim suratıma yansımış olacak ki;

-hemen suratınızı asmayın öyle. Şiirleriniz güzel olabilir. İlginç bir ses renginiz var etkileyici. Ama karamsar ve sıkıcılar.Nasıl söyleyim, kan,öfke, zulüm, siyaset, hamaset…sizi kaç kişi okuyor ve dünya da neyi değiştiriyor? Sizin bu yazdıklarınız.neye yarıyor ? 

Allah’ım hakaret ederken ne kadar sakindi ve gözlerimin içine bakıp gülümsüyordu. Ağzıma bir sürü kelime dolmaya başlamıştı.büyük insanlık ideali üzerine bir nutuk çekecekken, ani bir hareketle balkon kapısını açıp dışarı çıktı. Başını havaya kaldırıp derin bir nefes aldı, gözlerini yumdu ve bir süre öylece kalakaldı.

-Şahan bey gelsenize…gelin ve benim yaptığımı yapın. Çok gerildiniz. Sabahtan beri koşturuyorsunuz bizim için.

-Teşekkür ederim..böyle iyiyim

– Ne kocaman bir martı

– Efendim

– martı dedim,binanın üzerinde kocaman bir martı uçuyor. Hatta beni seyrediyor…

Gayri ihtiyari yerimden kalkıp balkona çıktım. Cidden oldukça iri bir martı tepemizde dolaşıyordu.Başını aşağıya doğru uzattığında bize bakıyor gibi bir görüntüsü oluşuyordu..Bir taraftan gökyüzündeki martıyı takip ederek;

– Bence hemen aşık olmaya ihtiyacınız var

– Nereden biliyorsunuz ne olup olmadığı mı?

-Bende şiir yazıyorum

– Ondan mı bana karşı bu garip tutumunuz?

-Aşk şiirleri

-olabilir, herkes yazıyor…zaten……..

İşaret parmağını dudağıma koyarak beni susturdu. Bir süre yüzüme baktı. Çok güzel siyah gözleri vardı.Bakışındaki şefkat ve masumiyet kızgınlığımı almış,büyülenmiş gibi donmuş hatta kendimi onun 
İnsafına bırakmıştım. Dudağıma küçük bir buse kondurdu. İçerideki adamlara baktım.Bize bakıyorlardı utandım.Elimden tutup ,tekrar salona götürdü.masaya oturduğumuzda bütün kelimelerimi unutmuştum. Konuşacaktım.Tutukluk yapıyordu dilim.

-şey..

-Hemen aşık olmalısınız. Genelde yalnız insanlar dünyayı yalnızca idealleriyle görürler. Kendileriyle ilgili anlatacak şeyleri olmadığı için başkalarını anlatırlar.Çevresindekiler ne mal olduğunu bildiği için uzakları anlatırlar..Bu bir eksikliktir. Bütün kahramanların ortak özelliği nedir biliyor musunuz? Hepsinde kişilik bozukluğu vardır.Kendileri olmadıkları için başkaları olurlar.Başkalaşır ve o sıradan insandan uzaklaşırlar.Liderlerin arkalarına milyonlar takılır ama onlar yalnız ölürler

Ulan benim iki kıytırık şiirden yola çıktı , dünyaya saldırıyor diye içimden geçirdim. Gözümün Önüne Hakan Aslanbenzer’in “Dünyaya Saldıran Şair” kitabının çok sevdiğim kırmızı kapağı ve o kitapta okuduğum Thomas Dylan’ın “yazılan her şiir dünyanın anlamına bir katkıdır” sözleri geldi. Hanımefendiye de söylemek istedim. 

-Aşık olmalısınıııııııııııız..!

-Beni yoruyorsunuz.Derdiniz ne ? ne anlatmak istiyorsunuz.?


Söylediklerinin bir çoğu yanlıştı. Taşıdığım değerler adına aklım ve birikimim bütün bunları çürütüyordu.Ancak nefsim bu oyunu sevmiş, sevgili şeytan’ım kulağımın dibinde tatlı şarkılar söylüyordu. Tövbe Estağfirullah…Bu arada martı gelip balkon demirinin köşesine konmuş öylece duruyordu. İçerdeki ışık gölgesinin karşı duvara yansıtıyordu.Ürkütücü ama karmaşık şeyler geçti aklımdan…


-Aşık olmak için illaki dokunmak ya da konuşmak gerekmiyor.Bir insanın içine girmek için en uygun yer gözleridir.Aşk için bir çift göz bulmanız yeterli, ancak güzel ve derin olmalı

-Sizin ki gibi mi?

-Kompliman yapıyorsunuz. Hiç bakmadınız ki.. Sabahtan beri sürekli gözlerinizi kaçırıyorsunuz.. Ama ne amaçla sorduğunuzu tam bilmesem de söyleyeyim .Benim gözlerim olmaz.. Çünkü ben yarın çok uzaklara gideceğim. Bir daha göremeyeceksiniz. Ulaşılır ve sığınabileceğiniz gözler olmalı bunlar

-Ooof..! sıkıldım..saadete gelsenize

-Tamam sustum

Aslında bu oyunu sevmiştim.Susmasını istemiyordum.Bir süre bekledim.cidden susmuştu. Dönüp odadaki adama baktım.Benim ona baktığımı görünce gülümsedi. 

-Dilinizi bilmiyor, bilse de aptalın tekidir..

Benimle konuşmasını fırsat bilerek atladım sözünün üzerine;

-Pardon..Sabırsızlığımı hoş görün. Aslında sonunu merak ediyorum

-Sözlerimin sonunu mu? Yoksa bu gecenin sonunu mu? Hiç umutlanmayın,yatıp uyuyacağım..

-Bakın tepem atıyor, bu oyunu kendiniz başlattınız.Kendiniz söylüyor ,kendiniz yorumluyor , kendiniz bir takım sonuçlar çıkararak beni itham ediyorsunuz. Masada içkiyi hangi sebeple içmediysem, size de aynı sebeple dokunamam.


-Hımmm..Muhafazakar bir insansınız.

-Nasıl tanımlarsanız tanımlayın. Benim gerçekliğimde haram diye bir kavram var. Ve inanıyorum. Allah’ın yasak ettiklerini yapmam



-Amacım sizi kızdırmak değil. Açık sözlü olmak bir erdemdir.Çoğu içinden geçeni pat diye söylemez.Bu da benim dürüstlüğüm. Lafı uzatmayacağım.Hayat aşksız çekilmez.Şair dediğinde melankoli ekmek su gibi bir ihtiyaçtır. Platonik de olsa sana şarkılar dinletecek hüzünlendirecek bir kalp çarpıntınız olmalı….Şiirlerinizde bu eksikti…Tabii bu benim kendi fikrim.Kimseyi bağlamaz. Ben öyle yapıyorum. Burada kalacak olsaydım sizin gözlerinizi de kullanabilirdim. Çok sevecen ve sıcak bakışlarınız var. Ancak; Uyarmadı demeyin, böyle bir oyun oynayacaksanız, gözlerin sahibiyle iletişime geçmeyin,.konuşmayın ve zaten ..zaten..dokunmazsınız..

-neden

-O zaman hayalden gerçeğe geçersiniz, beklentileriniz bütün büyüyü bozar..Bu durum bir şairi çıldırtır,bomba gibi patlatır..Şairler aşık oldu mu iflah olmaz..

Sonra sustuk uzun süre konuşmadık.. Sanırım ikimizde konuşulanların kendimizdeki karşılığını arıyorduk. Gözüm balkondaki martıya takıldı.Kıpırdamadan öylece duruyordu.Arada bir başını sağa sola yukarı aşağı çeviriyordu. Bir şey arıyordu. Karanlıkta bir martı ne arar ki? 
Dışarı çıktığımda elimde olmadan balkona baktım.Martı gitmişti. Yerinde bir serçe oturuyordu.Kendi kendime “serçeler geceleri yuvasında olurlar” biliyordum dedim. Ne acayip bir akşamdı. Martılar,serçeler,gözler hepsi ne kadar karışmıştı birbirine. Serçe havalandı ve bir süre üzerimde uçtu.Beni mi takip ediyor.? Yürürken arada başımı kaldırıp bakıyorum tam üzerimde uçuyor…Yok..bu olamaz..yorgunluktan ve uykusuzluktan halüsünasyon görüyorum.Hemen yatıp uyumalıyım… 

Sabah havaalanından uğurlarken gözlerini ısrarla gözüme getiriyor ve bende ısrarla kaçırıyordum. Onun oyununda oyuncu olmak istemiyordum. Gülüşüp ayrıldık.. Dönüşte arabanın ön camındaki 
Kan lekesini fark edip şoföre sordum,

-Muzaffer bu ne

-Sorma müdürüm, biraz önce gelirken bir serçe çarptı..

– Öldü mü 

– Hayır müdürüm,yaralı ya da sersemlemiş..hızlı değildim park yerine yanaşıyordum. Mübarek hayvan ısrarla arabanın içinde birini arıyor gibi..

torpido gözünü açtı. Serçe oradaydı.Yavaşça elime aldım.Sımsıcaktı.Yanıyordu.Kalbinin atışını ve korkusunu içimde hissediyordum. Suratıma yaklaştırdım. Minik gözlerinin içinden pırıl pırıl bir ruh akıyordu. Masumiyet…serçenin gözündeki kamaşma, Azeri kadının sözleri…Allah’ım ne kadar yalnızdım.Kaç yüz yıldır …yapayalnızdım..

-Muzaffer kenara çek…ağlayacağım galiba…

“ Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” Kuran-ı Kerim (Rûm 21)


Şahan Çoker

Şiir yaşadığına içerlemektir.

Bu yüzden küs yetişir tüm şairler!

Şiir en çok da özgüveni yıkar. Kendi şiirini okumak cesur olmaktır. Bu yüzden küs yetişir tüm şairler… Ve bu yüzden piç doğar tüm şiirler…

Hepsinin anlatacak bir hikayesi vardır dinlenmeye muhtaç! Yazılmamış kahramanlar yeşerir içlerinde korkak…

Kurşunken tükenmez olan kalemleri açacak çakı malulen emekli olduğunda kirlenmiş kağıtlarda kalır heves.

Ve bu yüzden piç doğar tüm şiirler…

Şiir gözünden düşmektir düşüncenin…

Şiir; gecedir, uzundur, karanlıktır, çaydır, demliktir, sigaradır üst üste yakılan.

Ayıplı mal tezgahlarında seyyar satıcılara saati sormaktır.

Küfretmektir şehre karşı hayaller tutuşurken…

Yitirilmiş cennettir şiir. Tanrı katından çalınan sözlerle dalga geçmektir. Sermayesi vaatir şiirin. Aylaklığı köpeklerden borç almaktır.

Yataklarda sevişirken, şehvetin tam orta yerinde, çalan zil sesiyle şehri terk etmektir.

Gözdür şiir, gözlemektir yolunu ilhamın…

Sabahın ilk saatlerinde uykuya meydan okumaktır.

Şiir taraf olmaktır, aşktan yana…

Komşu kızına göz koyup kuytu köşelerde, çirkinlere inat sevişmektir.

Şiir; eli bırakılmış yetimlerin, vadesi dolmuş annelerin, terk edilmiş sevgilinin, kaldırım orospularının, sokak dilencilerinin, maaşını yetiremeyen memurun, seneti icralık esnafın, kader mahkumunun, sevdiğine kaçmış kız babaların, piç doğan çocukların yazgısına başkaldırmaktır

Şiir yapmaktır, yıkmaktır ve sonra yeniden kurmaktır dünyayı yalanlar üstüne…

Şiir kaybetmektir, tutunamamak, kontrpiyede kalmak, rakip takımın kalesine en az üç gol atmak, sövmektir, mezarlıklarda dolaşmak, duvar diplerini mekan tutmak, son parasını sigaraya ve şaraba yatırmak, hayallere çetele tutmak, çakmağı masada unutmak, tütün sarıp her gün biraz daha ölmektir şiir…

Yaşadığına içerlemektir…

Ve bu yüzden küs yetişir tüm şairler ve bu yüzden piç doğar tüm şiirler…

Hakan Göksel

Sevgi ve Aşk- Ali Şeriati

Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur. Aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir. Oysa sevgi ruhun içinden doğar, bir ruhun yükselebileceği bütün yerlere, sevgi de onunla birlikte doruğa tırmanır.

Aşk, gönüllerin genelinde benzer biçimler ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik, durum ve görünümler taşır. Oysa sevgi her ruhta kendine özgü bir albeni taşır. Ruhun kendisinden rengini alır. Ruhlar da içgüdülerin tersine kendilerine özgü ayrı ayrı renk, tırmanış, boyut, tat ve kokular taşıdığından; ruhların sayısınca sevgiler olduğu söylenebilir.

Aşk, kimlikle ilişkisiz değildir. dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. Oysa sevgi; yaş, zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. Onun yüksek yuvasına günün, çağın eli yetişmez.

Aşk, her renkte, her düzeyde, somut güzellikle bağlantılıdır. Schopenhauer’ın deyişiyle: “Sevgilinizin yaşına bir yirmi yıl daha ekleyin de onun duygularınızda bıraktığı doğrudan etkileri gözlemleyin.”

Oysa sevgi, ruhun içine öyle bir dalgınlıkla dalar; ruhun güzelliklerine öyle tutulup kendinden geçer; somut güzellikleri bambaşka bir biçimde görür. Aşk; tufan, dalga, coşku niteliklidir. Oysa sevgi durgun, dayanıklı, ağırbaşlı, arılıkla dolup taşar bir durumdadır.

Aşk, uzaklık ve yakınlığa göre değişir. Uzaklık uzun sürecek olursa azalır. İlişki sürecek olursa değerini yitirir. Ancak korku, umut, sarsıntı ve acı çekmenin yanı sıra “görüşüm-uzaklaşım”la diri, güçlü olarak kalabilir. oysa sevgi bu durumları bilmez. Dünyası başka bir dünyadır.

Aşk, bir yönlü bir coşkudur. sevgilinin kim olduğunu düşünmez. “Öznel bir özcoşu”dur. İşte bu yüzden hep yanlışlık yapar. Seçimle hızla sürçer. Ya da hep bir yönlü kalır. Yine de yer yer benzeşmeyen iki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır, olay karanlıklar içinde geçip birbirlerini görmedikleri için ancak bu yıldırımın düşüşünden sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler.

Oysa sevgi aydınlıkta kök salar. ışığın gölgesinde yeşerir; büyür. İşte bu yüzen hep tanışıklıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur. “Biz” oluşları ise “tanışım”dan sonra olur, iki ruh, iki kişi değil daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış ve konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar. İşte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını, sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, “inanış”ın aydın, arı içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını, tatlı okşayıcı bir esintinin hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni esinlerinin iletileri ve başka bahçelerin güzel, gizemli çiçeklerinin kokularının birlikteliğinde oyuncu, tatlı, şen bir sevgi ve albeniyle kendisini hep bu ikisinin yüzüne, başına vurduğunu… Kendi gözleriyle görürler.

Aşk, çılgınlıktır. Çılgınlık ise “anlayış” ile “düşünüş”ün bozulmuşluk ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Oysa sevgi tırmanışının doruğunda, beyin ötesini aşar, anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun yüksek doruğuna götürür.

Aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi, içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur. Aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. Oysa sevgi; sonsuz, salt, dosdoğru, içten bir doğruluktur. Aşk, denizin içinde boğulmaktır. Oysa sevgi, denizin içinde yüzmektir. Aşk, görme duyumunu alır, oysa sevgi, verir.

Aşk, kabadır, şiddetlidir. Bununla birlikte dayanıksız, güvensizdir. Oysa sevgi, tatlıdır, yumuşaktır. Bunun yanı sıra dayanıklı, güven içindedir.

Aşk hep kuşkuyla bulunur. Oysa sevgi, baştanbaşa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. Aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız. Aşk korundukça eskir. Oysa sevgi yenilenir.

Aşk, sevenin içinde varolan bir güçtür. Kendisini sevgiliye çeker. Oysa sevgi sevilende varolan bir albenidir. Seveni sevilene götürür. Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.

Aşk, onun baskısı altında kalabilmek için sevgiliyi belirsiz, kimliksiz olarak ister. Aşk, kişinin bencilliği ile alım-satımsal, hayvansal ruhun bir çekiciliğidir. Kendisi kendi kötülüğünün bilincinde olduğu için de onu bir başkasında görünce ondan nefret eder, ona kin besler. Oysa sevgi, sevileni sevgili, değerli olarak ister. Bütün gönüllerin de kendisinin sevdiği için beslediğini, beslemelerini diler. Sevgi, kişinin Tanrısal ruhu ve Ahurasal doğasının bir çekiciliğidir. Kendisi kendi doğaötesi kutsallığını görebildiği için onu bir başkasında görünce onu da sever. Kendisine tanış, yakın bulur.

Aşkta, rakip sevilmez. Oysa sevgide, “Köyünün tutkunlarını kendi özleri gibi severler.” Kıskançlık aşkın özelliğidir. aşk, sevgiliyi kendi lokması olarak görür. Bir başkası onun elinden kapmasın diye hep acılar içinde kıvranır durur. Kapması durumunda ise ikisine de düşmanlık beslemeye başlar. Sevgiliden nefret edilir.

Sevgi ise inançtır. İnanç ise salt bir ruhtur. Sınırsız bir sonsuzluktur. Bu gezegenin türlerinden değildir. Aşk, doğanın kemendidir. Doğadan almış olduklarını kendi elleriyle geri verip; ölümün aldıklarını aşkın oyunlarıyla ellerinden bıraksınlar diye başkaldıranları yakalar. Oysa sevgi, kişinin doğanın gözlerinden uzak, kendi yarattığı, kendi ulaştığı, kendi “seçtiği”, bir aştır. Aşk, içgüdünün tuzağında tutsak olmaktır. Oysa sevgi, isteklerin baskısından kurtulmaktır. Aşk, bedenin görevlisidir. Oysa sevgi, ruhun elçisidir.

Aşk, kişinin yaşama dalıp güncel yaşamla oyalanmasına yönelik büyük, aşırı bir “bilinçsizlendirim”dir. Oysa sevgi, yabancılıktan dolayı yabansıllıktan doğma, kişinin bu pis, gereksiz yabancı pazar içerisindeki, korkunç özbilincidir.

Aşk, tat aramaktır. Oysa sevgi, sığınak aramaktır. Aşk, aç bir düşkünün yemek yiyişidir. Oysa sevgi, “yabancı bir ülkede dildaş bulmak”tır.

Aşkın yer değiştirdiği olur, soğuduğu olur. Yaktığı olur. Oysa sevgi; yerinden, sevdiğinin yanından kalkmaz. soğumaz, kızgın değil; yakmaz, yakıcı değil.

Aşk, kendinden yanadır. bencildir, kendisi için ister. Kıskançtır. sevgiliye tapar, onu kendi için över. Oysa sevgi, sevilenden yanadır, sevilencildir. Sevgili için ister. Kendini sevdiği kişi için ister. Onu onun için sever. Kendisi ortada değildir.

Ali Şeriati

Şibumi

«Ben de işte bu nedenle Go’yu seçtim efendim.» «Anlıyorum.» Ne garip bir çocuk, diye düşündü. Hem her an kırılabilecek kadar hassas, dürüst, hem de küstah. «Peki okuduğun kitaplar sana bu oyunu iyi oynayabilmek için nelerin gerekli olduğunu öğretti mi?»

Nicholai cevap vermeden önce bir saniye düşündü. «Şey… önce tabii dikkati toplama yeteneği gerekli. Cesaret. Kendini kontrol. Bunlar çok normal. Ama hepsinden önemli olan, insanda bir… nasıl söylemeli bilemiyorum. İnsan hem matematikçi olmalı hem de şair. Sanki şiir bir bilimmiş, matematik de bir sanatmış gibi. İnsanın Go’yu birazcık iyi oynayabilmesi için proporsiyona sevgi duyması gerekli. Demek istediğimi iyi anlatamıyorum efendim, özür dilerim.»

«Tersine. Anlatılamayacak bir şeyi anlatmaya çalışırken olağanüstü başarılısın bence. Peki bu saydığın nitelikler arasında senin en kuvvetli olduğun hangisi Nikko?»

«Matematik efendim. Bir de dikkat toplama ve kendini kontrol.»

«Peki zayıf noktaların?» «Şiir dediğim kesimde.»

General kaşlarını çatıp bakışlarını çocuktan ayırdı. Bunu bu yaşta farkedebilmesi şaşılacak şeydi. Bu yaş çocuklarının böyle kendisi dışına çıkıp kişisel niteliklerini tarafsız ölçüler içinde ayrıştırması olacak şey değildi. Nikko’nun bu oyunu iyi oynatabilmek konusunda batılı kavramları sayması beklenirdi. Dikkat toplama, kendini kontrol ve cesaret gibi. Ama algılamayla ilgili duygusal faktörler, yani onun şiir diye adlandırdığı şey, batılı bir zihnin kapasitesi dışındaydı. Beri yandan çocuğun Avrupa’nın en soylu kanlarından gelmekle birlikte Çin atmosferinde yetiştirildiği düşünüldüğü zaman… Acaba onu batılı saymak da doğru muydu? Doğulu da olmadığı kesindi. Irk kültürü yoktu onda. Belki de onu kendine özgü bir ırk kültürün tek üyesi diye düşünmek daha doğruydu.

«Aslında bu zayıflığı ikimiz de paylaşıyoruz efendim.» Nicholai’nin yeşil gözleri espri doluydu. «Şiir dediğim alanda ikimiz de zayıfız.»

General şaşkınlıkla başını kaldırdı. «Ya!»

«Evet efendim. Benim oyunumda bu nitelik pek yok. Sizinkinde ise gereğinden fazla var. Oyun boyunca üç kere hamlenizi gerilettiniz. Vurucu ve bitirici oyunu seçmek yerine, zarif olanını seçtiniz.

..

Onlara veda etmeme yardım edecek misin, Nikko?»

Nikko hafifçe öksürerek bağızını temizledi. «Bunu nasıl yapabilirim efendim?»

«Kiraz ağaçları arasında benimle yürüyerek. Sessizliğe dayanamadığını anlarda seninle konuşmama izin vererek.”

Son günü kiraz ağaçlan altında daha uzun süre kaldılar. Akşama kadar gezinip durdular. Gökyüzünün rengi kararmaya başlayıp yerden esrarengiz bir ışık yükselıyormuş gibi olunca, dökülen çiçekler alttan aydınlatılıyorlarmış gibi bir görünüme hüründüler. General sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi alçak sesle Nicholai’ye anlatıyordu. «Şansımız varmış, Kiraz çiçeklerinin en güzel olduğu üç günün tadını çıkardık. Çiçeklerin vaat gününde buradaydık. Henüz kusursuzluğa erişmemiş oldukları günde. Kusursuzluk günleri sonra geldi çattı. Bak artık en güzel hallerinde değiller. Doruğu aştılar bile demek ki bugün anılar günü. Üç günün en hüzünlüsü. Ama en zengini. Bir tür sükûn var bugünde. Yok, sükûn değil… rahatlık var. Zaman denen şeyin ne tür bir sihirbaz hilesi olduğunu bir kere daha anlıyorum. Artık altmış altı yaşındayım, Nikko. Senin bulunduğun noktadan ileriye bakıldığında altmış altı yıl çok uzun bir süredir. Senin hayat tecrübenin üç katından fazla. Ama benim bulunduğum noktadan bakıldığı zaman, yani geçmişe doğru bakıldığı zaman, bu altmış altı yıl, tıpkı şu dökülen kiraz çiçeklerine benziyor. Hayatım alelacele çizilmiş, ama vakit yetmediği için ayrıntıları doldurulamamış bir resme benziyor. Vakit. Elli yıl önce… oysa daha dün gibi… gene bu yamaçta babamla birlikte yürüyordum. O zaman henüz kiraz ağaçları yoktu. Daha dün gibi… oysa başka bir yüzyıl. Rus donanmasına karşı zaferimizi kazanmamıza daha on yıl vardı. Büyük savaşta müttefiklerden yana savaşmamıza ise yirmi yıldan çok zaman vardı. Babamın yüzü gözümün önüne geliyor. Anılarımda hep başımı kaldırıp onun yüzüne bakıyorum. Küçük elimi kavrayan elinin ne kadar büyük ve kuvvetli gördüğünü hatırlıyorum. Sanki sinirlerimin de kendi belleği varmış gibi göğsümün ta içinde hissettiğim bir başka anım da… babama onu ne kadar sevdiğimi bir türlü söyleyemeyişim. Bu kadar açık ve dünyasal kelimelerle konuşma âdetinde değildik. Babamın sert fakat hassas profilinin her çizgisi gözümün önünde. Elli yıl. Her biri önemsiz bir sürü şeyle dolu. Asıl önemli olanlar belleğimden yıkılıp gitmiş. Zaman zaman babama acıdığımı hissederdim. Ona kendisini çok sevdiğimi söylemediğim için. Ama aslında kendime acıyordum. Benim söylemeye duyduğum ihtiyaç, onun işitmeye olan ihtiyacından fazlaydı.»

«Bu bir ders mi, hocam?»

«Pek sayılmaz.»

«Arıtıcı bir konuşma mı?»

«Sana öyle gözükebilir. Aslında bir eleştiri. Ama yalnız seni eleştirmiyorum. Uçucu ve tehlikeli bir karışımın eleştirisi ve… analizi. Konu sen ve senin geleceğin. Önce çok parlak bir oyuncu olduğunu kabullenerek konuya girelim.» Otake-san tekrar elini havaya kaldırdı. «Yo, nezaket kurallarına uyup itiraz etmeye kalkışma. Gerçi senin kadar zekice oynayanlar gördüm ama, asla senin yasinde kimseler arasında değil. Üstelik onların hiçbiri de artık hayatta değil. Ama başarılı bir kimsenin parlak zekâdan başka şeylere de ihtiyacı vardır. Bu yüzden seni gerçek dışı iltifatlara boğacak değilim. Senin oyununda insanı tedirgin eden bir şey var, Nikko. Soyut bir şey. İyilikle, anlayışla ilgisi olmayan bir katılık. Oyun tarzın organik değil. Yaşayan bir şey değil. Bir kristal kadar güzel ama, bir goncanın güzelliği yok onda.»

Nicholai’nin kulakları yanmaya başlamıştı. Fakat utancını ve öfkesini hiç açığa vurmadı. Eleştirmek, uyarmak, düzeltmek bir hocanın göreviydi.

«Oyununun mekanik ve kalıpçı olduğunu söylemek istemiyorum. Genellikle hiç de öyle değil. Ve onu öyle olmaktan kurtaran şey de senin o inanılmaz…»

Otake-san derin bir soluk çekip içinde tuttu. Gözleri karşıdaki bahçeye görmeden bakıyordu. Nicholai’nin bakışları hâlâ yerdeydi.

Hocasının sancıyla mücadelesini seyredip onu utandırmak istemiyordu. Uzun saniyeler geçti, Otake-san soluğunu tutmayı sürdürdü. Sonunda sarsıldı, ciğerlerindeki havayı yavaş yavaş dışarıya bıraktı. Her an sancısını kontrol etmeye çalışıyordu. Derken kriz geçti. Hoca peşpeşe iki soluk aldı… şükreder gibi gözlerini kırpıştırdı, ve devam etti.

«Oyununu mekanik ve kalıpçı olmaktan kurtaran şey senin o inanılmaz ataklığın., güvenin. Ama onda bile insanlık dışı bir taraf var. Sen oyunu yalnızca tahtadaki duruma karşı oynuyorsun. Karşındaki rakibinin önemini, hattâ varlığını bile reddediyorsun. Bana sen kendin söyleyiştin. Mistik yolculuklarına çıkıp bulunduğun yerden uzaklaştığın zaman, dinlenir ve yeniden güç toplarken, rakibini düşünmeden oyun oynuyormuşsun. Bunda şeytanca bir şey var. Zalim-cesine bir üstünlük. Küstahça. Senin şibumi amacına biraz ters. Bunu sana söylemişim düzeltesin, değiştiresin diye değil, Nikko. Bu nitelikler senin kemiklerinin içindeki nitelikler. Onları değiştirmezsin. Mümkün olsa bile değiştirmeni ister miydim… ondan da emin değilim. Çünkü bunlar bir yandan senin kusurların sayılırken, bir yandan da o korkunç kuvvetini oluşturuyor.»

«Biz yalnızca Go oyunundan mı söz ediyoruz, hocam?» «Go deyimleriyle konuşuyoruz.» Otake-san elini kimonosunun altına daldırıp göğsüne bastırdı, ağzına yeni bir nane attı. «Bütün zekâna karşın, sevgili öğrencim, çabuk kınlabilecek, hassas tarafların var. Bir kere tecrübe eksikliğin var. Tecrübeli bir oyuncunun alışkanlık ve bellekle yapabileceği bir hamle için dikkat ve konsantrasyon harcıyorsun. Ama bu önemli bir zaaf değil. Olayları boşa harcamazsan tecrübe kazanabilirsin. Bazı el sanatçıları yirmi yıllık tecrübeleriyle övünürler. Oysa aslında bir yıllık tecrübeyi yirmi kere geçirmişlerdir. Sen bu hataya düşme. Senden büyüklerin tecrübe avantajına da kızma. Unutma ki onlar bu tecrübeyi kazanmak için karşılığım hayat keselerinden ödemişlerdir. Yemden doldurulamayacak bir keseden.» Otake-san hafifçe gülümsedi. «Sonra yaşlıların tecrübelerinden mutlaka yararlanmak isteyeceklerini de hatırından çıkarma. Ne de olsa ellerinde ondan başka bir şey kalmamıştır artık.»

Bir süre Otake-san’in gözleri bahçeye dalgın baktı. Bahçenin çizgileri sisin etkisiyle bulanıklaşıyor, kesinliğini kaybediyordu. Yaşlı adam bir çaba harcayarak zihnini ebedî şeylerden geri çekti, vermekte olduğu derse devam etti. «Hayır, senin en büyük kusurun tecrübesizliğin değil. Kayıtsızlığın. Yenilgilerini senden daha zeki ve yetenekli olanların elinden tatmayacaksın. Seni yenenler, sabırlı, sinsi, orta düzeyde insanlar olacak.»

Nicholai kaşlarını çattı. Kajikawa kıyılarında gezinirken Kişika-va-san da kendisine buna benzer bir şey söylemişti.

«Senin orta düzeydeki kimselere karşı duyduğun aşağılıyıcı nefret, onlardaki geniş, kapsamlı kuvveti görmene engel oluyor. Sen kendi parlaklığının orta yerinde dururken, gözlerin öylesine kamaşıyor ki, odanın kuytu, karanlık köşelerini göremiyorsun. Oralarda kalabalıkların, beyinsiz insan kalabalığının ne tehlikeler hazırladığını görecek şekilde gözlerini ayarlayamıyorsun. Ben sana bunları söylerken bile, sevgili öğrencim, sen kendinden yeteneksiz kişilerin, sayıları ne kadar çok olursa olsun, seni yenebileceklerine inanmakta güçlük çekiyorsun. Oysa biz artık orta düzeydeki insanların çağında yaşıyoruz. Orta düzeydeki insan sıkıcı, renksiz, aptal gibi görünür… fakat ölümsüz tekdüzeliğine devam eder… hiç bıkmaz. Amipler her zaman kaplanlardan çok yaşar. Çünkü durmadan bölünür, yenilenirler. O ölümsüz tekdüzelikleriyle. Kalabalıklar zorbaların en sonuncusu olacaktır. Gözlerini bir an için sanata çevir. Bak, Kabuki can çekişirken, No beri yanda sürünürken, şiddet romanları kalabalıkları nasıl peşinden sürüklüyor. Dikkat edersen hiçbir yazar romanına kahraman olarak gerçekten üstün bir insan tipi seçmeye cesaret edemiyor. Çünkü seçerse, kalabalığın içindeki orta düzeydeki insan öfkelenecek, utanacak, ve kendisini savunması için kendi yojimbo’-sunu, yani eleştirmenleri ortaya sürecektir. Kalabalığın çıkardığı gürültü mantıksızdır ama, kulakları sağır edecek kadar güçlüdür. Beyinleri yoksa da, binlerce kolları vardır. Bunları seni yakalamak, çekmek, aşağıya indirmek ve batırmak için kullanırlar.»

«Hâlâ Go’dan mı söz ediyoruz, hocam?»

«Evet, Go’dan. Ve onun gölgesi olan hayattan.»

«O halde bana ne yapmamı öğütlersin?» «Onlarla temastan kaçın. Kendini bir terbiye örtüsünün altına sakla. Onlara aptal ve uzak görün. İçlerine girme. Ayrı yaşa ve şibumi’yi incele. Hepsinden önemlisi de, seni çeşitli yemler kullanarak öfkeye ve saldırıya itmelerine izin verme. Saklan, Nikko.»

«General Kişikava da bana hemen hemen aynı şeyi söylemişti.» «Bundan kuşkum yok. Burada kaldığı son gece senin konunu enine boyuna konuşmuştuk. Batılı buraya geldiği zaman sana karşı nasıl davranacağına ikimiz de karar veremedik. Sen sonradan bizim kültürümüze dönmüş birisin. Ve sonradan dönenlerin aşırı bağlılığı var sende. Bu senin kişliğinde bir kusur. Ve trajik kusurlar da eninde sonunda…» Otake-san omuzlarını kaldırıp sustu.

Nicholai başını salladı, gözlerini indirdi. Hocasının odadan çıkmasına izin vermesini bekledi.

Bir sessizlik süresinden sonra Otake-san ağzına bir nane şekeri daha attı. «Seninle önemli bir sırrı paylaşabilir miyim. Nikko?» dedi. «Bunca yıldır herkese nane şekerlerini karnımın ağrısını geçirdiği için aldığımı söylüyordum. Oysa aslında bunları sevdiğim için yiyorum, ama koskoca bir insanın herkesin ortasında şeker emmesi yakışıklı bir hareket olmuyor.»

«Şibumi’ye mi uymuyor, efendim?»

«Evet, öyle.» Otake-san bir an hayale dalmış gibi göründü. «Evet, belki de haklısın. Belki dağ sisi gerçekten sağlıksız. Ama gene de bahçeye melankolik bir güzellik katıyor. Bu yüzden ona da şükran duymamız gerek.

Le Cagot tembel bir sesle, «Evet, iyi bir hayat,» dedi. «Ben çok seyahat ettim, dünyayı avucumun içinde çevirdim ve bir şeyi iyice anladım. İnsanı en mutlu eden şey, ihtiyaçlarıyla varlıkları arasında bir denge bulunmasıdır. Bütün sorun, bu dengenin nasıl sağlanacağı. İnsan bunu belki varlıklarını yükseltip ihtiyaçlarının düzeyine çıkararak yapabilir. Ama bu budalalık olur. Bunu yapmak, arada bir sürü doğa dışı şeyler yapmayı gerektirir. Pazarlık etmek gibi, çalışmak gibi, çabalamak gibi. Öyleyse? Öyleyse akıllı bir adam dengeyi, ihtiyaçlarını azaltarak, yani onları varlıklarının düzeyine indirerek sağlar. Bunu yapmanın da en iyi yolu, bedava olan şeylerin değerini bilmektir. Dağların, kahkahanın, şiirin, bir dostun verdiği şarabın, yaşlı ve şişman kadınların, Bakın bana! Ben elimdekilerle mutlu olmayı çok iyi bilen biriyim. Bütün mesele elimdekileri yeteri kadar çoğaltmak.»

«Yazık. Oysa seni apayrı bir familyanın son örneği olarak korumaları gerekirdi. Biliyor musun son günlerde seni epey düşündüm, Nicholai Aleksandroviç. Sık sık demeyeceğim tabii. İnsan hayatının son anına yaklaşınca kendi kişisel farsı içindeki önemsiz karakterleri düşünmeye fazla vakit ayırmıyor. İşin en acı yanı da, insanın kendi biyografisi dışındaki her biyografide, önemsiz bir karakter olduğunu farketmesi. Senin hayatında ben, çok küçük role sahip biriyim. Sen de benimkinde öylesin. Birbirimizi yirmi yılı aşkın süredir tanıyoruz ama, iş ilişkilerini çıkarırsan… ki her zaman çıkarmak gereklidir… aramızdaki yakın ve içten sohbetlerin toplamı belki on iki saat ancak tutar. Birbirimizin zihnini ve kalbini yokladığımız saatlar demek istiyorum. Yani seni tanıyışım yarım günden ibaret, Nicholai. Bu da hiç fena sayılmaz. Nice yakın dostlar ve evli çiftler (biliyorsun ikisi de her zaman aynı anlama gelmez.) bu kadar da tanımamışlardır birbirini. Bir ömür boyu sürmüş tatsızlıklar, kavgalar ve tartışmalara rağmen. Durum bu… seni yarım günden beri tanıyorum ve çok sevdim. Bu işi başarmış olmamdan ayrıca büyük gurur duyuyorum çünkü sen kolay sevilebilecek bir insan değilsin. Beğenilmek elbette. Saygı? Eğer korku da saygının bir parçası sayılıyorsa, ona da evet. Ama sevgi? O başka bir mesele işte. Sevginin içinde bir affetme niteliği vardır çünkü. Seni affetmek ise epey zor. Bir yanın azizler kadar estetik, öbür yanın Vandallar kadar vahşi. Bu karışımla kendini pek affa elverişli kılmıyorsun. Bir kişiliğin affın çok üzerinde, öteki kişiliğin ise çok altında. Üstelik affı istemiyorsun da. Herhalde seni affetmeye kalkan biri çıksa, sen onu asla affetmezsin. Bunu yapmaya cesaret ettiği için. Belki bu sözün pek anlamı yok ama, kulağa güzel geliyor işte. Şarkı dediğinin anlamı olduğu kadar müziği de olmalı. İşte böyle. Seni on iki saat süresince tanıdıktan sonra, bir özetlemek gerekirse, yani seni tanımlamak gerekirse, bir Ortaçağ anti kahramanı derdim.

Sesinin tonunda beni tedirgin eden bir şey var. Kuşku değil ama, tehlikeli bir kadercilik. Yoksa kaybedeceğine baştan karar mı verdin?»

Hel bir süre sessiz kaldı. «Çok derin bir gözlemcisin, Maurice.»

«İşim bu.»

«Biliyorum. Bu işte gerçekten bir terslik, bir düzensizlik var. Emekliliğimden geri dönmekle antişans oranını zorladığımın farkındayım. Sonunda bu olayın beni saf dışı bırakacağını sanıyorum. Yapacağım işin değil. Her halde o Kara Eylülcüleri rahatlıkla öldürebilirim. O tip tehlikeler daha önce de başımdan geçti. Alışkınım. Ama o bittikten sonra işler biraz karışacak. Beni cezalandırmaya kalkacaklar. Bu cezayı kabullenirim, ya da kabullenmem. Kabullenirsem tekrar arenaya çıkmanı gerekecek. Hissettiğim şey bir tür…» Hel omuzlarını kaldırdı. «Bir tür duygusal bezginlik. Kadercilik falan değil, tehlikeli bir kayıtsızlık. Küçük düşürücü olaylar birbirine eklenirse belki de hayata o kadar sıkı sarılmak için neden görmeyebilirim.»

Şibumi – Travenian

Kalbine iyi bak sevgili sufi

“Dikkat ediniz ki insanın cesedinde bir et parçası vardır.
O et parçası sâlih oldukça bütün vücuddaki âzâlar sağlam olur.
Eğer o fâsid olursa bütün cesed bozulur.
O et parçası kalptir.”
(Hadîs-i Şerif)

Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Mevlânâ’nın Uzak dediğin yer ancak bir karış diyerek adres verdiği kalbine… Aşk’ın Hüsn için nice basamaklardan geçip nice engelleri aştığı kalp ülkesine… Sadef içinde inci gibi parlayan kalbine… Öyle iyi bak ve öyle iyi gör ki; himmetle inen ve hikmetle süslenen aşkın senden aşkın bir hâl alsın. Taşkınlarca sevgilinin diyârına ulaşsın. Korkma… Âşık ve mâşuk arasında öyle bir yol vardır ki içinden geçen bütün cümleler hurûfî bir edayla tek tek ulaşır muhatabına. Kalpten kalbe yol vardır. Çünkü Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ…

Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Kalp ki maddeden öte mânâ dikenden öte gül-i rânâ… Sula sevgili sûfî sula. Kan nehirleri arasında kalan kalp vadisini istek aşk marifet istiğna tevhid hayret ve yoklukla sula. Sonrası bekâ… Sonrası sıla… Kalbin ki bütün yolların kaynağı ve bütün yolların son durağı. Cânânı aramak için kalbinden çıktığın bu yolda varacağın yer yine kalbin aynası… Çünkü ey sevgili sûfî… Seven ve sevilen birbirinin aynısı. Mevlânâ boşuna söylemedi ya: Gönül kemâlinden bir iz bulunca; can canı içinde seni buldu. Mevlânâ mıydı bulan yoksa Şems-i Tebrizî miydi arayan? Aranmakla bulunmuyorsa ancak bulanlar arayanlarsa neydi bu ikiz ruhları karşılaştıran? İki bedeni tek ruha iki kalbi tek aşka bağlayan zincirin adı neydi? Dil muhabbet dese de bütün dillerden yüce bütün dillerden öte bir şeydi. Lisân-ı hâl bile bu muhabbetin sırrını çözmeye yeterli değildi. Aynı anda fikretmek aynı anda hissetmek ve aynı anda zikretmek… Kalpten kalbe giden yolu sözden öze dökülen bir sohbetle gözden gönüle akan bir ateşle beslemek… Doyumsuz bir ateşle beslenmek… Ve Aşkî’nin kaleminden:

İftirâk-ı sohbet-i cânâna doymaz gönlümüz
İhtirâk-ı âteş-i hicrâna doymaz gönlümüz

Kalp kalbin diğer yarısı ve bundandır ki kalp kalbe karşı… Çünkü üç harfe ve beş noktaya gizlenen bir lugat var arada. Çünkü Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ…

Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Çağlar öncesinden devraldığın ve çağlar ötesine sakladığın her yanını aşkla donattığın kalbine… O kalp ki mücellâ o kalp ki müstesnâ… Sen değil miydin Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var diyen? Âşık-ı sâdık isen kalbine iyi bak sevgili sûfî… Hikmeti gör. Gör… Aşk odu evvel düşer ma’şûka andan âşıka diyor Fuzûlî. Bil ki pervanenin kül olması için ilkin mumun alev alması gerekli. Yanan kim Mevlânâ mı Şems mi? Aşk dâvâsında sen ben ne fark eder ki? Âşık gelmiş mâşuk gitmiş ne fark eder ki? Üzerine bastığın toprak aynı ise geçtiğin yollar aynı ise yan yana durmak şart mıdır vuslat ânında? Kavuşmak bedenen değil kalben bir olmaktır aslında. Çünkü Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ…

Kalbine iyi bak sevgili sûfî… Gülden bülbüle uzanan bir dal varsa mâşuktan âşığa uzanan bir kol varsa kalpten de kalbe giden bir yol vardır. Bu yolda lisân-ı hâlle örülmüş bir muhabbet vardır. Kalbine iyi bak ey sevgili sûfî!.. Kalbini noktalara sakla. Bil ki bu yolda hükümdar… Hükümdar bile (Muradî) ancak ve ancak bir nokta kadardır:

Elbette bu hâlimden o yârin haberi var
Fi’l kalbi mine’l kalbi ile’l kalbi sebîlâ

Senem Gezeroğlu

Ihlamuru Beklerken

İLK

“Sizin bahçede ıhlamur çiçeği var mı?”
“Ihlamur çiçek değil, ağaçtır!”
“İyi de çiçek açmaz mı?”
“Açar”
“Peki, ne zaman açar?”
“Bilmem… Galiba en beklemediğin zamanda”

* **
Uzaklara dalıp giden bakışlarını bir noktada sabitleyip yüzüme bakmadan “bu şiiri ona okumuştum” dedi. Şiiri okumakla da kalmamış, her şeyin bittiği yeri, umutsuzca her şeyin başladığı yer yapmak için ona baharla gelen bir dönüşü vaat etmişti. “Ihlamurlar çiçek açtığı zaman” diyordu. Bu zemheri halinden bahara geçişin, yıkılmışlık halinden sonra “İşte her şeyi değiştirmek için geldim.” diyebilmenin adıydı ıhlamur. O çiçek, Sevgiliye tüm bu umutları götürecekti. Çiçekten öte bir ruhun dirilişiydi…

Günlerdir sıkıntılıydı. Her şey bu kadar zorlaşmışken ve bu zorlukların en zorları sabırla aşılmışken, “bir sır” mutluluğun önüne geçiyordu. Huzursuzluk iki tarafa da sirayet etmişti. Ayrılık, o ne kadar yok saysa da ensesinde bekleyen bir anlık öfke gibiydi. Sert ve keskin bir darbeye kalmıştı…

Ayrılık, şarkılarda söylediğimiz gibi esip geçmiyordu. Acıtıyordu, en acıyan yanını… Hâlbuki bir dağ biliyordu kendini, “Ayrılıkta sevdaya dâhil” deyip geçer giderim zannediyordu.

Oysa denge noktası vardı insanda; zoru kolaya çeviren, meşakkati sabırla yoğuran, yokluğu kanaatle bastıran… Sırt sırta verince ve muhabbet sarmaşık gibi sardığında kalpleri, anlıyordu: “Her zorlukla birlikte bir kolaylık” vardı ve bu kolaylık hemen yanı başında duruyordu. Onunla her şeye katlanmak daha kolaydı, onunla anlamak ve onunla ağlamak daha kolay…

“İnneme’n-nîsâ şakayuk’ur-rical.” İki parçaydı insan ruhu, bütünleyenini arıyordu her zaman…

Tamiri imkânsız bir sükût-u hayal yerleşince bir kalbe
Ve sonra diğerinde öfke damla damla çoğaldığında
Yani bu denge bozulduğunda, her şey değişiyordu.
Artık her kolaylıkta bir zorluk peyda olmuştu.

Hayırla başlayan her konuşma, her mektup devamında kan damlayan sözlere dönüşüyordu. Bir sevgi gün gelip bu kadar yıkıcı olabilir miydi?

Ne anlatabilen ne de anlayabilen vardı artık.
İki tarafta birbirini tanıyamıyordu…
Art niyet şüphesi her kelimeyi etkisi altına aldığında
Her söz, her hareket, her tavır, tedavi için sunulan her ilaç
Zehir sunulmuşçasına tepki görüyordu.
Yanlışlar coğrafyasında doğrular hükümsüzdü
Ve işte bu yüzden Sevgiliden gelen hiçbir iyilik
Cezasız kalmadı…

Bu karmaşanın içinde boğulan yine tüm bunları yapandı. Kendine söz geçirmekten aciz, anlamaktan uzak, öfkeye ile kol kola. “Haklı olmak” duygusu sarıyordu bir sıtma gibi ansızın bedenini ve haksızlığa uğramış olmak her öfkeyi meşru kılıyordu. Eziliyordu, küçük düşürülüyordu kendince…

Ah o “haklılık” hissiyle büyüyen kibir
O kaşıdıkça kanayan, kanadıkça kaşınan yara
Yandıkça büyüyen yangın, büyüdükçe basireti körleyen alev
Ah o içindeki öfkeyle beslenen canavar…
Ve derinlerde her şeyin müsebbibi: Gurur

Sonra vicdan, gönül mülküne sükûnet getiriyordu bir süre. Fırtınadan arta kalan sağır edeci sessizlik, tedirginlik ve pişmanlık sarıyordu ruhunu. Bu kısır döngü öfke-pişmanlık nöbetlerine dönüşürken bir uykudan uyanır gibi kendine geliyor, kırıp döktüklerini düzeltmek istiyordu. Bu defa da gurur, özür dilemeyi aşılmaz bir dağ gibi dikiyordu önüne… Ve işte o anlarda hasta olduğunu anlıyordu.

İçinde bir canavar vardı. Gururu kuşanan, öfkeyle beslenen, pişmanlıklarla kalbini zayıf düşürüp halsiz bırakan, tezatlarla direncini kıran, ruhunu karamsarlığa sürükleyen bir canavar. Adı: Nefs

* * *

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bu dizeleri ıslak bir sonbahar günü okumuştu Sevgiliye. Fondaki yağmur sesinin ağırlaştığı ayrılık havasında son bir mühlet istemişti. Bu kara bulutları dağıtıp ıhlamurla gelen bir baharı serecekti avuçlarına… Devam etti sonra:

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadim elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız (1)

Hangi Sevgili “Kadim Elif” olmak istemezdi. Tek olmak, biricik olmak bir kalbin başlangıcı olmak. Öncesi olamayan aşk, ilk adım… Elif.

O da istedi. Hiçbir söz söylemedi, mühlet vermedi, beklerim demedi ama istedi. Bunun için kalbinin bir köşesi diğer köşelerinden habersiz bekledi, ümit etti. Kimse bilmedi. Belki de hiç bilinmeyecekti…

* * *

“Ben hastayım” dedi o gün Sevgiliye. “Ama iyileşmek istiyorum, içimdeki bu uru söküp atmak istiyorum. Bu gurur, bu aşılamaz duvar; bu öfke, bu pişmanlık denizi benden uzak olsun istiyorum. İzin ver, kaybettiğimi yeniden kazanayım.”

O ayrılık gününün sonrasında güzel şeyler de oldu, hiç cevap alamasa da haberler, mektuplar gönderdi. Hiçbir yere gönderir gibi gönderdi. Hiç kimseye yazar gibi yazdı. İçten yazdı, ifşa etti sırrını. Korkunç yanlarını, haksızlıklarını, zaaflarını, şuursuzluğunu ve sevgisini yazdı. Hiç cevap almadı ama hep yazdı…

Sevgilinin kalbinde de ümit, gizliden gizliye her mektupta çoğalıyordu; yüreğinde ıhlamurlar tomurcuklandı usul usul, çiçeklendi. Ama temkinli davranıyordu. Bir yanı hep konuşuyor, öbür yanı susuyordu. Cevap yazmak istedi, yazamadı. Kalem parmaklarına takılıp ince bir ağ ördü sanki, her denemesinde kelimeler nihayetinde gelip bir yerde durdu; kalem “elif” yazdı.

Sonra rüya gördü… Kırmızı bir ırmağın kıyısında duruyordu, “Kan gibi” dedi uykusunda. Karşısında, ırmağın diğer yakasında bir “elif” vardı, toprağa saplanmıştı. Rüzgârda sallanan ağaçlar gibi iki yana doğru eğilip doğruluyordu… Uyanınca “Kan rüyayı bozar” dedi, telaşla. ”Toprağa saplanan kim?”dedi, yeniden uykuya dalarken. Uyku ile uyanıklık arasında tekrar dudakları kımıldadı…

“Kan… bozar.”

İKİ

“Anne, ıhlamur çiçek açtığında haberim olsun!”
“Neden?”
“Bir dost için.”
“Ihlamur istemedi mi?”
“Ihlamuru var da çiçeği yok…”

* **

Günler uç uca eklendi…
Sabrın sonu selamet olmadı bu defa.
Nihayetinde taş çatladı, cam kırıldı…

Mektuplar cevapsız kaldıkça gurur yeniden kuşandı kılıçlarını. Bunca gayrete, çabaya, bunca fedakârlığa Sevgili nasıl olurda karşılık vermezdi. Hiç mi vicdanı yoktu yârin? Hüsn-ü zanlar sû-i zana dönüştüğünde tüm büyü bozuldu.

Ve bir gece nefsi kuşanan adam beklenmeyeni yaptı. Yollara uykusuzluğunu dökerek şafağı başka bir şehirde karşıladı. Kabaran bir yürekle Sevgilinin karşısına dikildi o sabah. Kan kustu, gönül yıktı, hesap sordu… Yüreğini sıkan, yakan ne varsa çıkardı, koydu masanın üzerine. Sevgili dalgındı, sanki duymuyordu, görmüyordu; her şey bir hayaldi sanki. Birazdan hiç yaşanmamış olacaktı, bitsin diye bekliyordu. Her şeye böyle tahammül etmişti uzun zaman. Ama o da dayanamadı, çıkardı yüreğindekileri, o da koydu masaya. Susmadı.

Sevgilinin gönül kapısı, bu kez tamamen kapanmak için açılmıştı. O kapının ardında sükût-u hayale uğramış bir kalp ve fırtınaya dönmüş bir deniz duruyordu. Tüm bu yaşadıklarını hak etmeyen, içindeki birikmişliğe son damlanın da düştüğü bir deniz… Adı: İsyan.

Sonra “Ben” dedi, Sevgili, “küçük de olsa bir ümide kapılmıştım oysa, değişir mi, demiştim. Aldanmışım.” İlk kez böyle dik duruyordu, böyle sağlam, tavizsiz…

Karşısında duran adam tüm bunları gözlerini yere dikip dinlemişti. Elinde, masanın üzerinden aldığı bir bıçak vardı; dizinin üzerine dayamıştı, öylesine duruyordu elinde. Öylesine duracağını sanıyordu Sevgili. Bir anda öfkeyle sıkılan yumrukla kavranan bıçak, biraz önce üzerinde gezindiği bacağa saplandığında son söz söylenmişti…

Sevgili, yüzüne korkuyla kapadığı ellerini açtığında karşısındaki adamdan oluk oluk akan kanı gördü ve ardından yavaşça iki yana doğru esneyen bıçağın metalinde rüyayı yeniden yaşadı.

Nihayetinde söz bitti, gönül sustu…

Vedûd ismiyle sevilmeye en layık olan, iki kalbe birden koyduğu muhabbeti birinden çektiğinde ayrılık kaderden kazaya dönüştü… Emanet eden, emanetini aldı; hak edene hak ettiği verildi.

Ama o kadar kolay olmadı kabullenmek, bitmeyeceğine bu kadar inanmışken “bitti” demek kolay değildi…

O gün, bacağındaki yaradan daha fazla sızlayan bir vicdanla geri döndüğünde hala vazgeçmemişti. Bir ricat sayıyordu bunu, daha güçlü saldırmak için geri çekiliş… Hem daha ıhlamurlar da açmamıştı. Vakit var diye düşünüyordu. Belki bir zaman sonra daha kuvvetli ordularla dayanacaktı yârin kapısına, reddetmeye fırsat bırakmayacaktı.

Eğer… Yârin artık “ağyâr” olduğunu öğrenmeseydi…

Aceleyle yapılmış bir nişan haberi aldı önce, şaşkınlığı bile üzerinden atamadan yapılan nikâh. Beyazın en hüzünlü tonunda bir gelinlik giymişti Sevgili, arkadaşların bile çağrılmadığı, hiçbir dostun gitmediği bir düğün yapmışlardı. Vakti geçmişti ıhlamurun… Sevgili geçmişti her şeyden, bozulmuştu büyü… Tüm bunlar olurken hiç geriye dönmeyi düşünmemişti. İki yana esneyen o bıçağın parıltısında, tüm tereddütlerini sevgisiyle birlikte gömmüştü. “Elif” kendisi değildi; şimdi, her şey gibi vazgeçtiği o adamdı, anladı…

Yalnız bir yerde sarsılmıştı. Bir yerde başladığını bitirememekten korktu, zayıf hissetti kendini. Tüm bu dik duruşa, kararlılığa, gemileri yaktığı büyük yangına rağmen içindeki küçük kızın çığlığını bastıramadı: Arkadaşlarının hiç birini çağırmamıştı düğüne, çağıramamıştı. Ölümle gerçekleşecek bir ayrılığa yemin ettiği o adam da yoktu artık. Birlikte okudukları şiir zihninden ansızın geçtiğinde… Ağladı.

“Seni kız arkadaşlarından
Sevinç gözyaşları içinde
Öpen olmayacak mı
Ezberlediğin şiir
Beklediğin adam ” (2)

ÜÇ

“Oğul, ıhlamur çiçeği sormuştun ya… ?”
“Sormuştum.”
“Çiçek açmış, hatta yerlere dökülmüş. Fark etmemişim”

“…”

[1] Bahattin Karakoç, Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman
[2] Sezai Karakoç, Sessiz Müzik

Adige Batur-IHLAMURU BEKLERKEN-Türk Edebiyatı Dergisi-Eylül 2008