Dış Kapının Mandalı

Düz bir çizgiye oturmadı hayatın
Yine de bahçede güller açmaya devam ediyor
Uçaklar yine rötarlı kalkıyor, trenler hep hamam gibi sıcak

“Hayat devam ediyor” deyip avutma beni
Dursun artık Serkisof marka eski bir saat olup
Olay mahallindeki delilleri böyle toplayabiliriz ancak

Bu yağmurda ne mi arıyorum kapında?
Islandım, üşüdüm, bunu söylemek isterim belki
Kırıklarım var karnemde senden sonra anneme göstereceğim

Yolların nereye çıkacağı belirsiz
Kalbim de avutacak bir söz istemiyor artık
Senden ne kalacaksa kalsın yıldızlar hükmünde

Dış kapının mandalıyım, her şeye maydanoz
Yine de sesini özlüyorum, suçlarımın son bölümünü
Orada keşfi mümkünsüz bir aşkın yorgun haritası

Cihan Oğuz

O Sessiz Efsane

Tutunduğun kabuslar içimi tırnaklıyor
Orada bir çocuk alnına kan sürmekte uğur getirsin diye
Aşk kaç bucak ötede? Kimse bilemedi, amansız kanamalar devam
Kanamalar soluksuz devam, bir derviş yön gösterse herkesin adımları ters yönde
Kır düştü mevsimsiz yaprakların üstüne
Kıraç yolculukların kenarında hep ortası siyah işaret direkleri…

İğne yapraklarını döküyor ayın kalbinden vurduğu o ağaç
Evimizin duvarında yaralı bir resim asılı şimdi
Baktıkça gözlerimiz yoruluyor o renkler karşısında
O renkler gözümüzün fer nöbetçileri,
Kalbimizin gerili damarı,
Alnımızın geciken akı.
Ay selamsız kalmışsa şimdi Tanrı’dan habersiz bir hiledir bu…

Güpegündüz altımdan kayan koca bir taş idi o
Yarattığı boşluğu kimse farketmeden binlerce nergisle kapatan
Bazen alabildiğine cadı
Tırnaklarını hayata geçirirken
Benim de canım çok acıyor
Canım çok acıyor, kendimi tokatlayıp da dindiriyorum yıldızların hüznünü ancak
Senden kaçtığım her gece günah çıkardığım bir tanrılar engizisyonu
Zangoç inadına ezan sesine ayarlıyor cezamın kesildiği anki gong sesini

İninde boylu boyunca uzanıp avuçlarını göğe açan bir çakalım
Hangi günahı unutmaya kalksam öteki ışıldıyor mum eşliğinde
Kalbimi yalnız sana emanet etmiştim oysa
Söyle hangi kilidi kaybettiysen onun ağıdını yakayım
Hangi yıldızı seçtiysen o kaysın gözlerimden
Bir kadeh susuz rakıyı soluksuz içtin de şaşırdı kalbim
Ne zaman seni çok sevdiğimi söylesem
Sesini hafifçe inceltip “Yalancı” dedin bana
Ne zaman ayrılırken yüzümü denize döndüysem
İskeleden bir hayalet uğurladı sanki beni
Biliyorum ne kadar özür dilesem yeni yağmurlar yağmayacak saçlarına
Bir kez gücüne gitti çünkü ani gitmelerim

Neler mi yitiririm o masalın sonu yavan biterse,
O aşk kaynayıp giderse bir yığın ayrıntı içinde?
Kursağımda bir ömrün basamakları kalır belki
Kalbimden düşlerine tırmanırken yıldızları tökezleten
Bu da mı yetmez? Ölüp ölüp dirilen bir günahsız kul olur çıkarım
Yaşatamadığı günlere sayar onu da tanrı

Çetin bir iç savaş yaşadı kalbine gömüldüğümüz o deniz
Dalgalar ve martılar birer ihanet kumkuması
İnce bileklerin zincirine sevda düşürdü de kıskandım pasını
Pusulayı, dümeni, sancak ve iskeleyi hep yanlışa ayarladım mahsus
Ama kaç kez bozulduysa o büyü
Bir şeytanlık yapıp sızdım yine düşlerine
Yüzeyde ilk vurgun yiyen ademoğlu benim, ne olmuş?
Bu da yazılıversin kaptanın şapkasının içine
Mavi ne koyu maviydi ki gözlerindeki ışıltıyı aşk sandım
Meğer deniz kalbine misafir olana kendi beğendiği acıdan sunarmış

Ellerinden geriye ne kaldıysa bir o kadar uzadı ömrüm
Ne zaman uzaktan görünsen bir hayal ortasındayım sanki
Beni bana benim dilimden başka her şeyle anlat
Kusur bul söyleyemediğim şarkılara, bir maraz tut gidiyorsam erken
Değil mi geceleri kendi yalnızlığıyla yatan bir allahın kuluyum
Gövdeme yuva yapar yarasalar benden habersiz
Kuş uçurtmazlar içimde büyümesin diye gökyüzü
Oysa salaş bir meyhane kadar tenhalardayım
Bağışla, peçeteye şarkı adı yazıp uzatamadım sahneye
Bu yüzden sana hiçbir ithafım kalmadı kalbimden başka

Baktığın bütün kapılar asma kilitliydi
Kalbini verdin de yine açmadı sana düş yüzünü
Kırk haramiler kırk bir kere maşallah
Ellerinde iki yanı keskin kılıçla bulut düşürdüler gökyüzünden
Sana altın bir tas içinde kalbimi sundular
Yüzün ekşimesin diye karagöz oynattı soytarı
Ah vah eyvah ettin de ter içinde uyandın
Bir baktın kalbim yanı başında ama yine senden epey uzak
Şimdi hangi tanrı caydıracak beni aşkın nefesinden
Hangi derviş hu çekecek korkumun büyüdüğü mağarada?

Eskimiş bir öyküydü bende kalan
Biraz senden bir parça, biraz anılarda biriken sözün tortusu
Neyi anlatmaya kalktıysam yarım kaldı senin nezdinde
Neye vursam kendimi hep gözlerini yeniden deli gibi hatırlamak için
Vurgunsa vurgun, yağmaysa yağma, aşksa aşk
Ömrümün şiddeti kalbinle buluştu da bir yıldız kaydı içimde
Ay yarım döndü, mevsimler usandı tekrarlanmaktan

Resmi bir resepsiyonu rezil edecek bir yaramaz çocuk
Dil çıkarıp duruyor şef garson servis yaptığı an
Güya orkestra da Portofino’ya odaklanmış
Bilmezler kalbinde çiğnenmemiş bir nergis korusu yatmakta
Koronun kulak verdiği yerde öteki şef anıları yönetemiyor
Kimse tutamıyor ucundan o gecenin, o ömrün
Her yer nergis sağanağı, yaramaz çocuk pabucunu dama atmış nelerin
Bense kımıltısız bir köşede kendi gölgemin peşindeyim
Gölgem sana bir düş daha getirecek ne olur kaçma
Ne zaman erken kaçsan gece kendinden utanacak kadar uzuyor

Kimsesizsin evet en az hayat kadar çorak
Bu yorgunluk bir yerden çıkar dedikçe şarkılar aksıyor
Elimde değil, yapma bir dünya getiriyorum sana
Denizi yalanla yapıştırılmış, kasabaları bölük-pörçük koskoca bir cihan
Meğer atlasın rengi her gece başka değişirmiş
Bir de aşka sırtını dönüp gidenlere yar olmazmış hayat
Bunu da anlamıyorsun ya artık ben gam yerim
Boğazıma kılçık olur sensiz gidilen rüya

Ah çekilir bir eski rüzgarın kırıp döktüğü dala
Yaprağın ömrü nereye kadardı? Rengini kim kaçırdı düşlerden?
Sonunda kalbim geldi yine sana dayandı
İster kınından çekip savur sözün hançerini
İster dilinin altında sakla bir ömür
Nasılsa benden yana hiçbir baharda kar birikmez
Bir gazel söylerim eriyip dökülür yıldızlar

Yenildin mi? Yoksa herkesin zafer sanıp çığlık attığı cehennemde
tek suskun çiçek miydin?
Geriye hangi mevsim kalırsa kalsın sözünü esirgedin aşktan
Kimler sırat boylarında uykusuz bekledi de söylemedin
Ne zebaniler kendi harladıkları ateşte şaşkına döndü
Bilmezmiş gibi uykunu bölüverdim imkansız bir şarkıyla
Kelimeler o sessizliği kımıldatmaya yetmeyecekti elbet
Şimdi uçsuz bucaksız bir kervanı andırıyor gözlerin
Kirpiklerinde yorgun bir efsanenin tozu dumanı
Kalbindeki hangi sayfayı açsam biraz daha ürkecek küheylan
Ben öteki sayfadaki kaçışın ayak izlerini merak edeceğim
Sonsuza kadar sürecek bu yolculuk düşlere bata çıka
Ama bir tek kelime bile bulmayacak yerini
Değil mi sen ağladıkça gökkubbenin perdesi kopkoyu yırtıldı
Artık neyi susarsan sus aşktan uzak olmayacak

Cihan Oğuz

Aşka Takoz

Benim dışımda bir şeyler oluyor hayatta
Uyanık davranıp sezemiyorum perdenin ötesindeki dünyayı
Ben senin için şiir yazıyorum örneğin
Sen neredeyse bana garip aşklarını anlatacaksın

Tanrıyla bir sözleşme de imzalamadım oysa
Sırata adım atamayacak kadar yorgunum
Keşke bunları bilsen de benden kurulu yeni bir yalan uydursan ömrüne
Aşılamayacak kapıların ardındasın sen

Herkes sabahları önce yüzünü temizliyor gecikmiş gerekçelerle
Biraz alışkanlık, biraz tutku, biraz da aşka meydan okuyan o çıplak söz
Ölüm ile alışkanlık arasında çınlayan sarkaç
bir vursa tam 12’den cesaretini

Kimsenin kalbi yoksul değil aslında
Keşfedilmemiş bir atardamar saklı o şarkının ortasında
Biraz yükselse tını, bütün perdeler kapanmayı unutacak
Sürecek o gaflet oyun boyunca

Sürecek de ne değişecek aşka dair?
Yine bir yarım fırtına tepetaklak
Yine bir yılan deliğinde boylu boyunca…

Cihan Oğuz

Sonrasızlık

-babama-

Çok mu uzar gecenin kendini kanıtlaması
bir yağmur tanesi hızını kesmişken sağanakların?
Oysa sen deniz ortasındaki şaşkınlığımsın
Rüzgâra da küstüm, küstüm işte, kimse bağışlamasın
Şarkılardan kaçışım hep bundan.

Siz hiç bahara çiçekten yoksun girdiniz mi?
Benim kalbimin yarısı yaşadı bunu
Diğer yarısı da anılarla incindi.

Susmakla başlayan her elveda bir çerçeve parçalar
Duvara sığmayan görüntüdür hüzün
Kuşların olağan göçü sanırız
Meğer ki bir çiçek kendini erken soldurmakta…

Artık belaysa gecenin kendini aldatması
Yıldızlar hep yanlış yörüngeye dağılır
Bir bıçak darbesidir uçurum dipleri de
Kanattıkça çiçeklere eksik renk bağışlayan…

Gidişini sorsam, zamansız bir yaprak dökülür takvimlerden
Gel diyemem, yüzlerce mum birden söner kalır içimde.

Cihan Oğuz

BENİM İÇİN SONRASIZLIK…

Çok az kişinin yaşayabileceği güzel bir çocukluk geçirdim. Babamın memur olması nedeniyle uzun süren taşra yolculuğunda, O’nun Kore Savaşı’nın hemen ardından askerlik görevi için gittiği Kore ile yakın diye uğradığı Japonya’dan getirdiği oyuncaklar başta olmak üzere ömrümün hemen her döneminde istediğim her şeye -en başta kitaplara- sahip oldum sayılır.

Babam öyle ‘garip’ ve ‘uçuk’ biriydi ki, kaldığımız her yerde farklı olduğunu hissettiren görünmez bir etki alanı bırakırdı.

Çocukluğumun ilk yıllarında O’nu hep özledim. Taşra kasabalarında arkadaşlarıyla geceyarılarına kadar süren sohbet toplantıları nedeniyle geciktiğinde, sabahları yastığımın altında mutlaka bir çikolata olurdu. Kendini affettirmenin küçük bir yöntemiydi bu. Yanlış olup olmadığını hiç tartışmadık.

Çok sonraları iki kardeşim daha dünyaya geldi. Lise öğrenimi için annemden, babamdan ve kardeşlerimden ayrıldığımda henüz 17 yaşındaydım. Bir daha da, yaz ve yarıyıl dönemleri dışında hiç biraraya gelemedik.

Ama büyüyüp de ‘aklı başında’ biri haline gelince, babamla olan dostluğumuzu farkettim. O’na karşılıksız aşklarımdan bile söz ettim. Geceler boyu süren içkili sohbetlerimizde hep sakince dinledi beni. Korkunç bir mizahi yönü vardı. O’nunla birlikte sohbet edip de hayran kalmayan yok gibiydi.

10 yaşında sigaraya başlayıp 20 yaşında bıraktığını söylerdi. Öyle garip bir adalet anlayışı vardı ki, şaşmamak mümkün değil. Ailesi, küçük bir kasabadan lise öğrenimi için babamı Ankara’ya gönderdiğinde, koşullar zorlanarak, lazım olur diye yanına altın bilezikler verilmiş. Babamsa, trende rastladığı çok daha yoksul bir aileye armağan etmiş o altınları… Bazen abartılı bir film sahnesi gibi geliyor bunlar bana.

Daha ben ilkokuldayken başta Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir ve yabancı klasiklerden oluşan kitapların yer aldığı kütüphanem hazırdı. Babam o kitapların çok azını okumuş, ama ileride bizim yararlanabileceğimizi düşünmüştü. Dönem, 1970’li yılların henüz başı…

İşi konusunda inanılmaz derecede titizdi. Sabah saat 06.00’da kalkar, yoğun işlerini biraz olsun hafifletmek için erkenden daireye giderdi. Sabahları kesinlikle kahvaltı etmez, aç karnına sade bir Türk kahvesi içerdi. Bugüne kadar hiçkimsede rastlamadığım derecede güzel ve özenli bir elyazısı vardı. Hele oldukça orijinal olan imzasına hayran kalmamak elde değildi.

Üniversitede okumak üzere Ankara’ya gittiğimde de sürdü dostluğumuz. Müziği ve eğlenceyi çok severdi. Her gece içerdi. Bir yaz döneminde

Çanakkale’deki bir aile dostumuzu ziyaret etmiş, oradan da ünlü besteci Teoman

Alpay’ın amatör bir stüdyoda kendi sesi ve udu ile gerçekleştirdiği kasedi ele geçirmişti. O ölümsüz şarkıları geceler boyu dinledik. Ben hala dinliyorum…

Belki burada anılması gereksiz bir ayrıntı ama çok zor durumda kaldığı dönemlerde bile beni parasız bırakmadı. Mersin’e bavullar dolusu kitapla geldiğimde hiç kızmadı, teşvik etti. Hiç yüzüne bakmadığı halde, yaz tatillerinde ben yataktan kalkmadan Cumhuriyet gazetesi masada hazırdı. Özellikle şiir yazmamı hep derin bir saygıyla karşıladı.

Gizli ve ortaya konulmamış bir dostluktu bizimki. Hiç itiraf edemedik bunu birbirimize. Şimdi geriye dönüp baktığımda, keşke daha çok konuşsaymışız diyorum.

Evet, şarapla, rakıyla, bazen birayla, kendi hazırladığı o güzelim salatayla ve mutlaka müzikle süslenen o uzun geceler artık yok. Babam, tıpkı her zaman yaptığı gibi, yine kendine özgü bir şakayla ayrıldı aramızdan: 27 Nisan 1991.

Ölümünü duyduğumda inanamamıştım, hala da inanamıyorum. Siz hiç iki kolla yaşadığınız halde, tek kolunuz varmış gibi hissettiniz mi kendinizi? O boşluk hiçbir zaman kapanmayacak galiba. Kimisi, babası öldüğünde yılların yorgunluğunu hisseder, kimisi de yaşamın acımasızlığını. Ben, içimde taşıdığım bir dünyanın ansızın yok oluşunu, sonrasızlığı farkettim.

Çok sonraları, İzmit’teki yalnız gecelerimde, müzik ve içki eşliğinde kendi kendime kaldığım zamanlar anladım o yokluğun acısını. “Sonrasızlık” şiiri de o dönemin ürünüdür.

Dünyaya bir daha geleceğimi sanmıyorum; en azından bütün mucizeler peşpeşe yaşansa bile, biliyorum ki babam artık hiç olmayacak… O gün bugündür, ne zaman içkiye otursam, masadaki o dayanılmaz boşluk hemen hissettirir kendini. Söyleşilerde yavan bir yön kalır, eksik bir şarkı mırıltısı duyulur, tepemizdeki lamba biraz daha loştur. Ve en mutlu gecem bile olsa anılar mutlaka gözlerime üşüşür.

Bugün 26 Eylül 1996 ve ben 33 yaşındayım. Bundan ancak 22 yıl sonra ulaşacağım babamın yaşına. O gün O’nunla daha bir arkadaş olacağız gibi geliyor.

Ama sonrasızlık üşütüyor, hep üşütüyor, çok üşütüyor…

Cihan Oğuz

Bahtsız Deve, Çöl ve Kutup Ayısı

Kendime ilân ettiğim savaşta otuzdört yıl devrildi
Devirdim düşlerime bahşedilen çamları da
Niçin bütün güzel kadınları seviyorum ama birine aşığım?
Ah bu yanıtsızlık belki ömrümün nişânesi
Sayım yapıldı: Düşlerinden bir adım geridesin
 ve ömür böyle bitebilir
Aşk böyle sona erebilir,
 nasılsa alışıldı bir mevsimin henüz tamamlanmadan elvedasına

İklim böyleymiş, külâhıma anlat, güya bahanesi de hazır
 şarabı devirmenin
Oysa seninle her an karşılaşmanın o çıldırtan şarkısı
 çalınıyor kalbimde, yapayalnızım, bunu anlayacak kadar uzaktan dinliyorsun

Hayat bütün bağlılıkları bir yere bağlamış
öyle hissediyorum ellerini her gördüğümde
Nerdeyse tutacağım, şimdi kıyamet kopacak, çıldıracaksın
Çantan başıma inecek, fırlayıp gideceksin kendi gökyüzüne
bütün fallar boşuna bakılmış olacak

Ah içimde ukde kalır bu şaşkın skandal
Korkma, hiç yaşanmaz nasılsa,
 artık posta güvercinleri yetişmiyor düş bahçelerinde
Ulaşmaz ellerine parmak uçlarımda yazılı mahrem şiirler

Buyrun savcı bey, ilişikte belgesi de var, ilk kez burada itiraf ediyorum
O aşkı ilk ben yaraladım,
sonra bütün merdivenler kendi kendine yuvarlandı cehenneme
Evet savcı bey, çıkmazdayım, iyi bildiniz, bu da eksik kalmasın iddianamede
Hayat bazen çölde başlar, yamuk bir hörgüçte donakalır aşkın geleceği

Cihan Oğuz

Milenyumun İlk Özeti

Şairlerin yağmuru es geçtiği yıllardayız
Tosbağa meraklısı diye ti’ ye alınanlar birer galip sayılır mağlup
Çocukların adlarını nüfus kütüklerinden silmek üzereyiz 

Damla
Çağla
Nehir
Bulut
Yok artık, hiç olmayacak uzun bir zaman 
Aşklar zaten birer cirit oyunuydu
Kimse duramıyor azgın atın üzerinde 
Herkes birbirine borçlu
Bir cebinden umut eksilten
Ötekine hüzün depoluyor anında
Yaşı yirmiye varan efor testinden yenik çıkıyor
Kırkı geçen biraz ‘ eski tüfek ‘, dayanıyor ayrılıklara 
Kapanın elinde kalıyor hayat, keşke biraz ağlayabilsek

Ama oyuncağımız kırıldığı için değil, kalbimize 
Kopasıca dilimizi biraz olsun tutup susabilsek
Belki yeni sözler birikecek hikâyemizde 
Birinci sınıf vatandaşız kapana kısılan fareler cumhuriyetinde
Nasılsa sınıf farkı da kalmadı, hepimiz dipteyiz. 
Batık bankadan parasını kurtaran en kahraman
Kredi kartının asgari tutarını ödeyen cengâver 
Dağınık bir yazboza benziyor ömrümüz
Ne zaman bir araya gelir parçalar
Nasıl kavuşur ırmak denize
Bütün feylesoflar bu muammanın peşinde
Olsaydı keşke gökyüzüne sırtını döneceğine 
Artık bizden geçti mi, yoksa bir bulutun arkasında mı saklı kaldı hayat
Bilmiyorum, bilmiyoruz, kimse bilmeyecek
Ama öyle bir bilmeceye dönecek ki insan
Yüzyıl daha soluk alacağız kendini keşfettiği yerde

Cihan OĞUZ

Çınardan Dökülen Kırk İki Yaprak

Yağmuru bekledi koca gün, beklemek zûlmüş gibi
İçinde gezinen yedek bulutu gözlerine sakladı
Yollara düşmeyi denese aynı ağaçlar aynı hizada
Elini kalbine koyar koymaz gelsin uyku sığınağı

Yoksa fırtına mı demeli uykuya? Öyle aniden
Üzerini örter gibi yıldızların, geceyle didişerek

Her yıl bir yaprak daha düşüyor çınardan
Yaşlı bir aslanın boynu bükük dönmesi gibi ormana
Dibine kadar mağlûp, dibine kadar mağrur, dibine kadar munis

Sürçülisan işte, hangi söz tam oturmuş ki yerine?
Bir atasözü diğerini tutmuyor, kelimeler sırılsıklam
Yağmuru bekledim diyorum, koca gün, koca ömür
Kocadı içimdeki çocuk, bıyığı terledi
Yaş kırk iki oldu, tevellüt 963, ama hâlâ doğmamış
Dünyaya gözlerini açmaya çalışan bir kartal sabırsızlığı

Cihan Oğuz