Kışın Vakti Dar Olur

Kalbim!

Bazen evlerinin önünde oturan kadınlara gelin önerdin sen. Övdüğün yosmalar seni şaşırtmadı da mahcup etti her seferinde. “Son” dedin, “bu son tavsiyem olacak!” Yoksul çocuklara ait o tek fotoğrafın ateşe düşmesi gibi Bağdat düşünce sen gittin. Yokuş olsa da yolun doğusu sen gittin. “Nasılsa” dedin söylenerek, everdiğim bir gelin yolda toplar beni.

İnsan yola düşünce ne çok dökülene rastlıyor.

Kalbim!

Ne zaman bir kapıya varsan fark ettin mi, zili bozuk bir kapıya denk düştün sen. Seslendiğinde seni duyan olmadı da, içeriden gelen sesler bir misafirin kapıdan nasıl da veda ettiğini gösterdi; balkondan sarkan yarası şık adamlara. Bilirsin, kışları vakit dar olur. Sen ne zaman bir soğuk görsen, bir ayaz, kozalağını özleyen bir ağaç, tenekede yaktıkları ateşle ellerini ısıtan pazarcılar hep kapısının zili bozuk o evlere sökün ettin. Kötü bu söz dinlememe huyun. Dostların, kapısını çaldığın evlerle kendi evinin arasındaki fırtınadan ne zaman seni kurtarmak istese toprağı işgale uğramış köylüler gibi davrandın.

Senin yalnızlığına maya çalan da bu soğuklar oldu.

Kalbim!

Ceplerine taş doldurmuş çocuklar gibi uyurdun sen. Hatırlamaktan bitkin düştüğün çocukluğunu, kedilerin kuyruğuna taş bağladığın çocukluğunu, karıncalara sakalık yaptığın çocukluğunu, savsaklanmış çocukluğunu ağzından kaçırınca bir kör dövüşüne dönüşüyorsun. Çocukken mahallende çamur ahalisi vardı. Onların arasında sen, cenazeye rastlamışlar gibi dururdun kenarda. Örneğin; çipçirkin, başıboş köpekleri severdin sen, onlar taş atarlardı gülerek. Kızamık çıkardı diye bir arkadaşın sen yas ilan ederdin, onlar başka mahalleden sevmedikleri bir oğlanı çağırırlardı. “Kaleye adam gerekiyor” derlerdi. Hiç olmadık vakitlerde henüz kimse tarafından işlenmemiş bir insanlık suçu arardın. Yersiz ve yurtsuz suçların olurdu senin.

Kimilerine işledikleri suçlarla avunmak kalıyor.

Kalbim!

Bir gün yaşadığın yerden, doğduğun yerden, annenin dizinin dibinden ayrılma vakti gelmişti. Çok oldu, hatırlamazsın. İçip içip sevdiği kızı ağlayarak anlatan sarhoş adamlar gibiydin terminalde. Sana soru sormaya korkan anneni ardında bıraktığın gün senin kıyametin oldu. Annesini bir aşk gibi seven çocuklar ölene kadar iflah olmaz. O soru sormaya çekinirdi, sen onu oğulsuz bırakırken. Yüzü kum torbalarını andıran kadının ağrılı yalnızlığında sen başka, sen uzak, sen büyük bir şehirdeydin. Hiçbir teselli annenin azarının yerini bile tutmadı. Caddelerde dolaşıp durdun sonra, sanki bir efkarın bekçisi gibi dolaşıp durdun. İçine sürekli odun atılan şömine gibiydin caddelerde. İşte o günlerde dişlerini unla fırçaladın sen, taziyelere gidip telefonuna yüklediğin oynak havaları çalmaya başladın, ülkene verdiğin nota yüzünden elçisi geri çekilmiş kızgınlara döndün, yaşlı kadınların kucağında oturan kedileri günaha soktun, maç önlerinde su satan kimi görsen yanında taşıdığın zabıta kıyafetlerini geçirdin üstüne.

Gidecek yeri olmayanların kaldıkları yerde mutlu olduğu görülmemiştir.

Kalbim!

Kuyuya düşen çocukların sesini insanın kendisinden başkası duymaz. Belki de bir tesadüf…

Bülent Parlak

Haritası Kayıp

Merhaba
Sözlerime küfürle başlamak istiyorum
Yani ben Hiroşima’yı duyunca Japon olan ben
Tombul ve yüzü kırışmış kadınları görünce üzülen ben
Kapı pervazlarından geçerken besmeleyi unutunca
Yüzü kızaran köylü adamlardan olmak isteyen ben
Elleri üşüyünce nereye koyacağını bilmeyen ben
Geceleri yatarken kutup ayıları üşümesin diye
Dua eden ben
Dişleri sararmış inşaatçılar yüzünden
Estetik cerrahlarına sarı zarf içinde kınama cezası veren ben
Gazze’ye şiir yazılmaz
Gazze’ye şiir yazılmaz
Gazze’ye şiir yazılmaz

Annem başucuma süt koyardı içeyim diye
Merhamet çok unutkan ah merhamet
Ben, kuliste tek başına ağlayan bir şöhret
Yalnız kalmasın diye salonu kulise taşıdım epey zaman evvel
Hepimiz kuliste yalnız kaldık ne çare
Dindar kuşlar öterken vakitli
Ve vakitsiz havlayan müşrik köpeklere
Elimi kulağıma atıp aryalar okudum
Sesim detone
Allah’ım! Haritam nerede, nerede, haritam nerede

Uzay mekiklerinin arkasından kimse su dökmüyor
Peçetelere yazıp Amerika’ya yolladım bu isteğimi
Yanında bir düzine tabak
Cevap: Kennedy’nin katili benmişim
Hakkında hiç şiir yazılmamış bir kız gördüm diye
O zaman suçlamıştım en son Kennedy’i
Bir de sevsem şu ismimin ilk harfini
Her şey güzel olacak, her şey

Yani ben orkestradan kovulunca berbat duygulara kapılan ben
Karşılıksız mektup yazmada üstüme kimseyi tanımayan ben
İstiklal Marşı’nı iki satır önceden okuyan
İlkokul bir çocuklarının başını okşayan ben
Şimdi nereye koyayım bu heyecanlanmış gövdemi
Nereye, soğuktan üşümüş ellerimi nereye
Ah ben,
Ah ben

b nokta p

Bülent Parlak

Sevgili Kızım

Annene sürekli neden eve gelmediğimi soruyormuşsun. Annenin iki yıl önce kaleme aldığı ama henüz geçen hafta postaya verdiği mektupta öğrendim bunu. Üzgünüm! Yüzündeki makyajı ancak hamalların taşıyacağı bir kadın tarafından tek ayak üstünde durma cezasına çarptırıldım. Buradaki yetkililer kadının çantasında kaybolan ellerini benim çaldığımı düşünüyorlar. Ne ben çalmadığımı ispatlayabildim, ne de o nemrut kadın beni suçlamaktan vazgeçti. Üstelik mendilinin de benim tarafımdan doğrandığını söylüyor ya en çok buna içerledim. Bilirsin kızım, benim mendillere özel bir saygım ve hürmetim var. Hem bana kimse inanmasa da senin ve annenin bana inanacağınızı bilmek bir anlık dahi olsa beni çok rahatlatıyor.

Kızım,

Beni yalancı çıkarmak isteyen herkes aslında biliyor ki doğruyu ben söylüyorum. Ama üniversitede suçlarına sahip çıkma bölümünde iki dönem boyunca okuduğum için sanırım aklanmak zor olacak. Aklanırım aklanmasına da, sanki o kadın sanki ellerini bir daha çantasında hiç kaybetmeyecekmiş gibi davranıyor. Pelerini de hiç güzel değil, bir görsen. En çok da evindeki baharat takımlarını düşünüyorum. Muhakkak kirlidir. Geçenlerde kendi kendime mırıldanıyordum. Ben de bir kibrit kutusunu sevmek istiyorum diye… O bile kusur oldu. Kibrit kutusu deyip geçme. Üstüne kaç kez senin adını yazdım. Adını yazdım her boş vaktimde. Hiç resim çizemem ama kibrit kutusunun üstüne çizdiğim oyuncak bebeğin bile bana burada nefes oluyor.

Bu yasaklı yerde, meyveyi ancak bir ağaç parasız veriyor. Köşedeki bakkal, Sinop vilayetimizi sevmeye çalıştığımı duyunca bana yardım edeceğini söyledi. Akşamına çeşit çeşit harita, plan, kroki, valiliğe ait künye yollamış. Haritası dışında Sinop’un sevilecek bir yönüne denk gelmedim. Kızım, hani demiştim ya “haritam kayıp” diye; Sinop vilayetimizin coğrafi haritası da bir çare olamadı. “Bulutlar Sinop’a gitmesin.” diye ettiğim duanın kabul edilip edilmediğini her akşam meteoroloji bültenlerinden takip ediyorum. Üç gündür uğramıyor. Mevsim kış…

Sevgili Kızım,

Bulunduğum binanın önünde kocaman bir bahçe var. Bahçede oynayan çocuklar fark edince nasıl da koşuşup duruyorlar bir aşkın elinden şaşırırsın. Hepsi sarı kazak giymek zorunda olan çocukların en büyük sıkıntısı yakalamaya çalıştıkları aşkın bir var olup, bir yok olması. Onları o şekilde görünce pencereyi açıp bağırıyorum: Ya sarı, ya aşk!

Ne zaman sıkılsam bir de bakıyorum ki kalbim senin mitinginden geçilmiyor. Çocuklarının alnına savaş süren gaddar babaları anlamakta zorluk çekiyorum. Oysa ben her gece senin alnından öperek uyuyorum yanımda olmasan da. Ben sana her baktığımda kalbini gördüm de bazı babalar kalbini söküyorlar çocuklarının. Sakın bunları söylüyorum diye kendimi akladığımı düşünme. Bir baba her yerde üstüne yara bulaştırsa da evladının karşısında sesi değişir, rengi… Sen beni hep beyaz sandın ama aslında siyahtı derim. seni göreceğim diye siyah derim beyaza dönerdi. Nereden bileceksin tabi.

Kabul olmayacak bütün duaları ediyorum burada. En çok hangi duama şaşırıyorum biliyor musun, “hamamböcekleri renkli olsun” istiyorum ya buna işte. Renkleri siyah yerine şöyle renkli renkli olsa annen hala nefret eder miydi? Hiç sanmam. Kadın gardiyanlara açtım bu konuyu ama üç gün susuz bıraktılar. Midelerini bulandırmışım. Annen de bir hamamböceğine şiir yazdım diye iki gün boyunca konuşmamıştı yazın son aylarında. Kendi bilir…

Bulunduğum odanın duvarına yazdığım yazı yüzünden her perşembe kağıt paralarımızı pekmeze batırıp temizliyorum. Duvarda “Kaşlarını çatınca bir devlet sana karşı / Azan bir küfürdür taşlanan camekânlar” yazıyor. Oysa ben bunu yazarken Küba’yı düşünmüştüm. Sen, ben, annen, kedimiz Fıstık bilmez ama Küba’da zamanında çok kan dökülmüş. Öyle çok dökülmüş ki hatta ölmeyen kimse kalmamış. Memurlar, sadece doğrunun kanunlar olduğunu sanıyor. Oysa ben ne doğruya, ne de kanunlara inanıyorum. Ne var yani şimdi o yazıda? Kızım, sen sen ol memur olma, sen sen ol kanunlara uyma. Doğru diye bir şey olmadığına dair sana en yakın zamanda iki buçuk sayfalık bir yazı göndereceğim.

Gömleği yırtılmasın diye aşağı sarkmayan ben şimdi uçurum bulsam aşağı sarkacağım. Hep sana derdim ya bu şehirden aşağı atacağım bir gün kendimi diye. Yağmurun bu işte bir kabahati var. Düşemedim.

Sevgili Kızım,

Bir ölü bir evden ancak bir kez dışarı çıkar. Sen hiç bilmedin ama ben hangi eve varsam oradan her gün ölü çıktım..

Annene selamlar…

Bülent Parlak

Vakit Tamam Galiba

Susturun şu narin söğüt dallarını içimde
Böylesi bir yenilgiyi beklemiyordum bilin
Kuyuya düşen Yusuf
İhbar edilmiş İsa: Beni siz tanırsınız ancak
Bana gölge yok söğüt dallarından soluklanacak

Oysa fazlaca suskun ve çokça kederliyim
Bir korsan bulsa beni bakmadan ardına kaçacak
Batakhaneler konferanslar düzenleyecek belki de
Haytalar, zaptiyeler ve pahalı orospular bir araya gelecek
Şimdi nasıl gelsin talan olmuş yüzüm aranıza
Nasıl bahsedeyim size plan yaptığım suçlardan
Sararıyor yanaklarım işte yüzüme düşen yağmurdan

Soyunup keman çalsam, örtülse kırbaçta aylak olmuş vücudum
Aklım çelinse, bir kaşık suda boğulsa umutlarım
Kuşansam, çıksam dağlara, eşkıyalar alsalar aralarına
Cesedimin tazeliği gülümsetecekse sizleri
Ve analarının kanserlerine alışacaksa evlatlar
Simsarlar kandırmayacaksa evine dönen askeri
Kalkın halay çekelim, ben orada öleceğim

Sanmayın bir merasim talebim olacak sizlerden
Çoktandır yerimi yadırgamıştım zaten
Çılgın sanılmaktan dinlenmeye vaktim olmamıştı
Pahalı istekleri olmuştu dersiniz ardımdan
Mesela sevmek istemişti diye söylersiniz nezle olmuş bir kızı
Belki bilmez, hatırlamazsınız belki de hatırlatayım yine de
Cinayet fotoğraflarıyla dolaşmadım hiç cebimde
Ayaklanmadım ulufe için yeniçeriler gibi
Camekanda yuva kurmuş çocuklar gülümserdi hep bana
Sahi sapanı da sevmedim, kıyamadım dalında kuşlara
Bakın rahip oldunuz birden nasıl da suskesildiniz
Düğün sesi geliyor; vakit tamam galiba

Bülent PARLAK

Aradan Çıksın Diye

Yas tutan söyleyin başka ne tutsun
Son kullanma tarihi geçmişken mecalimin
Üstüme, iki beden dar gelir ölülerin elbisesi
Ne zaman kalsam kendime hep
Yanlış kuşlar uçar çocukluğumun üstünden
Eski bir yetimden esinlenen çocukluğumun

Şimdi ne anlatsam size tuhaf kaçar, susayım
Mahrumdu meleklerden geceleri konduğum pencere kenarları
Sapanla çocuk vuruyordu bahçemizdeki kuşlar
Meydana saklanmış adamlar geçmişiyle korkuturdu beni
Aklımı bu yüzden yitirdim
Özenle kırılırken kalbim… kefilim yok
Aradan çıksın dedim bu yüzden yaşıyorum

Nereye gitsem yakışmadım beni kim aklayacak
Ne büyük bir yanılgıyım bu şehrin ortasında
Kendimi gammazladım yoksa çıldıracaktım

Şimdi, mübaşirler bağırsın diye adımı ortalıkta
Yaraladım, gövdemdeki telaşa uymayan gençliğimi
Son hamle bana düştü
Koltuğunda büyük bir kibirle oturan hakime
Açıkça teklif ettiğim rüşvetten sıyırdım
Verdiğim bahşişi kabul etmezken beni mahşere uyandıran melekler

Bülent Parlak

Parlamento Tutanakları

Yenilmek güzel değil
Yaşıtım yok öpüp başıma koyarken
O serin sabahları

Nefretime duyduğum hayranlık
Bana kıtlıktan söz eder
Öğrenirken
Bir çocuk annesinden utanmayı

Ne zaman girecek
Parlamento tutanaklarına
Yalnızlık.
Üstelik telvelerden umut ettiğim o narin geliş
Skandala, tayyöre ve hamayıllara inat
Top sektirirken saymasını unutan
Allah’ın inandığı kullarla
Aynı dünyada yaşıyor.
Sırları bitince nezaketi kalmayan
Şıngırdak kolyeli o zalim kadınlarla…

Bu yanlış tabelalar
Gitmeyi ve dönmeyi kalbimize saplıyor
Niçin yakışır küstahlık
Bir yosmanın annesinin elinden tutması gibi bana

Şimdi fakülte koridorları
Kitabın üçüncü sayfasından başlatırken tarihi
Bir kız terk edince biter o anda
Koparılınca biten güllerin tarihi gibi.
Ama esas sorun şu
Deprem olunca herkes kaçışır ya dışarı
Anlatırken ben utanırım sevdiğime yeryüzünü
Sebebini bir bilsem
Bitecek bendeki önce mahçup
Sonra saldırgan bu haller

Bende soru kalmadı artık: Ölebilirim.

Bülent Parlak

Yugoslav

Göğsünde mektuplarımı saklayan sevgilimi bilmediniz siz
Bilmediniz ne zaman ona baksam elimi kestiğimi
Hep benim kanım döküldü, belli olmadan nerede yaşlandığım
Boşuna mı bitlendim.. hazmetmek zordur sevdiğinin koynundaki heykeli

Ölmese devletin fark etmeyeceği adamların kaderidir kan davası
Batı kurtuluştur, terlemeden hayali kurulan bıyık, müstear isimler
Ve tedirgindirler sağlık ocağında sıra beklerken bile
Kentlerde yarım yamalak insan; köylerde kaçak, köylerde kahraman

Büyük günahları var çocukların, uçaklar Allah’tan daha kocaman
Bir galip ararlar yarıştırıp atlarla örümcekleri
Habersizdirler henüz suikasttan, güneş tutulmasından ve trafolardan
Anlamazlar elindeki çiçeği suya hınçla atan kızların öfkesini

Bir intihara yakışır haritada bulamayınca ülkesini Yugoslav
Çaylaktır, titrer sesi sığındığı ülkede andımızı okurken
Kendisinden çok tanınan bülbülün sesiyle helalleşip
Giderken küfürleri ezberler hapishane gibi, Belgrad gibi

Bülent Parlak

Hiçbir merhamet gösterisi insanın içindeki acıyı hafifletmez

Ya annesizler günü?

Annelerini erken yaşta kaybetmiş çocukların gövdeleri ise artık o boşluğun ta kendisi olmuştur.

Babamı kaybettiğim gün o küçük tercümemle yeryüzündeki boşluğa katkı yapacağımı hiç aklıma getirmemiştim.. O yaşlarda ne boşluğun hangi anlama geldiğini bile biliyordum, ne de yeryüzünün sazları kıran adamlar tarafından oluşturulduğunu. Ölümün şimdilerde hiç şarkı ezberlemeden gösteriye çıkmış bir orkestraya benzediğini gecikmiş de olsa fark ettim. O zamanlar ise ölüm benim için şehirlerarası çalışan tramvayları anımsatıyordu. Ölüyorlar ve sonra biraz geç olsa da geri dönüyorlar.

Babam öldüğünde onun iki yılda bir, bir pazar sabahı geri döneceğini sanıyordum. Gidecek ve bir zaman sonra elinde hiç tahmin etmediğim oyuncaklarla geri dönecekti. Bilmem, belki de babamın bir oyuncakçı dükkânına dönüşeceğini düşünerek çok da sendelemedim. İlkokul öğretmenimin yaz tatili dönüşünde başımı okşarken gösterdiği acıma hissi bile çok fazla enterese etmemişti açıkçası. Çünkü az ötede çift kale maç yapan arkadaşlarım daha cazip geliyordu, saçlarıma acıma hissiyle dokunan parmaklardan. Ve o zamanlarda bile bildiğim başka bir gerçek daha vardı: Hiçbir merhamet gösterisi insanın içindeki acıyı hafifletmez.

En çok annemin haline üzülüyordum; akşamları oturduğu kanepede yeri boş kalmış babamın adı evin içinde dolaştıkça. Büyüteceği, okutacağı, evereceği birçok çocuk kalmıştı geride. Kimisi henüz askerliğini yapmamıştı, ikisi nişanlıydı; ben de henüz altı yaşındaydım. Annemin bunca yükün altından nasıl kalktığını otuz yaşımdan sonra daha iyi anlayamadım. Anlayamadım çünkü babamdan kalan emekli maaşıyla bir tek ay aksatmadığı elektrik faturası, her ağustos ayında aldığı bir ton kömür ile yarım ton oduna verdiği peşinat hala aklımı kurcalar. Sanırım on yıl boyunca giydiği o tek pembe çiçekli şalvardı bütün isteklerimizi yerine getiren şey. Aklım ermeye başladıkça annemin artık sadece bir anne değil yarısının da baba olduğunu fark ediyordum. İşte bu yüzden ona bir şey olmaması için azıcık hasta olduğunda ecza dolabındaki bütün ilaçları içirmeye çalışıyor, ısrarım karşısında kaşlarını çatsa da ağrıyan başına yara bandı bile yapıştırmaya kalkışıyordum.

Büyümek çoğu zaman ayrılmayı ifade ediyordu bulunduğumuz yerde. Ya sanayide araba tamircilerinin sinek kovalayan çıraklarından biri olacaktım, ya bir terzide metre taşıyıcısı, ya da üniversiteyi kazanarak başka bir şehirde hayatıma kalamadığım yerden devam edecektim. Ben üniversiteyi kazandım mecburi tutulan seçeneklerin arasında. Bir hayatı yarıda bırakırken diğerine hiç başlayamayacağımı ayrıldıktan iki yıl sonra anladım. Annemi hastaneye kaldırmışlar.

Bir kunduz gibi toprağı eşelercesine hastane koridorlarında koşuyordum. Hangi oda numarasının hangi rakamla yazıldığını fark edemeyecek bir şaşkınlık, koridorlarda koştururken çarptığım hamile kadınlardan özür dilemeyi aklıma dahi getirmeyen bir bencillikle. Nefes nefese kalmamı bile gizleyerek hasta yatağında yatan anneme koştum. Odada bulunan refakatçilere “benim oğlum” derken duyduğu gururu anlatamam. Kaç saat onu dinlemeden oturduğumu bilmiyorum. Annemi dinleyemiyordum çünkü başı ağrısa ecza dolabını bile yutmasına çalıştığım annem kendi anlamasa da amansız bir çaresizliğin içinde gibiydi. Sebebi bilinmeyen uzun uzun öksürükleri, hızla verdiği kiloları, içine çökmüş yanağı ele veriyordu bu çelimsiz hali. Okuduğum tüm kitaplar, dinlediğim tüm ölümcül maceralar hastalığın ne olduğunu az çok tahmin etmeme yataklık etse de doktoru ilk gördüğümde çaresizce “ince hastalık” mı? demekten alıkoyamıyordum kendimi. İnsan nasıl da yakıştıramıyor annesine kanseri. Doktor da yakıştıramamış olacak ki tam tekmil başka bir hastaneye yolluyordu bizi ertesi sabah… “Bir de onlar baksın.” diyerek.

Ertesi gün, hiç sanki hiçbir şey yokmuş gibi annemi alıp tam donanımlı hastaneye götürmek için yola koyulduk. Yol boyunca yapmadığım şaklabanlık kalmamıştı. Epeydir duymadığım azarını uzun süre sabrettikten sonra işittirse de artık bunun işittiğim son azarları olacağını hissediyordum. Biz hastaneye gidiyorduk, annem ise elden gidiyordu.

Kapı kapı aradığımız doktoru bir müddet sonra odasında bulmaca çözerken bulduk. İşte o zaman anladım ki hayat, bulmaca çözenlerle ölümü bekleyenlerin arasındaki o ince çizgiden ibaret. Bulmacayı ve kahvede bulmaca çözenlerinkinden daha pahalı olan kalemini kenara bırakan doktor yüzümüze, röntgen filmine, anneme, bana, boşluğa sırayla bakıyordu. Biraz sonra annemi koridordaki sedyeye yatırmamızı söyledi. Bırakın ve gelin. İçeri girer girmez ağzından çok kolay döküldü cümleler: “Anneniz akciğer CA. Ve en fazla bir hafta yaşayabilir. Kendisine söylemezseniz son günlerini daha rahat geçirir.”

Tam on dört gün sürdü bekleyişimiz. On dört gün boyunca her an ölümünü beklediğim annemi biraz daha yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek, yitirmek. On dört gün, on dört zaman, on dört sene, on dört yıl, on dört ay, on dört saniye, on dört dakika, on dört hafta. Yazlık sinemalarda çekirdek satan iflas etmiş zenginlere benziyordu koridorlar ile annemin yanına varışım.

Babamın ölümünü siyah beyaz hatırlıyorum. Annemin ölümü ise tören eşliğinde oldu. Şimdi ben ne anlatayım tezgâhında çiçek satan Çingene kadınlarına?

Bülent Parlak