Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor

Beni burada unutsalar. Perdeyi sımsıkı çekip savulsalar. Şakağımda bekleyen namluyla baş başa kalsam. Oturup kendime üzgün, uzun bir çukur açsam. İçine girip uyusam. Uyudukça tenhalaşsam. Uzak olsam.
Çünkü onlar annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor. Onlar en çok bunu biliyor. Babalarsa sevilmeye gelmiyor. Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor.


Gerisi mi? Hah! Istırap, ah ve laf laf laf.


Bir şey yağıyordu babaya, bir şey: kara buğday, ölmüş kelebek, bir ikindi sessizliği ya da. Baba sanki durmuş bir saat, hışıltısı dinmiş bir akasya. Olduğundan zayıf, olduğundan kara, olduğundan tenha.
Ne düşünüyordu baba, üzgün uzun baba, parkede bitmiş apansız bir gülü mü seyrediyor, o güle uzanacak babaa! babaa!


Herkesin kanamaya teşne bir yumuşak karnı ( iri ellerini bastırıyorlardı dikişleri çözüldü çözülecek yaralarına ( demek ki herkesin vardı kanamaya teşne bir yumuşak karnı)) vardı.


Baba! Baba! Bu çok ağır babaa!


“Anlatma,” dedi Memo, “suya anlat, bana anlatma.”


Kağıttan bir kayığı suya bırakır gibi bırakıyordum ki kendimi başka bir rüyaya, kendi sesime ayıldım:
“Yapamam Memo, batarım Memo, çok ağır Memo.”


Neden sonra gözünün bakışı değişiyor annenin, yumuşuyor. Ama kuzeye bakan boş oda kadar soğuk ve loş hâlâ gözleri.

Birgül Oğuz / HAH / Metis Öykü

Kelimelerden Sandallar

Birgül Oğuz’un hikâyelerinde gerçek var, bir o kadar da gerçeküstü. Hayat da öyle değil mi zaten. Evren, gerçekle gerçek olmayanı, gerçeğin ötesinde olanı bağrında koyun koyuna saklamaz mı? O hikâyelerde kâh Saadet Apartmanı kadar gerçek, kâh içinde cinlerin olduğu bir orman kadar gerçek dışı mekânlarda buluyorsunuz kendinizi. Saadet Apartmanı’nda “fırından yeni çıkmış bir tepsi böreğin” kokusunu duyuyorsunuz, gerçeğe dokunuyorsunuz. Ama Birgül Oğuz, sizi gerçeküstü olana da dokundurtuyor Fasulyenin Bildiği adlı kitabında.

Küçük hikâyeler anlatıyor Birgül Oğuz. Büyük dramları, insanlığın korkunç belalarını değil. Ya da şöyle demeli, o belaları ince ince hissettiriyor size. Toplumdan itilmişliği, yabancılığı, toplumların kendinden olmayana karşı acımasızlığını, insanların kendini var etme mücadelesini… Bütün bunları ve daha fazlasını, ‘bir tek günde’, ‘bir anda’, bir gülümsemede, bir iç çekişte, bir meleğin kanatlarındaki kirde; gerçeğin de gerçeküstünün de o ince ayrıntılarında, küçük sözlerle anlatıyor Birgül Oğuz. Satır aralarında saklı olan önemli sözler gibi duruyor orada hikâyeler.

Ölümün, kaybın, o en değerli varlığınızın ardından duyduğunuz büyük acının, kısacık ve ‘basit bir diyaloğa da sığdırılabileceğini kanıtlıyor Oğuz:

“Öldüğüne inanamıyorum!”
“Evet, çok saçma”
“Çok saçma”

Birgül Oğuz’un hikâyelerini okuduğumda, 11 yaşımdayken yazdığım “Hayat” isimli bir şiir üzerine Cemal Süreya’dan aldığım mektuptaki o muhteşem sözler geldi aklıma. Edebiyatın bütün alanları için de geçerli olduğunu Oğuz’un öykülerini okuyunca anladım Süreya’nın söylediklerinin. Cemal Süreya diyordu ki o mektubunda: “Daha küçük şeyler söyle. Hayat felsefesinden biraz kaç, hayatın, olağan olayların, küçük durumların içinde dön, uç, hareket et. Bir kuşu anlat sözgelimi. Ama sadece bir tek kuşu. Cam silen bir kadını, bir not defterini, yere düşmüş bir elli lirayı… Bu tür şeyleri çok yaza yaza, daha büyük şeyleri de daha iyi anlatma gücü kazanacaksın. Bütün bir hayatı da anlat tabii, ama bir tek günü, bir tek dakikayı, bir bakışı anlatırsan daha da özlü bir şiir kıvamı yakalarsın.”

Birgül Oğuz’un o özlü kıvamı yakaladığı her hikâyesinde bir bir kendini gösteriyor. Üstelik “hayat felsefesi”nin, “bütün bir hayat”ın o küçük durumların içinde saklı olduğunu çok güzel anlatıyor.

Küçük sözcükler/Büyük anlamlar

Yaşam kavgasının içinde kaybolmuş bir baba ile varlığını kanıtlama çabasındaki küçük oğlunun anlatıldığı hikâye, varoluş meselesine bir gönderme içerebilir mi? Bir vapur yolculuğu süresince neler anlatmıyor ki Birgül Oğuz? Babanın dış dünyaya, karısına, arkadaşlarına, üstlerine varlığını kanıtlama derdi, “Kedi olalı bir fare tutamadın Hamdi!” sözleriyle ifadesini buluyor. Ve çocuğunun babasının dikkatini çekmek için sağa sola tekmeler savurmasının, diğer yolcuları rahatsız ederek dikkati çekme mücadelesinin aslında bir “varoluş” mücadelesi olduğunu anlıyoruz, üstelik kimse felsefe yapmıyor!: “… çocuk görünürlüğünün tadına varıp ‘ben büsbütün varım’ dedi bakışlarıyla…”

Birgül Oğuz, Fasulyenin Bildiği kitabıyla Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nü aldı. Ayşe Kilimci’nin günlüklerinde çokça geçiyordu Yaşar Nabi’nin ismi. Kuşkusuz onu tanımayan yok. Ama Kilimci onu genç yazarların önünü açan bir isim olarak tanıtıyordu. Bu ödülün Birgül Oğuz’a verilmesi bu yüzden de çok anlamlı.

İmgenin, simgelerin ve anlatım derinliğinin ustalıkla kullanıldığı öyküler bunlar. Oğuz kısa öyküler yazıyor. Kurduğu cümleler gibi, basit, sade ama derinlikli… Bu öyküleri okurken kimi yerde heyecanlanıyorsunuz, nereye varacağını, sonucun ne olacağını merak ediyorsunuz. Ama bu sizin için bir yanılgı yaratacaktır. Sakın sonuç beklemeyin bu öykülerden. O sadece işaret ediyor. Yabanlığa, acımasızlıklara, kayıplarımıza, kimi değerlere, kendi küçük penceresinden geniş ufuklara bakar gibi dokunuyor sadece. Size de bir anlığına olsun o pencerenin öteki kanadından bakmak düşüyor.

Irmak Zileli