Susesi… Kahvaltı ötesi bir mekân

Sadece Gündüzbey’in, Malatya’nın ve hatta bölgenin değil Türkiye’nin en
gözde kahvaltı mekânlarından biri… Ve hatta birincisi…

İlk defa gidenlerin: “Çok yer gördüm, gezdim ama böylesini görmedim!”
sözleri dökülüyor dillerinden gayri ihtiyari…

Şair ruhlu Gündüzbeyli bir “delinin”, Zekeriya Çorlu’nun, Türkiye’ye
kazandırdığı bir marka… Susesi… Kahvaltı ötesi bir mekân… Doğal kahvaltı
ürünleriyle mideye, yeşil dokusuyla göze, temiz havası ile ciğerlere, su
sesleriyle kulaklara, manzarası ile ruhlara hitap eden doyumsuz bir mekân…


 *Susesi’nin hikâyesi*

Zekeriya, Turgut Özal Tıp Merkezi’nde santral memuru… Yıllarca günde 3 bin
kişinin üzerindeki çağrılara cevap vermiş… Ama memurluk ve santral
görevlisi olmak kahramanımızı sıkmış… Girişim ruhu içinde hep canlı kalmış…
Hayalinde hep proje üretmek, bir gün herkesin kahvaltı yapmak için can
atacağı bir mekân yaratmak var…

Bundan tam 24 yıl önce ilk kazmayı vurmuş Ağcapınar mevkiindeki özel
bahçesine… Gören komşular demiş ki, “Hayrola komşu bahçeni mi yıkıyorsun,
ne arıyorsun?” Alaycı bir üslupla tabii… Zekeriya, kendisine takılanlara
hep şöyle cevap vermiş: “Hazine arıyorum!”

Memur maaşıyla işe koyulmuş… Dişinden tırnağından artırarak inşa etmeye
başlamış, yedi yıl aradan sonra tesisin tabelasını çakmış: Susesi… İlk
günler birkaç kişi gelmiş… Kazandıkça yerini büyütmüş… Sonunda adım adım
zirveye ulaşmış… Şimdi akın akın Susesi’ne geliyorlar. Ünlüsü de ünsüzü de…
Zengini de fakiri de… Susesi, zamanla, Malatya’yı tanıtmak amacıyla şehre
gelenlerin; Belgeselciler, TV yapımcıları, gezginler, yemek uzmanlarının
uğrak yeri olmuş…

Şimdi kendisine zamanında “deli” diyenler mesire yeri açmaya başlamış…
Susesi’nden sonra açılan mesire yeri sayısı 26’yı bulmuş… Şimdi siz karar
verin bizim Zekeriya deli mi yoksa veli mi?

· *Yemeklik değil sanki seyirlik*

Sofra mükemmel… Balından kaymağına, reçelinden peynirine her ürün doğal ve
organik… Market ürünlerinin hiç birini tesisine sokmuyor. Krallara layık
sofra karşısında bizim İsmail az daha küçük dilini yutacaktı… Yemeklik
değil seyirlik sanki…

Zekeriya yanımıza oturdu… Sofraya kendi kaleme aldığı şiirlerle ruh ve
canlılık kattı, Susesi’nin hikâyesini anlattı. Kahvaltı bahane sohbet
şahane… Susesi, Zekeriya’nın şiirleri, türküleri, hikâyeleri ile bambaşka
bir anlam kazanıyor. Çoooook uzak diyarlara yelken açıyor, kahvaltı
masasından bulutlar ülkesine göç ediyorsunuz.

Kahvaltı mı? Sırası mı şimdi çay doldurmanın? Çay buz gibi olmuş, getir
oğlum yeni bir demlik!

· *Şiir eşliğinde kahvaltı*

Susesi… Sadece kahvaltı mı?

Zekeriya’nın sesi… Şiiri ve hikâyeleri…

Sırf Zekeriya’yı dinlemek için bu olağanüstü mekâna uğrayın…

“Üç ses çok hoştur” deyimi meşhurdur… Su sesi, para sesi ve kadın sesi…
Ancak bizim Zekeriya yıllardır hep su sesinde kalmış… Su sesini bozmamak
için para sesine ve kadın sesine kulak vermemiş…

Yani sizin anlayacağınız Gündüzbey’deki “Susesi” hâlâ su sesi…

Alişan Hayırlı

Fotoğraflar:
https://plus.google.com/photos/101145246694409080174/albums/6069559629797373217

Vadim o kadar yeşildi ki

Bir Malatyalı neden Karadeniz’e, Akdeniz’e ya da Ege’ye mahkûm olsun… Yeşille kaplı, gür suların aktığı, şelalelerin süslediği vadilerde yürümek için illa Karadeniz’e mi gitmek gerekiyor?

Yüce Allah’ın yarattığı kâinatın her köşesinde farklı güzellikler hâkimdir. Gezenler, arayıp duranlar ve kalp gözü açık olanlar için tadı çıkartılacak mekânları bulmak zor değil…

İşte böyle bir güzellik, Darende’de gizli…

Saklı cennetlerden biri Günpınar Şelalesi’nin arka tarafında bulunuyor.

Herkes yaklaşık 40 metreden, üç kademe halinde göle düşen şelaleyi bilir. Gider, alttan bakar, bu muhteşem güzelliği temaşa eder, çayını içer ya da yemeğini yer geri döner. Hâlbuki, Günpınar Şelalesi, arka planda muhteşem güzellikleri saklayan son noktayı oluşturuyor.

Peki, bu saklı cennete yolculuğumuz nasıl başladı?

Darende ve Malatya aşığı, gönüllü faaliyetlerin kıdemlisi, sevgili dostum Bekir Sözen uzun zamandan beri Günpınar Vadisi’ni gezmekten bahsedip duruyordu. Artık o tarihi gün geldi çattı. Beni nasıl bir güzellikler zincirinin beklediğinden habersiz, sanki normal ve sıradan bir mekânı gezmeye gidiyormuşuz gibi hazırlandık.

Hazırlık gerekiyor.

Ayağınızda bir lastik ayakkabı, şalvar tipli bir pantolon, eski bir gömlek ya da tişört, kalın bir çorap giymeniz gerekiyor. Yanınıza başka hiçbir şey alamazsınız, ne bir çanta, ne bir gözlük (Ki ben gözlüğümü kaybettim vadide) ne telefon ne de fotoğraf makinası… Hiçbir şey… Peki o zaman resimleri nasıl çektik?!

Makinamızın suya düşmesini göze aldık. Canımızdan daha çok koruduk, iki kişi olduğumuz için birimiz suya batarken diğerimiz makinayı tuttu. 50 defa ayağımız kaydı suya gömüldük, ama yine de bayrağı yere düşürmedik, pardon fotoğraf makinasını… Öyle olmasaydı siz bu kartpostal değerindeki resimleri görebilir miydiniz?

Neyse Bekir abi ile beraber düştük yola…

Önce araçla Günpınar Şelalesi’ne geliyorsunuz, fakat şelaleye girmeden, Elbistan yolu üzerine devam ediyorsunuz. Birkaç kilometre sonra asfalt yoldan çıkıp, sağ tarafa dönüyorsunuz, toprak yola… 4-5 kilometre daha gittikten sonra araçtan iniyorsunuz. Demek ki şelaleden toplam 8 kilometre sonra yürüyüş noktasına ulaşıyorsunuz.

Araçtan indik.
Ovanın tam ortası…
Kupkurak bir yer.
Ne bir su var, ne bir dere…
Güneş beynimize vuruyor.

İçimden dedim ki, “Bekir abi galiba kafayı yemiş, hani nerede bu dere?”

Sardı beni bir merak… Neyse, bunda da bir hayır vardır dedik ve sabırla yürümeye başladık.
Kurumuş otların arasından, dikenlerin bacaklarımızda açtığı küçük yaralara aldırmadan ilerliyoruz.
100 metre kadar ileride küçük bir yeşillik gördük, aaa bir de ne görelim, küçük bir su kaynağı… Azıcık azıcık, tembel tembel akıyor.

Dedim, “Koskoca Günpınar Şelalesi’nin suyu bu kadarcık mı?”

Sabır yok bende… İstiyorum ki hemen karşıma gürül gürül akan dereler çıksın.

Biraz daha yürüdük, bir pınar daha, biraz daha yürüdük bir pınar daha, aşağı indikçe pınar pınar pınar…

Birden ruhumuz şenlendi… Ölüm sonrası hayat gibi…

Bir anda, kupkuru bir bölgede, ansızın önümüze gürül gürül akan bir dere çıktı, ne zaman, nasıl çıktı anlayamadık!

Bu Allah’ın bir mucizesi… Büyük bir nimet! Akıl sır ermez!

Dudaklarımıza şükür ve dua, elimizde makine, ilerlemeye başladık. Artık dere o kadar coştu, yeşillikler o kadar arttı ve vadim o kadar güzelleşti ki, Bekir abi hakkında suizanda bulunduğum için utandım.

Artık beni tutana aşk olsun…

Derenin kollarına bıraktım kendimi… İster sürüklesin, ister bir kayaya çarpsın, ister bir şelale gölünde döndürüp dursun, isterse tatlı ve soğuk suyun içinde boğsun!

Dünya hayatı bitmiş, sırat köprüsünden geçmiş, imtihanı kazanmış da sanki cennet kapıları açılmış bize… Birden aklıma cenneti tasvir eden ayetler geldi:

İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıklarında: “Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir” derler ve o rızık birbirinin benzeri olmak üzere, kendilerine sunulacak. Orada çok temiz zevceler de onların. Hem onlar orada ebedî kalacaklar. (BAKARA/25)
Astarları atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin de devşirmesi yakındır. (RAHMAN/54)
İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır. (RAHMAN/50)
Kuşkusuz takva sahipleri gölgeler altında ve pınar başlarındadır. (MÜRSELAT/41)
Bu orada bir pınardır ki, adına “selsebil” derler. (İNSAN/18)
İkisinin de çeşitli ağaçları, meyvaları vardır. (RAHMAN/48)
(Bu cennetler) yemyeşildirler. (RAHMAN/64)

****************

Vadiyi iki ayaklı bir insan değil de sanki bir kelebek gibi uçarak gezdik. Kayaların yolumuzu kapadığı yerlerde alttan yüzerek geçtik, yüksekten akan şelalelerin üzerinden atladık, ağaç kütüklerinin üstünden bir tavşan gibi atlayarak geçtik, kimi zaman dağlara patika yollara çıktık, güvercinlerin yuva yaptığı kayaların üstünden uçurum kenarlarından bir kartal gibi süzülerek ilerledik, bir yamaçtan bir yamaca fişek gibi zıpladık, uçtuk, yuvarlandık, düştük, kalktık…
Hem suyunu içtik hem de suyunda yüzdük…

Ruhumuzu özgür bırakarak, hiçbir tehlikeye aldırmadan… Kana yavaş yavaş karışan bir uyuşturucu gibi her bir şelale ve göl bizi kendimizden geçirdi.

Aklımız başımızdan gitti.

Akıllı olsaydık bu zevki tadamazdık.

Akıllılar şehirde para kazanıyor. Kaybettikleri ruh sağlıklarını ve sekineti (iç barış ve huzuru) kazanmada harcamak için… Ne tuhaf değil mi?

Aldırma gönül aldırma, sen vadinde gezmene bak!

Dünyalık değerlere göre toplam iki kilometrelik vadiyi, beş saatte bitirdik. Ama gelin bir de bize sorun, uhrevi olarak sayılara sığmayan bir mutluluk ve haz yaşadık.

Yüce Allah’ın biz fakir ve aciz kullarına sunduğu bu muhteşem güzellik karşısında sadece ve sadece dilimizden iki kelime döküldü: “Allah’u Ekber!”

Sürgün hayatı yaşayan biri için, Yüce Allah acaba hangi iyilik ve ibadetim için bana bu güzellikleri armağan etti?

Bilemiyorum.

Hak etmediğim bir mükâfatı kazanmanın mahcubiyeti ile Günpınar Vadisini baştan sona gezdik, şükürler olsun Yüce Allahımıza…

Turun bitiminde, tabiat ayetlerini bize sunan Allah’a secde ederek, şükranlarımızı sunuyoruz. Sonra da Belediye Başkanı Süleyman Eser’e, Başkan Yardımcımız Durmuş Doğan’a, Özel Kalem Müdürü Aslan Tektaş’a ve tabi ki rehberimiz Bekir Sözen’e teşekkür ederek sizleri muhteşem manzaralarla başbaşa bırakıyoruz.

Alişan Hayırlı

facebook.com/alisan.hayirli

Tabiat Bize Gülüyordu

Gün henüz aydınlanmamış… Karanlık ile aydınlığın ayrılacağı son dakikaları yaşıyoruz.

Tecde Fidanlık mevkiinde, yürüyüş için ilk adımlarımızı attığımızda bizi pürüzsüz, berrak ve temiz bir havanın beklediğini gördük.

Bugünkü yürüyüşümüzün çok neşeli ve mutlu geçeceği belliydi.

Havamız yerinde idi.

Manzara ile temiz hava bir araya gelince, gökyüzü bize nimetini yağdırıyordu.

Yüce Allah, bereketini ve sihirli iksirini işte bu vakitlere sığdırmıştı. Rızk ve kuvvetin gizlendiği önemli saatlerdi. Biz bunu keşfeden ender insanlardan biriydik…

Allah’a ne kadar hamdetsek azdır.

Hastalıkları şifaya çeviren, güçsüzlere güç veren, huzursuzlukları def eden, insanı adeta kanatlandırıp uçuran müthiş bir zaman dilimiydi.

Hele bir de bugünkü gibi berrak ve temiz, okjiseni bol bir havaya denk gelirse…

Hele bir de Banazı tarafına yürüyorsanız…

Hele bir de mevsimler sonbaharsa…

Bu kadar çok mutluluk bir insan için fazlaydı.

Mutluluk zehirlenmesi yaşayabilirdik.

Yağmur sonrası tabiat bütün toz-çamurundan arınmış, sanki banyo yapmış, şimdi kurulanıyordu.

Tabiat bize gülümsüyor, bize tertemiz sinesini açıyor, bizi adeta kucaklıyor, okşuyor, seviyordu.
Tabiat bizim biricik dostumuzdu.

Seviyorduk biz sararmış yapraklarıya ceviz ağacını, kızıla bürünmüş kayısı yapraklarını, kıpkırmızı rengiyle yemişenleri, taa uzaklardan gelen horoz sesini, pır diye yanıbaşımızdan uçup giden kuşları, Banazı deresinde akıp giden suyun sesini…

Seviyorduk, seviliyorduk.

Tabiat ile konuşuyorduk.

Bizi alabildiğine mutsuz eden kişilere ve olaylara inat tabiatla sıkı bir dostluk kurduk.

Yalnız değildik.

Tefekkürün, şükrün zirvesi tabiat bizim sadık ve temiz bir dostumuzdu.

Yürürken alnımızdan damlayan ter damlası ile yağmur sonrası yemişenlerin üzerinden akan yağmur damlası birbirine çok benziyordu.

Alişan Hayırlı

Müslümanların Karl Marks’ı çıksa da “Bu din afyon” dese!

Bir yaşam tarzı olan İslam’ı “kutlama” ve “tebrik” ritüeline (şekilciliğe) dönüştürünce ortaya, hayatla bağlantısı koparılmış, kişilere ve topluma hiç bir faydası olmayan, gökyüzünde dolaşan, işlerimize karışmayan acaip bir “din” çıktı. 

Peygamberin bizzat yaşayarak tebliğ ettiği dinle uzaktan yakından alakası olmayan bir “din”…

Fakirin evine uğramayan, zalime karşı ses çıkarmayan, adalet, hak, hukuk ve ahlakın devre dışığı kaldığı, güçlünün zayıfı ezdiği acaip bir “din”…

Kutla babam kutla!

Nasılsa bedava!

Nasılsa hiç bir riski yok!

Nasılsa bir bedel ödemiyorsun!

Kandillerin eşliğinde sür keyfini!

Şu duayı okursan üç güne kadar zengin olursun,

Şu duayı okursan bütün günahların affolur,

Şu duayı şu kadar okursan bütün bela ve musibetlerden beri kalırsın.

Oh ne güzel vallahi…

Gel keyfim gel!

Çalışmaya, dürüst olmaya ne gerek var!

Müslümanların Karl Marks’ı çıksa da “Bu din afyon” dese! 

Böyle bir yiğit ne zaman çıkacak acaba?

Alişan Hayırlı

Tecde’de bir sonbahar günü

Tecde, Malatya’nın üzerine şiirler yazılan müstesna bir beldesiydi. “di” diyorum çünkü artık değil… Münir Erkal, Cemal Akın ve Yaşar Çerçi adlı belediye başkanları tarafından katledildi, beton yığını hale getirildi.

Hâlbuki ki, bundan tam 70 yıl kadar önce, Malatya’da öğretmenken Tecde’yi şöyle anlatmıştı büyük bayrak şairi Arif Nihat Asya;

Pembem, yeşilim, tadım, kokum müjde benim…
Altın yemişiyle dalları secde benim…
Diller derler ki: “Malatya’nın gözbebeği”
Yaz kalbine ey yolcu, adım Tecde benim.

Maalesef basiretsiz ve kifayetsiz belediye başkanlarının elinde Tecde Malatya’nın beton yığını haline geldi. Sadece yeşil, meyve, ağaç yok olmadı, Tecde sıradan bir tarım arazisi değildi, Malatya’nın kültürünü, geçmişini, geleneğini, hafızasını temsil ediyordu. Aspuzu olarak bilinen Yeni Malatya’nın kalbiydi, mesire yeri, eski Malatya örf ve adetlerinin yaşatıldığı tarih hazinesiydi.

Bu sabah bisiklete “atlayıp” Tecde yollarına düştüm, biliyorum yine hüzünlenecek, yine beton yığını tarafından kuşatılmış Malatya’nın gözbebeğini görüp ağlayacaktım. Kim bilir belki birkaç kırıntı kalmıştır, sonbahardan bir kare eser bırakmışlardır diye yollara attım kendimi… Beddua ede ede gezdim Tecde’yi… Biraz daha kurumuş, biraz daha betonlaşmış ve biraz daha can çekişiyordu Tecde… 

Öldü ölecek.

Komada…

Cenazesini kaldıracağız yakında…

Tecde’nin ruhuna Fatiha okumaya az kaldı.

Cenazesi nereye gömülecek acaba?

Büyük ihtimalle Şehir Mezarlığı’na defnederiz.

Çünkü Tecde’yi gömmek için Tecde’de yer kalmadı.

***

Cuma namazlarını kıldığım mütevazı, küçük ve eski bir cami olan Kozkökü Camii’nin bulunduğu sokaktan başladım sonbahar turuna… Merhum Hayrettin Abacı da bu sokakta oturuyordu. Nasır hoca camiden ayrılmış, Cami öksüz kalmış…

Sokakta sanki taziye havası var. Kimsecikler yok, yıkılmayı bekleyen evlerden başka, bir de kendisine yiyecek aramak için beyhude dolaşan sahipsiz birkaç kedi…

Bedenimi okşayan tatlı bir rüzgâr esiyor, sararmış yapraklar dalından kopuyor, yerdeki kurumuş yapraklar rüzgârın önünde sürüklenip gidiyor. 

Belediye Başkanlarının suikastına kurban giden Tecde’de hiçbir hayat belirtisi yok.

Yıkık dökük eski evlerin arasından hızla aşağı doğru inerken burnuma keskin bir ekmek kokusu çarptı.

Durdum.

Bisikletten indim.

Eski ve yıpranmış tahta kapıyı hiç korkmadan vurdum.

İzin isteyip içeri girdim.

O da ne!

Tecde’nin son müdavimleri, mahallenin kadınları toplanmış sacda yufka ekmeği pişiriyor.
İnanılır gibi değil…

Beton binalara inat, ocağı yakmışlar, dumanı tüttürmüşler, keskin ekmek kokusunu etrafa yaymışlar. Çoğu beni tanır, oturdum, Gündüzbey şivesiyle “gı”lı “la”lı” sohbet ettim, fotoğrafımı çektim, ekmeğimi de aldım yoluma devam ettim.

Az gittim uz gittim, biraz ileride durup gazelle örtülmüş bir sokak fotoğrafı çektim.

Birden yaşlı bir adam, bahçe kapısını açıp, “Ne arıyorsun burada?” dedi. Neyse ki, bu nur yüzlü adam Söğütlü Cami civarında tespih yapıyormuş, gözüm bir yerden ısırmıştı zaten: Şahin Amca… 81 yaşında, ayaklarından ameliyat olmuş, iki çitilin dibinin bellenmesi lazımmış, Allah beni göndermiş… 

Belimi yaptım, organik (hiç ilaç atılmamış) elmamı da aldım vedalaştım. Yukarı, Barguzu camiinin alt sokağından dönüp tekrar turuma başladığım yere döndüm.

İşte size bir Tecde günlüğü…

Belki bu sene son turum olacak, belki ben bir dahaki sonbahara yetişemeyeceğim, belki de Tecde can verip gidecek. Bu fotoğraflar çocuklarımıza, torunlarımıza miras kalacak. 

Artık Tecde sadece anılarda ve fotoğraflarda yaşayacak, Tecde’yi yok edenler ise hep beddualarla anılacak.

Alişan Hayırlı