HZ. ALİ KISA SÖZLERİ, HİKMET VE VECİZELERİ

1. Bölüm

DİN, İMAN, MÜMİN, MÜSLİM, KUR’AN, İBADET

(İmandan sorulduğu vakit buyurmuşlardır ki:)
* İman dört direk üstünde durur: Sabır, yakin, adalet, cihat. Sabır dört kısımdır: Özlem, korku, çekinmek, tetikte durmak. Cenneti özleyen dileklerden vazgeçer. Cehennemden korkan haramlardan çekinir. Dünyada çekinen kişi, dünya musibetlerini hiçe sayar. Ölüme karşı tetik duransa hayırlı işlere koşar.

Yakin de dört kısımdır: Akıllılık, hikmeti yormak, geçmişlerden öğüt almak, geçenlerin yolunu yordamını izlemek. Akıllılıkta gözü açık olana hikmet aydınlanır. Himmeti apaydın gören ibret alır. İbret alansa geçmişlerdenmiş gibi hareket eder. Dünyaya da aldanmaz.

Adalet de dört kısımdır: Anlayışta derine dalmak, bilgide derin olmak, aydın hükümle karara varmak, hilimde direnmek. Kim anlayış sahibi olursa, ilmin dibine dalar; kim ilmin dibine dalarsa hükümde yol yordam neyse elde eder; hilim sahibi olansa yaptığı işte ileri gitmez, insanlar arasında tertemiz yaşar.

Savaş da dört kısımdır: Doğruyu buyurmak, kötülüğü nehyetmek, gerçek işlerde doğru olmak, gerçeğe uymayanlara düşmanlık gütmek. Doğruyu buyuran kişi inananların bellerini doğrultur; kötülüğü nehyeden, münafıkların burunlarını kırar; gerçek işlerde doğru hareket eden, kendisine gereken şeyi yapar; kötülüklere, gerçeğe uymayanlara düşman olan, Allah için kızan kişiyse öyle bir hâle erer ki, Allah onun yüzünden onun düşmanlarına kızar ve kıyamet gününde onu razı eder.

Küfür de dört direk üstünde durur: Doğru olmayan şeylerde derine dalmak, kavga yolunu tutup ululanmak, gerçekten sapmak, aykırı yol tutmak. Gerçek olmayan şeylerde derine dalan, gerçeğe ulaşamaz; bilgisizlikle kavgaya girişen, kavgayı çoğaltan, gerçeğe karşı kör olur kalır. Kim gerçekten saparsa iyi şey ona kötü görünür; kötülükse güzelleşir; sapıklık sarhoşluğuna tutulur. Aykırı yol tutanınsa yolları güçleşir, işleri sarpa sarar, kurtuluş yolu da daraldıkça daralır.

Şüphe de dört direk üstünde durur: Batıl üzere savaşmak, korkmak, işkile düşmek, sapıklığa teslîm olmak. Savaşmayı âdet edinmenin gecesi sabah olmaz. Korkanın önündeki ardına düşer. Şüpheye yolunda yelip yortanı o şüphe, şeytanların ayakları altına atar; dünya tehlikeleri yüzünden sapıklığa teslim olansa dünyada da helâk olur, âhirette de.

* İnsanlar, dünyalarını düzene sokmak için dinlerine ait bir şeyi terk ettiler mi Allah onları ondan daha zararlı bir şeye uğratır.

* Farzlara zarar veren nafilelerle yakınlık olamaz.

* Sizi İslâm’a öylesine bir nispetle mensup sayayım ki benden önce kimse böyle bir nispeti söylememiştir. İslâm teslim oluşturNamaz, her temiz kişinin Tanrı’ya yaklaşmasıdır. Hac, her zayıfın savaşıdır. Her şeyin zekâtı vardır; bedenin zekâtı da oruçtur. Kadının savaşıysa kocasıyla iyi geçinmesidir.

* Nice oruçlu vardır ki orucundan elde ettiği ancak açlıktır, susuzluktur. Nice geceleri ibadetle geçiren vardır ki o kulluktan elde ettiği şey, uykusuzluktur, yorgunluktur. Ne mutlu aklı başında olan ariflerin uykusu ve yemesi.

* Ne mutlu âhireti anan, soru için iş gören, nail olduğuna, hakkına kanaat eden ve Allah’tan razı olan kişiye.

* Yaradana isyan hususunda yaratılmışa itaat olamaz. Suçtan vazgeçmek tövbe etmekten ehvendir.

(İmandan sorulduğu vakit buyurdular ki:)
* İman gönülle tanımak, dille ikar etmek, aza ile de kullukta bulunmaktır.

* Bir bölük halk sevap için Allah’a kulluk eder; bu kulluk, tacirlerin kulluğudur. Bir bölük de Allah’a korkudan kulluk eder, bu da kölelerin kulluğudur. Bir bölükse, Allah’a şükrederek kullukta bulunur; işte hür kişilerin kulluğu budur.

*Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ı, yapmayı iyice dilediğim şeyleri yapmamakla, bağladığım düğümleri çözmekle tanıdım.

* Allah imanı şirki temizlemek, namazı ululuğu bırakmak, zekâtı rızka sebep olmak, orucu kulların ihlâsını sınamak, haccı dîni kuvvetlendirmek, savaşı, İslâm’ı yüceltmek, doğruyu buyurmayı halkı düzgün bir hâle sokmak, kötülükten nehyetmeyi, kötü kişileri fenalıktan çekmek, yakınlarla buluşup görüşmeyi, onları görüp gözetmeyi, Müslümanların sayılarını çoğaltmak, kısâsı onları korumak, ahitleri yerine getirmeyi, haram olan şeylerin ne kadar kötü olduğunu anlatmak için emretti. İçkiyi aklı korumak, hırsızlığı temizliği bildirmek, zinayı soyu-sopu gözetmek, livâtayı nesli çoğaltmak için nehyetti. Tanıklıkta bulunmayı kulların haklarını yerine getirmek için buyurdu. Yalanı bırakmayı gerçeğin yüceliğini bildirmek için emretti. Selâm vermeyi zarardan, korkudan korunmamız, İmameti ümmetin düzenini sağlamak, imama itaat etmeyi de imameti ululamak için emir buyurdu.

(Kaderden sorulunca buyurdular ki:)
* Kapkaranlık bir yoldur, gitmeyin o yola. Pek derin bir denizdir, dalmayın o denize. Allah’ın sırrıdır, uğraşmayın onunla.

(Birisi, Şam’a gidişiniz Allah’ın kazâ ve kaderiyle değil midiydi diye sorunca bu soruya uzun uzun cevap verdiler. Bu arada buyurdular ki:)
* Yazık sana, sen kazâyı yerine gelmesi, kaderin mutlaka olması gerekli sanmadasın. İş böyle olsaydı sevap ve ikab batıl olur, vaat ve vaadin ortadan kalkması icâb ederdi. Oysaki noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, kullarını yapacakları işlerde muhayyer bırakarak emretmiş, kötülüklerden çekinmelerini bildirerek nehyetmiştir. Emir de, nehiy de, kulun ihtiyârını ortadan kaldırmamış, kudretini yok etmemiştir. Onlara kolay olanı teklif etmiş, zor olanı buyurmamıştır. Az iyiliğe çok sevap vermiştir. Kul mağlûp olarak isyan etmez; mecbur olarak itaatte bulunmaz. O peygamberleri bir oyun için göndermemiş, kitabı abes olarak indirmemiş, gökleri ve yeryüzünü, ikisi arasında yaratılanları boş yere yaratmamıştır. “Bu, kâfir olanların zannı. Artık vay haline kâfirlerin ateşten.”(38, Sâd, 27).

Ebu-Câ’fer Muhammed b. Aliyy’il-Bâkır aleyhimes-selâm’dan rivâyet edilmiştir. Buyurmuşlardır ki:
* Yeryüzünde Allah azabından iki aman verdi; biri kaldırıldı; öbürüne yapışın. Kaldırılan aman Allah’ın salâtı o’na ve soyuna olsun, Resulullahtı, Duran, kalan amansa istiğfardır. Allah Teâlâ “Sen, onların içinde oldukça onları azaplandırmaz ve gene yarlıganma dilerlerken, Allah, onlara azap vermez” buyurmuştur. (8, Enfâl, 33).

* Tam fakih o kişidir ki insanları Allah’ın rahmetinden ümitsiz hâle düşürmediği, Allah’ın lütfünden onları ümitsiz etmediği gibi Allah’ın mekrinden de onları emin etmez.

* İnananların zanlarından sakının; çünkü yüce Allah gerçeği onların dillerine ilhâm eder.

* Kur’an’da sizden öncekilere ait olaylar, sizden sonraki zamanlara ait haberler, aranızda cârî olacak hükümler vardır.

* İnananın yüzünde güleçlik vardır, kalbindeyse hüzün. Gönlü her şeyden geniştir, nefsi her şeyden alçak. Yücelikten nefret eder, şöhrete düşmandır, gamı gussası uzundur, düşünmesi derin. Susması fazladır; vakti yoktur. Çok şükreder, çok sabreder. Düşünceye dalmıştır, ihtiyâcı olanları görünce kendi ihtiyâcını hatırlamaz bile. Huyu güzeldir, geçinmesi hoş ve yumuşak. Şeref ve din bakımından serttir, huy bakımından kuldan alçak.

* Amelsiz sevap dileyen, yaysız ok atmaya kalkan kişiye benzer.

* Bu ümmetin en hayırlıları hakkında bile Allah’ın azabından emin olmamalısınümmetin en kötüsü hakkında bile Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelisinbir zaman geçimi için çalışır; bir zamanı da vardır, helâl ve güzel lezzetlerle zevklenir. Akıllı kişi, ancak üç şey için yolculuk eder: Geçimini sağlamak, âhiretini elde etmek yahut da haram olmayan zevk ve lezzet elde etmek için.

(Birisi, huzurlarında, Allah’tan suçlarımı örtmesini dilerim deyince buyurdular ki:)
* Anan yasında ağlasın; biliyor musun, suçların örtülmesini, bağışlanmasını istemek nedir? Suçların örtülmesini istemek, İlliyyin derecesidirBirincisi geçmiş suçlara nadim olmak, ikincisi ebedî olarak o geçmiş suçları bir daha işlememek, üçüncüsü Allah’a temiz ulaşmak, kul hakkında kendisinde bir şey olmadığı halde kavuşmak için yaratılmışların haklarını kendilerine vermek, dördüncüsü sana vacip olan bütün emirlerini yerine getirmeye niyet etmek, beşincisi, bedeninde hırstan bitip gelişmiş etleri, dertle, gamla eritmek, derini kemiğe yapıştıracak kadar zayıflamak, ondan sonra helâl lokmadan gelişen ete kavuşmak, altıncısı bedenine evvelce suç işleme tadını tattırdığın gibi ibadet elemini de tattırmaktır. Bu şartlardan sonra, Allah’tan suçlarını örtmesini dilerim diyebilirsin.
Allah’ın öyle kulları vardır ki Allah onları kulların faydalarına hizmet etmek için nimetlerle nimetlendirmiştir. Onların ellerine nimetler vermiştir. Onlar da o nimetleri kullara ihsan ederler. Fakat ihsan etmediler mi de o nimetleri onlardan alıp başkalarına verir.

* (Bâzı bayramlarda buyurmuşlardır ki:)
Bayram, orucunu, geceleri ettiği ibadeti Allah’ın kabul ettiği kişiye bayramdır. Hangi gün Allah’a isyân edilmezse o gündür bayram.

* Allah dostları o kişileridir ki insanlar dünyanın görünüşüne baktıkları zaman onlar, dünyanın içyüzü görürler. İnsanlar hemencecik elde edilecek dünya işleriyle uğraşırlarken onlar, bir müddet sonra gelecek âhireti elde etmek kaygısına düşerler. Ahiret işlerine koyulurlar. Kendilerini öldürecek zevklerden geçerler, o zevkleri öldürürler. Terk edecekleri şeyleri bilirler de daha önce terk ederler. Görürler, bilirler ki başkalarının dünyadan elde ettikleri çok şey pek azdır. Onların dünyayı elde etmeleri ellerinden yitirmelerinden başka bir şey değildir.

* Allah dostları insanların uzaklaştıkları şeylere düşmandırlar. İnsanların düşman oldukları şeylere dostturlar. Onlarla Kitabın hükümleri bilinir; onlardır Allah’ın Kitabıyla bilenler. Onlarla Kitabın hükümleri yürütür; onlardır Kitabın hükmüyle yürüyenler. Umdukları şeyin üstünde umulacak bir şey görmezler onlar. Korktuklarının üstünde korkulacak bir varlık tanımazlar onlar.

* İmanın alâmeti, yalan sana fayda, gerçek zarar verecek olsa bile gerçeği seçmen, sözünü bilginden fazla söylememen, başkalarının sözlerinde de Allah’tan korkman, çekinmendir.

(Tevhid ve adlı sorulduğu zaman buyurdular ki:)
* Tevhid Allah’ı vehmine göre tavsif etmemek, adaletse Allah’ı hikmet ve adalete zıt şeylerle töhmetlenmemektir.

* Mümin, kardeşlerine karşı ululanmaya, ona güler yüz göstermemeye başladı mı, ondan ayrıldı demektir.

“Gurer’ul-Hikem”den

* Mümin, sevgisi Allah için, nefreti Allah için, alması Allah için, bırakması Allah için olan kişidir.

* Mümin, insanların ezasına tahammül eden, fakat hiç kimsenin ondan incinmediği kişidir.

* Beden secdesi, yüzün en şerefli yerlerini toprağa koymak, avuçlarıyla, dizleriyle, ayak parmaklarıyla, gönül alçaklığıyla ve halis niyetle toprağa kapanmaktır. Gönül secdesiyse geçici şeyleri gönülden çıkarmak, varlığı yok olmayacak şeylere tam bir himmetle yönelmek, ululuğu ve benliği bırakmak, dünya bağlarını kesmek, peygamberlik huylarıyla huylanmaktır.

* Bedenin orucu, irade ve ihtiyarla azaptan korkup sevaba girmeyi, ecre nail olmayı dileyerek yemekten kesilmektir. Nefsin orucu, beş duyguyu öbür suçlardan çekmek, kalbi de bütün şer sebeplerinden ayırmaktır. Kalbin orucu, dil orucundan, dilin orucu karnın orucundan hayırlıdır.

* Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, kimseyi delâlete sevk etmez ve Allah kullarına zulmedici değildir.

* Kur’ân’ın helâl ettiğini haram sayan kişi inanmamıştır.

* Şu Kur’an’la düşüp kalkan hiçbir kimse yoktur ki bir fazlalığa ermesin yahut noksana düşmesin. Ona uyarsa hidayette ileri gider, uymazsa körlükle noksana düşer.

* Takiyyesi olmayanın dini de yoktur.

* Size beş vasiyet ediyorum ki, develere binip seferlere düşseniz de onları elde etseniz değer mi değer.

Hiç biriniz rabbinizden başkasından bir şey ummasıngünahından başka bir şeyden korkmasın. Hiç biriniz kendisinden bilmediği bir şey sorulunca bilmiyorum demekten utanmasın. Hiç bir kimse bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin. Sabredin, çünkü sabır imana nispetle cesetteki baş gibidir. Başı olmayan bedende hayır yoktur. Sabır olmadıkça da imandan hayır gelmez.

2. Bölüm

HZ. MUHAMMED (S.A.A), KENDİLERİ, EHLİBEYT
(A.S) 

* (Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem’in defni ânında buyurdular ki:)

* Sabır güzeldir, fakat sana karşı değil. Ağlayıp sızlanmak kötüdür, fakat sana değil. Senin musibetine uğramak pek büyük bir şey. Bundan önce uğradığımız musibetler de bir şey değil, bundan sonra uğrayacaklarımız da. 

* Bizim hakkımız haktır; verirlerse alırız; vermezlerse yol uzasa bile develere biner, yürür gideriz.

* (Şam yolunda Anbar köylüleri Hazretin ardında yaya gitmeye başladıkları vakit, Bu yaptığınız nedir diye sordular. Köylüler, biz dediler, uyruk sâhiplerimizi böyle ulularız; âdetimiz budur bizim. Hazret buyurdular ki.)

* Allah’a andolsun, bu bir iş ki bununla buyruk sâhibi olanlarınız faydalanmaz; sizse dünyâda bu işi yapmakla kendinizi meşakkate sokmadasınız; âhirette de azâba uğratmadasınız. Ne kötü meşakkattir, ne olmaz zahmettir o ki, sonunda azap var. Ne hoş rahatlıktır o ki, onunla âhirette ateşten esenlik var.

* Şu kılıcımla, bana buğzetmesi için müminin beynine vursam bile gene bana buğzedemez. Beni sevmesi için bütün dünyâyı münafığın önüne döküp sersem gene beni sevemez. Bu, Ümmi Peygamber’in, Allah’ın salevâtı O’na ve soyuna olsun, dilinden çıkan ve takdire uyan bir sözün özüdür ki buyurmuştur: Yâ Ali, mümin sana buğzetmez, münâfık seni sevmez.

(Kendilerini haddinden fazla öven birisine buyurdular ki:)
* Ben dediğinden aşağıyım, gönlünde gizlediğinden üstünüm.

(Bir toplumun, kendilerini, yüzlerine karşı övdükle-rini duyunca buyurdular ki:)
* Allah’ım, benim ne olduğumu benden daha iyi bilirsin sen. Ben de kendimi onlardan daha iyi bilirim. Allah’ım, onların sandıklarından daha hayırlı et bizi, bilmedikleri suçlarımızı da bağışla.

* Biz orta yolu tutanlarız. Geride kalan gelir, bize ulaşır; ileri giden döner, bize kavuşur.

(Kendini nasıl buluyorsun yâ Emir’el-Müminin diye soran birisine buyurdular ki:)
* Varlığını yok olmakta, sıhhatini hastalık kavramakta, emin olduğu yerden musibetlere çatmakta olan kişinin hâli nice olur ki?

* Benim yüzümden iki kişi helâk olmuştur: Sevip hakkımda ileri giden, sevmeyip aleyhimde bulunan.

(Kendilerine Kureyş’ten sorulunca buyurdular ki:)
* Mahzumoğulları Kureyş’in gülleridir; erlerinin sözlerini duymayı, kadınlarıyla nikâhlanmayı seversin. Abdü Şems-oğulları (Ümeyyeoğulları), rey bakımından en uzak, arkalarını korumakta, ihtiyatla hareket etmekte en ileri varanlarıdır. Bizse elimizde olanı ihsan ederiz; ölüm çağında canlarımızı cömertçe veririz. Onlar çokluktur; düzencidir, çetin huyludur; bizse sözde daha fasih, öğüt vermede daha ileri güler yüzlülükte daha üstünüz.

* Gerçeği gördüğüm andan beri gerçek hakkında şüpheye düşmedim ben.

* Şaşarım şu işe: Hilâfet Rasûlullah’la sohbet yüzünden tahakkuk ediyor da sohbet ve yakınlık yüzünden tahakkuk etmiyor.

* Yalan söylemedim; bana da yalan söylenmedi; sapıklığa düşmedin, kimse de benim yüzümden sapıklığa düşmedi.

* Ben müminlerin emiriyim, onlar bana uyarlar; malsa kötü kişilerin emiridir; onlar da ona uyarlar.

Gurer’ul- Hikem’den 

* Sakının bizim hakkımızda ileri inanca sapmaktan; biz kullarız, yaratılmışız; buna inanın; sonra bizim hakkımızda, üstünlüğümüz hakkında dilediğiniz inancı güdün (Ancak Tanrılık, Peygamberlik müstesnâ).

* İnsanların körlükte en ileri gideni sevgimize, üstünlüğümüze göz yumanı, suçsuz olduğumuz halde bizi düşman olanıdır; biz onu gerçeğe çağırırız, oysa bizi fitneye çağırır, dünyâya çağırır; bize düşman olur, düşmanlık güder. İnsanların en kutlusu da üstünlüğünüzü bileni, bizimle Allah’a tevessül edeni, sevgimizde ihlâs sâhibi olanı, çağırdığımıza uyanı, nehyettiğimizi terk edendir. Bu çeşit kişi bizdendir ve ebedilik yurdunda bizimledir.

* İyiliklerin en üstünü, en iyisi bizi sevmek, kötülüklerin en kötüsü de bize buğzetmektir.

* Bizim en çok sevdiğimiz kişi, bizi seveni seven, bize düşman olana düşman olandır.

* Allah’ın salâtı O’na ve soyuna olsun, Muhammed’in gerçek dostu, isterse soyu ona ulaşmasın, Allah’a en fazla itâat edenidir. Allah’ın salâtı O’na ve soyuna olsun, Muhammed’in düşmanı da, isterse soyu ona ulaşsın, yakın olsun, Allah’a isyân edendir. 

* Gerçekten de Allah’tan başka yoktur tapacak sözünün şartları vardır; ben ve zürriyyetim, onun şartlarındanız.

* Gerçekten de yüce Allah, yeryüzünde bizi seçti, bize de yardım etmek, ferahlığımızla ferahlanmak, hüznümüzle hüzünlenmek, canlarını, mallarını yolumuza vermek için Şiamızı seçti; onlar bizdendir, bize gelirler, cennette de bizimledir onlar.

* Bizim işimiz gerçekten de çetindir; çetinleştirilmiştir; pek serttir, sertleştirilmiştir; gizlenmiştir, perde ardına alınmıştır, ona, Allah’a yakın melek, yahut gönderilmiş peygamber, yahut da noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah tarafından gönlü îmanla sınanmış inanan kişi tahammül edebilir.

* Sorun beni yitirmeden; çünkü andolsun Allah’a, Kur’an’da hiç bir âyet yoktur ki niçin ve kimin hakkında indi, nerede indi, düzlükte mi, dağlıkta mı, hepsini de en iyi bilenim ben. Gerçekten de rabbim bana, anlayan bir akıl, söyleyen bir dil ihsan etmiştir. 

* Perde kaldırılırsa bile yakıynim artmaz benim.

* Bize sarılan, bize ulaşır; bizden ayrılan, geri kalır, helâk olur; emrimize uyan, öne geçer, kutluluğa erer; bizim gemimizden başka bir gemiye binen boğulur gider.

* Kim bizi gönlüyle sever, diliyle bizimle olur, kılıcıyla düşmanımızla savaşırsa o, cennette bizimle, bizim derecemizdedir. Kim gönlüyle bizi sever, diliyle bize yardım eder, fakat eliyle bize yardım etmez, düşmanımızla savaşmazsa; cennette bizimledir, fakat bizim derecemizden aşağı bir derecededir.

* Bildiğim, tanıdığım andan beri hakkı inkâr etmedim. Bana gösterildiği andan beri hakta şüpheye düşmedim, yalan söylemedim. Kimse de benim yalan söylediğimi söylemedi. Ben ne yolumu sapıttım, ne de benim yüzümden biri yolunu sapıttı.

* Biz hakka çağıranlarız; halkın imâmlarıyız: Gerçek dilleriyiz. Kim bize itâat ederse kurtuluşa erer. kim bize isyân ederse helâk olur gider.

* Biz Hıtta’nın kapısıyız. O kapı selâmet kapısıdır. Kim girerse esen kalır, kurtulur; kim muhâlefet ederse helâk olur.

* Biziz Allah kullarına, onun eminleri, şehirleri hakkı yüceltenler; dost bizimle kurtulur, düşmanlık eden bizim yüzümüzden helâk olur.

* Biziz peygamberlik ağacı, vahyinin indiği yer, meleklerin gelip gittiği mahal, hikmetlerin kaynakları, ilmin mâdenleri.

* Biziz Rasûl-i Ekrem’in elbisesi, onun dostları, ona hizmette bulunanlar, ona varılacak kapılar. Evlere ancak o kapılardan girilir; kapılardan başka yerden girenler hırsızdır; cezâya çarpılır.

* Heyhât, eğer Allah’tan çekinmeseydim Arabın dâhîsi olurdum ben.

* Andolsun ki, Allah’ın salâtı O’na ve soyuna olsun, Rasûlullah’ın ashabından olup, ondan duyduklarını unutmayanlar, bilirler, ben bir an bile ne noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın emrini reddettim, ne Rasûlü’nün emrini. Allah’ın bana lütfettiği erlikle yiğitlerin durakladıkları, ayakların geriye çekildiği yerlerde canımla, başımla onu korudum. Allah’ın salâtı O’na ve soyuna olsun, elimden geldiği kadar canımı ona fedâ ettim; bütün gücümle düşmanlarıyla savaştım, nefsimle onu korudum; o da benden başka kimseye nasip olmayan ilmini bana lütfetti.

* Allah’ın salâtı O’na ve soyuna olsun, Rasûlullah vefât ettiği zaman başı göğsündeydi, ağzının yârı avcıma aktı, onu yüzüme sürdüm. Allah’ın salâtı O’na ve soyuna olsun, onu yıkamaya koyuldumbir toplum çıkacak ki önceden Muhammed (s.a.a), nasıl Kur’ân’ın tenzili için savaştıysa, o toplum da te’vili için başlarınıza vuracak ve bu, size Rahmân’ın hükmüdür, âhır zamanda olacak.

3. Bölüm

Dünya-Âhiret

* Dünyâ bir topluma teveccüh etti mi başkalarının iyiliklerini, güzelliklerini eğreti olarak onlara verir; bir toplumdan da yüz çevirdi mi kendilerindeki iyilikleri, güzellikleri de onlardan gidiverir.

* Dünyadakiler, uykuda yol alan kervan ehline benzerler.

* Zaman bedenleri yıpratır, dilekleri tâzeler, ölümü yakınlaştırır; umulanı uzaklaştırır, kim ona dost olur, onu elde ederse zahmete düşer, kim onu yitirirse yorulur, darlığa uğrar.

* İnsanların solukları ecellerine doğru attıkları adımlarıdır.

* Zamanı ve zamanındakileri düzgünlük, iyilik kavradı mı bir insan, kendisinden kötü bir şey görünmeyen birisi hakkında kötü zanna düşerse zulmetmiş olur. Zamanı zamanındakileri kötülük kavradı mı bir insan, birisi hakkında iyi bir zanda bulunursa kendisini aldatmış olur.

* Dünyâ görünüşü yumuşak olan, içinde öldürücü zehir bulunan bir yılana benzer. Aldanan bilgisiz ona meyleder, akıllı kişiyse ondan çekinir.

* Zaman ikidir; Ya sana yâr olur, ya aleyhine döner. Yâr oldu mu, aldanıp gaflete düşme; aleyhine döndü mü de dayan.

(Bir cenâzede gülen birisini duyunca buyurdular ki.)
* Sanki ölüm, bizden başkalarına yazılmış, sanki bu gerçek, bizden başkasına hükmedilmiş. Sanki görüş durduğumuz şu ölüler, bir yere gidiyorlar ki tez  bir zamanda dönüp tekrar gelecekler bize. Onları kabirlerine götürmedeyiz; miraslarını yemedeyiz. Sanki bizler onlardan sonra kalacaklarmışız. Her öğüdü unutmuşuz, her âfeti ardımıza atmışız. Bizi kökümüzden  çıkaracak her belâya göz yummuşuz.

Ne mutlu kendisini alçaltana, kazancını tertemiz bir hâle koyana, özünü düzgün bir hâle getirene, huyunu güzelleştirene, malının fazlasını yoksullara verene, ağzını beyhude sözlerden yumana, şerrini insanlardan giderene; kendisine sünnet ağır gelmeyene, bidate mensup sayılmayana.

Şaşarım nekese ki korktuğu yoksulluğa doğru koşup durur; arayıp istediği zenginlik, elinden yiter gider. Dünyâda yoksullar gibi yaşar âhiretteyse zenginlerin sorusuyla soruya çekilir.

Şaşarım o gülen, benliğe düşen kişiye ki, dün bir meni parçasıydı, yarın bir leş olacak.

Şaşarım Allah’ın varlığından şüpheye düşene ki Allah’ın halkını görüp durur. Şaşarım Allah’ın varlığından şüphe edene ki ölenleri gözleriyle görür. Şaşarım âhiret yaşayışını, tekrar dirilişi inkâr edene ki ilk yaratılışı görür, bilir. Şaşarım yokluk yurdunu yapıp durana ki varlık yurdunu terk eder gider.

(Sıffin’den dönerlerken Kûfe dışındaki mezarlığa gelince buyurdular ki:)
Ey yalnızlık diyarının, ıssız yerlerin, karanlık kabirlerin halkı, ey toprağa döşenmiş, gurbete düşmüş, yalnızlığa eş olmuş, korkunç ve tenhâ yerlere sığınmış kişiler, siz bizden önce yaşadınız, gittiniz; bizse ardınıza düştük, size ulaşmak üzereyiz. Bıraktığınız evlerde oturanlar var; zevcelerinizi nikâhladılar; mallarınızı paylaştılar. Bu bizim size verdiğimiz haber, sizden ne haber var?

(Sonra ashabına dönerek buyurdular ki:)

Söz söylemelerine izin verilseydi size elbette haber verirler, derlerdi ki: Gerçekten de en hayırlı azık takvâdır.

* Allah’ın bir meleği vardır, her gün bağırır; doğun ölüm için. Toplayın yok olmak için, yapın yıkılmak için.

* Dünya karar edilecek yurda geçittir; insanlarsa orda iki bölüktür: Bir bölüğü kendilerini satar; helâk eder dünyâ onları. Bir bölüğü canlarını kurtarır; azâd eder dünyâ onları.

* Zamanın değişmesi insanların özlerindekini bildirir.

* İnsanlar, dünyanın oğullarıdır. İnsan anasını severse kınanmaz.

* Yoksul Âdemoğlu, eceli ne vakit gelip çatacak, bilmez. Ne illetlere uğrayacak, haberi bile olmaz. Yaptığı işler unutulmaz. Sivrisinek ısırsa canı yanar; boğazında su dursa onu boğar; terlese pis pis kokar.

* Dünyâ başkaları için yaratılmıştır, kendi için değil.

(Birisini dünyayı kınarken, yererken duyup buyurdular ki:)
* Ey dünyânın aldayışlarına kapılan, uyduruşlarına aldanan, dünyâya kapılıyor, sonra da onu yermeye mi girişiyorsun? Sen mi dünyâyı suçlamadasın; dünyâ mı seni suçlamada? Ne vakit dünyâ seni şaşırttı, ne vakit aldattı? Toprağa atıp çürüttüğü babalarının helâk oldukları yerlere mi aldattı seni; yoksa yer altına attığı analarının yarattığı yerlerle mi kandırdı seni?

Ne kadar çalıştın onlardan derdi, hastalığı gidermeye. Ne kadar uğraştın onları tedâvi ettirmeye. Onların iyileşmelerini diledin; onları iyileştirmek için hekimlere baş vurdun. Bu esirgemelerin onların hiç birine fayda etmedi. Onların devâsını aradın; çâresi olmadı; gücünle kuvvetinle ölümü gideremedin onlardan.

Dünyâ onlara ettiği işle, sana örnek verdi; öldükleri yerle öleceğini gösterdi. Oysa dünyâ, sözünü gerçekleyene gerçeklik yurdudur; sözünü anlayana kurtuluş evidir. Ondan azık toplayana zenginlik diyârıdır; öğüdünü tutana öğüt mahallidir.

Dünyâ, Allah dostlarının secde yeridir; Allah meleklerinin namazgâhı. Allah vahyinin indiği yerdir; Allah dostlarının alış veriş yurdudur. Orada rahmet elde edenler; orada kâr edinirler, cenneti kazanırlar. Dünyâ, ölümü açıkça haber verdiği, kendisinden ayrılacağımızı seslenip bildirdiği, kendisinin ve kendinden olanların âkıbetini anlattığı halde, kimdir ki onu kınar, yermeye kalkar?

Dünyâ, belalarıyla belâyı gösterir ehline; sevinciyle onları sevince teşvik eder. İnsan esenlikle dünyâda akşamı eder, musîbetle sabahı bulur. Bu, tâata yöneltmesidir onun; isyândan korkutmasıdır; çekinmeyi telkin etmesidir onun.

Nedâmetle sabahlayanlar kınarlar onu. Kıyâmet günü başkalarıysa överler onu. Çünkü dünyâ onlara âkıbeti anlatmıştır, onlar da anlamışlardır; ne olacağını söylemiştir onlara, gerçeklemişlerdir onu; öğüt vermiştir onlara, tutmuşlardır öğüdünü onun.

* İnsanlara bir zaman gelip çatar ki o zamanda Kur’ân’dan ancak eser ve yazı, İslâm’dan da isim kalır. O gün insanların mescitleri mâmurdur yapı bakımından; haraptır hidâyete mahal olmak bakımından. O gün mescitlerde oturanlar, onları yapanlar, yeryüzünün en kötü kişileridir; fitne onlardan çıkar, suç ve hatâ onlara sığınır. Kim o fitneye girmemek isterse sürüp götürürler, kim geri kalırsa yürütüp alırlar. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah buyurur ki: Zâtıma andolsun ki ben, o kavme öylesine bir fitne gönderirim ki bilim sâhibi bile şaşırır kalır ve o fitneye dalar. Biz Allah’ın bağışlamasını, gafletle ayağımızı kaydırmamasını dilemekteyiz.

Gurer’ul-Hikem’den

* İnsanlar bir tomara çizilmiş sûretlere benzerler. Tomar dürüldükçe bir kısmı yiter, bir kısmı gelir.

* Geceyle gündüz yaşayanların eserlerini gidermek, geçmişlerin izlerini yok etmek için çalışıp duran iki emekçidir.

4. Bölüm

AKIL-BİLGİ

* Akıllının gönlü, sırrının sandığıdır. Güler yüz, güzel huy dostluk ağıdır; tahammülse ayıpların kabridir.

(İmam Hasan’a (a.s) buyurdular ki.)
* Oğulcuğum, benden dört şey belle, işlediğin zaman sana zarar vermeyecek dört şeyi de aklında tut: Zenginliğin en üstünü akıldır; yoksulluğun en büyüğü ahmaklık. Korkulacak şeylerin en korkuncu kendini beğenmektir; soyun-sopun en yücesi güzel huy. Oğulcuğum, ahmakla eş dost olmaktan sakın; sana fayda vermek isterken zararı dokunur. Nekesle eş dost olmaktan sakın; ona en fazla muhtâç olduğun zaman yardımına koşmaz, oturur. Kötülük edenle eş dost olmaktan sakın; o, pek az bir şeye seni satar gider. Yalancıyla eş dost olmaktan sakın; çünkü o, serâba benzer; uzağı yakın gösterir sana, yakını uzaklaştırır senden.

* Akıllının dili gönlünün ötesindedir; ahmağın gönlüyse dilinin ötesinde.

* Akıl gibi zenginlik, bilgisizlik gibi yoksulluk, edep gibi miras, danışmak gibi arka olamaz.

* Bilgisiz kişiyi, bir işte, bir fikirde ya pek ileri gitmiş görürsün, ya pek geri kalmış.

* Akıl tamamlandı mı söz azalır.

* İşler şüpheli göründü mü, sonunu görerek önü hakkında hüküm vermek gerekir.

* Nerede olursa olsun, hikmeti almaya bak; çünkü hikmet münâfıkın gönlünde, oradan çıkıp ona sâhip olan müminin gönlüne girerek karar edinceye dek sâkin olmaz.

* Hikmet, müminin yitik malıdır; isterse nifak ehlinden olsun, hikmeti al.

* Bilmiyorum demeyi bırakan kişi, öleceği yerden yaralanır gider.

* Bilginin en aşağılığı, dilde olanıdır; en yücesi de insanın uzuvlarında ve işlerinde görünenidir.

* Bir haberi duydunuz mu onun hükmüne uymak suretiyle duyun, belleyin ve rivâyet edin onu; yalnız nakletmek için değil; çünkü bilgiyi rivâyet edenler çoktur; fakat ona riâyet edenler azdır.

* Nice bilgin vardır ki bilgisi olduğu halde ona fayda vermez de bilgisizliği öldürür gider onu.

* Akıldan daha faydalı mal, kendini beğenmekten daha korkunç yalnızlık, tedbir gibi akıl, takvâ gibi kerem, güzel huy gibi eş dost, edep gibi miras, başarı gibi kılavuz, iyi işlerde bulunmak gibi alış-veriş, sevap gibi kâr, şüpheli şeylerde durup çekinmek gibi sakınmak, haramdan kaçınmak gibi zâhitlik, düşünmek gibi bilgi, farzları yerine getirmek gibi ibâdet, utanmak ve sabretmek gibi îman, gönül alçaklığı gibi soy sop, bilgi gibi yücelik, hilim gibi üstünlük, danışmak gibi arka yoktur.

* İktisada riâyet eden yoksulluğa düşmez.

* Hoş geçinmek aklın yarısıdır.

(Kümeyl b. Ziyâd’in-Nahai’nin (r.a) elini tutup şehrin dışına çıkardılar. Sahraya varınca  bir ah çektiler de buyurdular ki:)
* Ey Kümeyl, bu gönüller kaplardır; en hayırlı kap da içindekini en iyi koruyanıdır. Benden duyduğun sözü aklında tut. İnsanlar üç kısımdır: Rabb’e mensup bilgin, kurtuluş yolunda bilgi belleyen, bunlardan başkaları pisliğe bulanmış sineklerdir; her seslenen kişiye bilmeden uyan, her yele kapılıp giden kişilerdir. Onlar ne bilgi ışıklarıyla ışıklanmışlardır, ne kuvvetli bir desteğe dayanmışlardır.

Ey Kümeyl, ilim maldan hayırlıdır; ilim seni korur, sense malı korursun. Mal, vermekle azalır, ilim öğretmekle çoğalır. Mal sâhipleri malın zevâliyle zevâl bulup giderler.

Ey Ziyâdoğlu Kümeyl, bilgiyi elde etmek, âdetâ dindir ki Allah’a onunla yol bulunur. İnsan, yaşarken onunla tâat elde eder; ölümünden sonra da iyilikle, hayırla anılır. İlim hâkimdir, malsa hüküm altındadır, mağluptur.

Ey Kümeyl, malları hazinelerde biriktirenler, diriyken ölmüşlerdir; bilginlerse dünyâ durdukça yaşarlar. Kendileri yok olup gitmişlerdir, fakat eserleri yüreklerde mevcuttur.

(Göğüslerine işaretle) Burada öylesine derin, öylesine geniş bir bilgi var ki ne olurdu, bunu anlayabilecek biri bulunsaydı. Evet, tez anlar birini buluyorum, fakat emin değilim ondan, din hükümlerini dünyâya âlet edebilir; Allah’ın nimetleriyle Allah kullarına, Allah’ın delilleriyle Allah’ın dostlarına karşı üstünlük dâvâsına girişebilir. Yahut gerçeğe sâhip olanlara boyun eğen, fakat önüne ardına dikkat etmeyen, can gözü açık olmayan, daha başlangıçta şüpheye düşüp gönlünden işkillenen birini bulabiliyorum. Oysa ne buna inanılabilir ne ona. Yahut da dünyâ lezzetine sarılan, hemencecik şehvetlere atılan, yahut da mal mülk toplamaya hırsı olan birini buluyorum; oysa bu ikisi de hiç bir hususta dîne riayet edenlerden değildir. Bu iki bölük, ancak otlayan hayvanlara benzer. İşte ilim, ilim ehlinin ölümüyle böylece ölür gider.

Allah’ım, evet; yeryüzü, Allah için delil ve hüccet olan, onun adına kaaim bulunan birisinden hâlî kalmaz; o, ilmi ve dîni ayakta tutar; ama meydanda olur, bilinir, tanınır, yahut hikmete mebnî korkar görünür, gizlenir. Allah’ın hüccetlerinin, Allah’ın apaçık delillerinin batıl olmaması için hüküm budur, böyledir. Ama bu, niceye bir böyle sürür gider? Andolsun Allah’a ki onların sayıları azdır. Allah katında dereceleri pek büyüktür. Allah delillerini, onlara bezeyenlere ısmarlayıncaya, kendi benzerlerinin gönüllerine verinceye dek onlarla korur. Allah onların can gözlerini açar, bilgiyi onlara sunar; onlar da yakin ruhuyla kuvvetlenirler; güçlükleri kolay görürler, bilgisizlerin kaçındıkları, hoş görmedikleri şeyler hoş görünür onlara; canları yüceler yücesi olan yakınlık duraklarında olduğu halde bedenleriyle dünyâ ehlinden görünürler, onlarla görüşüp konuşurlar. İşte bunlardır Allah’ın halîfeleri, yarattığı yer yüzünde. Bunlardır halkı dînine çağıranlar. Âh, âh, ne de özlerim onları görmeyi. Ey Kumeyl, istersen dön, git artık.

* Kendi bildiğine göre danışmadan iş gören, helâk olur gider; insanlarla danışansa onların akıllarına eş olur.

* İnsanlar, bilmedikleri şeylere  düşmandırlar.

* İnsanın kendini beğenmesi, aklına haset eden bir sıfattır.

* Yüce kişinin en iyi huylarından biri bildiğini bilmezlikten gelmesidir.

(Akıllı kimdir, anlat denince buyurdular ki:)
* Her şeyi lâyık olduğu yere koyandır.

(Câhili anlat dediler; buyurdular ki:) anlattım ya.
* Öfke delilikten bir kısımdır. Çünkü sâhibi nâdim olur; nâdim olmuyorsa deliliği adamakıllı pekişmiş demektir.

* Hikmet sâhibi kişilerin sözleri doğruysa devâdır, yanlışsa hastalık.

* Bilginizi bilgisizlik, yakininizi şüphe hâline getirmeyin. Bildiniz mi amel edin; yakıyne erdiniz mi ayak direyin.

* Allah bir kulu alçalttı mı, ona bilgi başarısını men eder.

* Ahmakla eş dost olma; kendi yaptığını sana güzel gösterir, seni de kendine benzetmek ister.

* İbret alınacak şeyler ne de çok, ibret alanlarsa ne az.

* İlim ikidir: Yaratılıştan olan, duyup bellenen. Duyulup bellenen bilgi, yaratılışta bilgi kabiliyeti yoksa fayda vermez.

* İlim amelle eşittir; bilen amel eder. İlim, amelle seslenin; amel cevap verirse ne âlâ, cevap vermedi mi ilim de göçer gider.

(Câbir b. Abdullah-i Ansârî’ye buyurdular ki:)
* Yâ Câbir, dünyâ dört şey üstünde durur: Bilgisiyle amel eden, halka da öğreten bilgin; öğrenmekten utanmayan, çekinmeyen bilgisiz, varlığında nekeslikte bulunmayan cömert, âhiretini dünyâsına satmayan yoksul. Bilgin, bilgisini yitirirse, bilgisiz de öğrenmekten çekinir. Zengin, malında nekeslik ederse yoksul da âhiretini dünyâsına satar.

Yâ Câbir, kime Allah’ın nimetleri çok gelir, kimin malı fazlalaşırsa insanların ona ihtiyacı artar; kim, Allah’ın verdiği nimetlerde kendisine vâcip olanı yerine getirirse o nimetlerin devâmına, sebep olur; kim, vâcip olanı ifâ etmezse o malı mülkü zevâle atmış, yok etmeye başlamıştır.

Seni azgınlık, yolundan alıkor, doğru yola sevk ederse bu, aklına delâlet eder, akıllı olduğuna delil olarak bu yeter sana.

* Nice kişiler vardır ki haklarında güzel sözler söyleyen kişilerin sözlerine kanarlar, aldanırlar.

* Hüküm verişte susmakta hayır olmadığı gibi bilgisiz söz söylemekte de hayır yoktur.

* İki haris vardır ki doymaz da doymaz: Bilgi isteyen, dünyâ dileyen.

* Her kaba bir şey koyunca daralır; ancak bilgi kabı müstesnâ. Ona bilgi kondukça genişler.

Gurer’ul-Hikem’den

* Âlim ölü olsa bile diridir. câhil diri olsa bile ölü.

* Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl, eskimeyen, yıpranmayan bir elbise.

* Bilgin, kadrini bilen kişidir; bilgisiz, yaptığını bilmeyen kişidir. Akıllı, ameline dayanır, câhil, emeline dayanır. Bilgin, kalbiyle, gönlüyle bakar görür; câhil, gözüyle bakar görür.

* Akıl gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.

* Cahiller çoğalınca bilginler garip olurlar.

* Hilim hikmetin meyvesidir; gerçekse dalları, budaklarıdır.

* Allah rahmet etsin kadrini bilene, haddini aşmayana.

* Bilgin kişinin rütbesi, rütbelerin en yücesidir.

* Bilgin kişinin bilgisinden dolayı şükrü, bilgisiyle amel etmesi ve o bilgiyi, müstahak olana belletmesidir.

* İki şey vardır ki sonu bulunmaz; Bilgi, akıl.

* Akıllının zannı, câhilin yakininden daha doğrudur.

* Şer işle hayır dileyenin aklı da bozulmuştur, duygusu da.

* Az ilmi olup da onunla amel eden, çok ilmi olup da amel etmeyenden hayırlıdır.

* Ölç, biç, sonra kes; düşün, taşın, sonra söyle; anla, bil, sonra yap.

* Kendini bilmeyen, başkasını nasıl bilir?

* Ya söyleyen, işrâd eden bilgin ol, ya dinleyen, belleyen kesil; üçüncüsü olmaktan sakın.

* Kişinin gönderdiği elçi, aklının tercemânıdır; mektubuysa sözden daha anlatışlıdır.

* Seni ıslâh etmeyen bilgi, sapıklıktır; sana faydası olmayan mal, vebâldir.

* Câhil dostundan ziyâde akıllı düşmanına güven.

* Görmek yalnız gözle olmaz; görüşler, görenleri aldatabilir.

* Kullar, bilmedikleri şeylerde duraklasalardı ne kâfir olurlardı, ne dalâlete düşerlerdi.

* Kendini bilen rabbini bilir.

* İnsanın, kendisindeki noksanı bilip anlaması, olgunluktan ve ileri üstünlüğündendir.

* Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmağın alâmetlerindendir.

* Bilgiyle dirilen ölmez.

* Bilgiyi, ehil olmayana veren, bilgiye zulmetmiştir.

* Söyleyene bakma, söylenene bak.

* Kendi reyinle hareket etme; kendi reyine uyan, helâk olur gider.

5. Bölüm

ÇEŞİTLİ KONULARA AİT VECİZELERİ

* Tamaha yapışan kendini alçaltır. Zarara düştüğünü açıklayan alçalmaya razı olur. Dilini kendisine buyruk sâhibi eden, diline geleni söyleyen, kendisine zarar verir.

* Nekeslik ayıptır; korkaklık noksan. Yoksulluk, delil getirmede aklı dilsiz eder; yokluğa düşen, şehirde garip olur gider. Âciz kalmak âfettir; sabır yiğitlik. Çekinmek zenginliktir; sakınmak kalkan.

* Allah’a razı olmak ne güzel eş dosttur; bilgisiyle büyük bir miras. Edeplere riâyet, boyuna yenilenen elbisedir, düşünceyse saf bir ayna.

* Uzaklaşmak ayıpları örter. Yaptığı işi beğenen kişiyi kınayan çok olur.

* İnsanlarla öyle geçinin ki öldünüz mü ağlasınlar size; sağ kaldınız mı sevgiyle çağrışsınlar sizin için.

* İnsanların en âcizi, insanlardan kardeş edinemeyenidir; ondan daha âcziyse kardeş edindikten sonra onu yitirenidir.

* En yakını yitiren, en uzağı da yardımcı olarak bulamaz.

* Dileğine uyup koşan, eceline kavuşur.

* Korku ümitsizliğe eş olmuştur; utanç mahrûmiyete. Fırsat bulut gibi geçip gider; hayırlı fırsatları elde etmeye çalışın.

* Ettiği iş ağır olan kişinin soyu boyu da onunla tezce yürüyemez.

* Büyük günahların kefâreti, zulme düşenlere yardım etmek, acze düşenleri ferahlandırmaktır.

* Zâhitliğin en üstünü, zâhitliği gizlemektir.

* Hayrı yapan, hayırdan da hayırlıdır; şer işleyense şerden de kötüdür.

* Cömert ol, nekeslikte ileri gitme; saygılı ve sıralı ver, ihsan ederken, vermemişe de dönme.

* Zenginliğin en yücesi dilekleri terk etmektir.

* Halka istemediği, hoşlanmadığı şeyleri söyleyen kişi hakkında halk da, bilmediği şeyleri söyler.

* Kimin dileği uzar giderse kötü işleri de çoğalır gider.

* Seni gama, gussaya sokan kötülük, Allah katında sana benlik veren iyilikten daha hayırlıdır.

* İnsanın değeri, himmetincedir; gerçekliği, adamlığıncadır, erliği, yaptığı kötülükten utancı kadardır; temizliği ve nâmusu da kıskançlığı derecesindedir.

* Üst olmak, ihtiyâta riâyetle olur. İhtiyata riâyet, düşü-nüp taşınmakla mümkündür, düşünüp taşınmak da sırları gizlemekle olur.

* Yüce kişinin aç kalınca, aşağılık kişinin, karnı doyunca saldırısından korkun.

* İnsanların gönülleri ürkektir; kim onları elde ederse ona alışırlar.

* Devlet sana yâr oldukça ayıbın gizli kalır.

* İnsanların en fazla bağışlaması gerekeni, cezâ vermeye en fazla gücü yetenidir.

* Cömertlik, istemeden vermektir. İstendikten sonra vermekse utançtandır ve kötüdür.

* Sabır ikidir: İstemediğin, hoşlanmadığın şeye sabretmek; sevdiğin, dilediğin şeye sabretmek.

* Zenginlik gurbette yurttur; yoksulluk yurtta gurbet.

* Zanaat tükenmez maldır.

* Mal, isteklerin temelidir.

* Seni çekindiren kişi, sana  müjde verene benzer, ona eşittir.

* Dil yırtıcıdır; yuları bırakıldı mı salar, parçalar.

* Dostları yitirmek, gurbete düşmektir.

* İhtiyacı olan şeyi elde edememek, ehli olmayandan istemekten ehvendir.

* Kim bir işte halka, öncü olursa, başkasını terbiyeye kalkmadan kendisini terbiye etmeli; bu terbiye de diliyle öğüt vermeden önce huyuyla öğüt vermek sûretiyle olmalı. Nefsine muallim olup kendini terbiye eden kişi, insanlara muallimlik edip onları terbiye edenden daha fazla ululanmaya değer.

* Her sayılı şey biter; her beklenen gelip çatar.

* İhtiyarın reyini, gencin yiğitliğinden çok severdim.

* Tövbe etmek elindeyken ümidini kesene şaşarım.

* İnsanda bir et parçası vardır ki bedenine bir damarla bağlanmıştır. Bu da kalptir ve pek şaşılacak bir uzuvdur bu. Onun hikmete ait şeyleri ve bunlara aykırı zıt şeyleri vardır. Ümide kapıldı mı tamah alçaltır onu. Tamah onu heyecana düşürdü mü hırs helâk eder onu. Ümitsizlik ona sâhip oldu mu keder öldürür onu. Kızgınlık onu kavradı mı öfke de kavrar onu. Hoşnût oldu mu korunmayı unutur gider. Korkuya kapılınca korunmaya başlar. Esenleştiğini sanınca gaflete düşer. Bir musibete uğradı mı kararsız bir hâle gelir. Bir mal buldu mu zenginlik azdırır onu. Yoksulluk onu ısırdı mı belâ kavrar onu. Açlığa düşünce zayıflık çökertir; fazla doyunca da mîde dolgunluğu rahatsızlığa uğratır onu. Her hususta geri kalış zarar verir ona; her işte ileri gidiş bozguna düşürür onu.

* Noksan sıfatlardan münezzeh Allah’ın emri, rüşvet almayan, aşağılanmayın, tamah yoluna gitmeyen kişiyle doğrulur, yerine gelir.

* İki iş arasında ne kadar da uzaklık var; İş var, tadı gider, vebâli kalır; iş var, zahmeti geçer, sevâbı kalır.

* Dost, kardeşini üç halde korumadıkça tam dost olamaz; Düşkünlüğünde, kendisi bulunmadığı vakit, ölümünden sonra. Dört şey verilene dört şey harâm olmaz: Duâya koyulan icâbetten, tövbeye başarı ihsan edilen kabûlden, istiğfara yöneltilen bağışlanmaktan, şükretmeye fırsat ilhâm edilen, nimetin ziyâde olmasından mahrûm kalmaz. Bunu da Allah’ın Kitabı gerçeklemektedir. Yüce ve Ulu Allah buyurur ki;

Dua edin, icâbet edeyim size.” 40, Mü’min, 60)

Kötülük eden, yahut nefsine zulümde bulunan, sonra istiğfar ederse Allah’a, Allah’ı suçları örtücü ve inananlara acıyıcı olarak bulur.” 4, Nisâ, 110) Şükür hakkında da;

Şükrederseniz nimeti çoğaltarım size” buyurmuştur. (14, İbrâhim, 7) Tövbe hakkında da;

Tövbe, ancak bilgisizlikle kötülük edip sonra hemen tövbe edenlerden kabûl edilir. Onlardır Allah’ın, tövbelerini kabûl ettiği kişiler ve Allah herşeyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir” buyurmuştur. (4, Nisâ, 17).

* Dert ve gam ihtiyarlığın yarısıdır.

* İnsan, dilinin altında gizlidir.

* Kadrini bilmeyen kişi helâk olur gider.

(Birisi, kendisine öğüt vermesini isteyince buyurdular ki:)
* Amelsiz âhireti dileyenlerden, olmayacak ümitler besleyip tövbe etmeyi isteyenlerden olma. Hani kişi vardır, dünyâda zâhitlerin sözlerini söyler, dünyâya rağbet edenlerin işlerini işler. Dünyânın malından mülkünden verilse doymaz; verilmese kanmaz. Verilenin şükründen âciz olur; verilmeyenin fazlasını ister durur. Halkı kötülükten men eder, fakat kendisi kötülükten kaçınmaz; emreder, kendisi emre uymaz. Temiz kişileri sever, işlediklerini işlemez. Suçluları sevmez, oysa ki onlardan biridir o. Günahlarının çokluğundan ölümden çekinir, ürker; ölümden kendisini ürküten şeyi yapmakta ısrar eder. Hastalanırsa nedâmete düşer; iyileşirse nedâmeti unutur gider. Âfiyet buldu, nimet elde etti mi mağrur olur; belâya uğradı mı ümidini keser, perişanlığa sataşır. Belâya düşerse âciz olur, duâya koyulur; ferahlığa erişirse kendine güvenir, aczini unutur, zannına uyar, aldanır; gerçek bildiğine kanmaz, kalakalır. Kendi suçundan az suç işleyenin âkıbetinden korkar; kendisineyse yaptığı iyilikten fazlasını ister umar. Kimseye ihtiyacı olmazsa böbürlenir, fitnelere kapılır; ihtiyaca düşünce ümit keser, yayılır. Kulluk ederse gevşek davranır; isteğe, özleme kapılırsa isyânı öne alır, peşinden gider; tövbeyi geriye atar; bir mihnete uğrasa da din hükümlerinden dışarı çıkar. Başkalarına ibretler gösterir; örnekler getirir, kendisi ibret almaz. Öğüt verir de verir, kendisi öğüt tutmaz. Sözle kılavuzluk eder, ameldeyse herkesten geri kalır. Geçici nimeti elde etmekte ileridir; kalacak nimetleri elde etmekte geri. Suçu, isyânı ganimet sayar, ganimeti ziyân sanır. Ölümden korkar, ama fırsatı  yitirir gider. Başkasının az suçunu kendi yaptığı suça nispetle çok görür; başkalarının az gördüğü kulluğu kendi kulluğuna nispetle az bulur. İnsanları kınar durur, kendisineyse dalkavuklukta bulunur. Zenginlerle oyuna dalmak, onca yoksullarla Allah’ı anmaktan daha sevimlidir. Kendisince başkaları aleyhine hükmeder; başkalarının iyiliğine bakıp kendi kötülüğünü görerek kendisini mahkûm etmez. Başkalarını doğru yola sevk etmeye uğraşır; nefsiniyse azgınlığa atmaya savaşır. Ona itâat edilir; oysa isyân eder. Ona vefâ gösterilir; o vefâ etmez. Allah için Allah yolunda korkmaz da halktan korkar, çekinir; fakat hakla muâmelede Allah’tan korkmaz, korku nedir, aklına bile gelmez.

* Herkes için tatlı, acı bir son vardır.

* Her gelip çatan dönüp gider; her dönüp giden gelmemişe, olmamışa döner.

* Zaman uzasa, sonu gecikse bile sabreden, mutlaka zafer ulaşır.

* Bir toplumun yaptığına razı olan, onlardan sayılır. Onlardan sayılan her kişinin de iki suçu vardır: O işi işlemek suçu, o işe razı olmak suçu.

* Birbirine aykırı olarak çağrılan iki yolun biri, mutlaka sapıklık yoludur.

* Her zulme başlayan, yarın pişman olur, elini ısırır, kemirir.

* Töhmetlenecek yere varan kişi, hakkında kötü zanna düşeni kınamasın.

* Yoksulluk en büyük ölümdür.

* Kendini beğenmek ilerlemeye engel olur.

* Gözleri görene sabah ışımıştır.

* Büyüklük, ululuk, gönül genişliğiyle, tahammülle mümkündür.

* Kötülükte bulunanları iyilik edene mükâfat vererek payla, yola getir.

* Kötülüğü, şerri kendi gönlünden çıkarmak suretiyle, başkalarının gönüllerinden sök çıkar.

* Tamah ebedi köleliktir.

* İleri gidişin meyvesi nedâmettir. İhtiyatın meyvesi selâmet.

* Hikmetle hüküm vermek hususunda susmakta hayır olmadığı gibi bilgisizlikle söz söylemekte de hayır yoktur.

* Ey âdemoğlu, ihtiyacından fazla kazandığın şeyi başkası için biriktirmedesin.

* Cömertlik, şerefleri koruyan bir sıfattır; hilim, kötü kişilerin ağızlarını bağlar; bağışlamak, üstün olmanın zekâttır; hıyânet eden dosttan ayrılış, teselli bulmaktır; danışmak, doğru yola gitmektir. Kendi aklıyla iş gören, kendini tehlikeye atar; sabır, düşmanları oklara hedef eder; sızlanmak, zamâne cefâlarına yardımcı olur. Zenginliğin en üstünü dileği terk etmektir. Nice akıl vardır, hevâ ve hevesin buyruğuna uyar, esir olur. Güzel tecrübe, başarıdandır; dostluk, insana fayda veren yakınlıktır; usanıp daralan kişiye emniyet etmemek gerektir.

* Kim hayâ libâsına bürünürse halk, onun ayıplarını görmez.

* Soruya verilen cevap çoğalınca doğru gizli kalır.

* Senin hakkında iyi zanda bulunanın zannını gerçekleştir.

* Ey âdemoğlu, kendi nefsinin vasîsi ol da malında, senden sonra ne yapmalarını istiyorsan sen yap.

(Kümeyl b. Ziyâd’a buyurdular ki:)
* Ey Kümeyl adamlarına, akşam çağına dek iyi huy kazanmalarını buyur; uyuyanın hâcetlerini gidermekle akşam etsinler. Çünkü andolsun bütün sesleri duyana, hiç bir kişi yoktur ki bir gönlü sevindirsin de Allah o sevinç yüzünden ona bir lütufta bulunmasın. Suyun biriktiği havuzda yabancı dereler nasıl sürülür, kovulursa o lütuf da sâhibine bir belâ gelip çattı mı, o belâyı kovar, giderir.

* Hâin kişilere vefâda bulunmak, Allah’a hıyânette bulunmaktır; hâinlere gadretmekse, Allah’a vefâ etmek demektir.

* Dostunu ihtiyatla sev, olabilir ki birgün sana düşman olur: Düşmanınla da ihtiyata riâyet ederek düşmanlıkta bulun, olabilir ki birgün sana dost kesilir.

(Doğu ile batı arasındaki yol ne kadardır diye sorulunca buyurdular ki:)
* Güneş için bir günlük yol.

* Dostların üçtür, düşmanların da üç. Dostların, dostundur, dostunun dostudur, düşmanının düşmanı. Düşmanların da düşmanındır, dostunun düşmanı, düşmanının dostu.

* Kıskanç olan, gayret sâhibi bulunan, kesin olarak zinâ etmez.

* Babaların dostluğu, oğulların yakınlığını meydana getirir. Dostluk yakınlığa muhtaçtır, onunla tamamlanır; fakat yakınlık dostluğa, sevgiye  daha ziyade muhtaçtır; yakınlık sevgiyle olur.

* Taşı nereden geldiyse oraya atın; çünkü şerri ancak şer giderir.

(Kâtibi Ubeydullah b. Ebi-Râifi’e buyurdular ki:)
* Kalemini düzelt, ucunu keskin kes, satırların arasını aç, harfleri birbirine yakın yaz; bu, yazının güzelliğini sağlar.

(Oğulları Muhammed b. il-Hanefiyye’ye buyurdular ki:)
* Oğulcuğum, yoksul düşmenden korkarım; yoksulluktan Allah’a sığın; çünkü yoksulluk dini noksanlaştırır, aklı şaşırtır, dostluğu giderir.

* Günaha alt olarak üstünlük bulan üstünlük elde etmemiştir; şerle üst olan alt olmuştur.

* Her kişinin malında iki ortak vardır: Mirasçı, olaylar.

* Zâlime gelip çatan adalet günü, mazlûmun uğradığı cevir ve cefâ mihnetinden çetindir.

* Bir kişiyi lâyığından fazla övmek riyâdır, dalkavukluktur; lâyığından az övmekse ya dilsizlikten ileri gelir, ya hasetten.

* Suçların en çetini, sâhibine ehven ve ehemmiyetsiz görünenidir.

* Kendi ayıbını gören, başkalarının ayıbıyla oyalanamaz; isyan kılıcını kınından sıyırın, onunla öldürülür. Kim bütün gücüyle bir işe sarılırsa helâk olur gider. Kim, kendisini zarar ve tehlike denizine atarsa garkolur, batar. Kötü bellenen şeylere sarılan kötülükle kınanır. Kimin sözü çoğalırsa yanlışı da çoğalır. Kim fazla yanılırsa utancı azalır, utancı azalanın çekinmesi de azalır; çekinmesi azalanın gönlü ölür, gönlü ölen kişi ateşe girer. Kim halkın, ayıplarını görür, onları kınar, fakat kendisi de o işleri yaparsa ahmağın ta kendisidir. Kanaat tükenmez maldır. Ölümü fazla anan, dünyânın az nimetine de razı olur. Sözünü, amelinden bilen kişinin sözü azalır; o, ancak gereken sözü söyler.

* Zâlim kişinin üç alâmeti vardır: Günaha dalıp kendisinden üstün olana zulmeder; kendinden alt olana, kendisi üst olduğu için zulmeder; zulmeden bölüğe yardımcı olur, zulmeder.

* Şiddet son dereceyi buldu mu ferahlık gelir çatar . Belâ halkaları tam daraldı mı, genişlik yüz gösterir.

* Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende de varken başkasını ayıplamandır.

* Düşünce sâf bir aynadır. İbret almak korkutan bir öğütçü, başkasında görüp de hoşlanmadığın şeyden çekinmense edep olarak yeter sana.

* Gerçekten de hak ağırdır, fakat tatlıdır; batılsa hafiftir, fakat insanı helâk eder.

* Söz, söylemezsen senin hükmüne tâbîdir; ama söylemeye başladın mı sen ona mahkûm olursun. Paranı pulunu nasıl gizliyorsan sözünü de gizle; nice söz vardır ki nimeti giderir, zahmeti, mihneti getirir.

* Bilin ki yoksulluk, belâlardan bir belâdır

* Konuşun da tanışın, çünkü insan, dilinin altında gizlidir.

* Nice söz vardır ki saldırıştan daha da tesirlidir.

* Gerçekle savaşan elbette altolur gider.

* Yumuşaklıkla hareket etmek, insana soy boydur.

* Hayır işleyin, hayrı azımsamayın, küçümsemeyin; çünkü onun küçüğü de büyüktür; azı da çoktur. İçinizden biri, başkası bu hayrı işlemeye benden daha lâyık demesin; çünkü andolsun Allah’a, sonra o da sizin için böyle der. Hayır işleyecek kişi de vardır, şer işleyecek kişi de. Siz bu ikisini terk ettiniz mi, işleyecek, işler o işi.

* Gizli işlerini, özünü temizleyen, ıslâh eden kişinin dışını da temizler Allah ıslâh eder onu; dîni için iş işleyenin dünyâ işlerini de düzene kor Allah. Allah’la arasını düzelten kişinin Allah, insanlarla da arasını düzeltir.

* Hilim insanı örten bir örtüdür; akılsa keskin bir kılıç. Huylarından kötü olanlarını hilminle ört. Hevâ ve hevesini de aklınla öldür.

* Emir sahibi olmak, insanların özlerinin sınanmasıdır.

* İçinde bulunduğun şehirden daha lâyık şehir yoktur sana. Şehirlerin hayırlısı, içinde geçimini sağlayabildiğin şehirdir.

* Bir insanda güzel bir huy varsa, bekleyin o huya benzer başka güzel huylarını da.

* Hilim ve düşünceyle hareket etmek, acele etmeden iş başarmak, ikiz çocuklardır; bunlar yüce himmetten doğarlar.

Gurer’ul-Hikem’den

* Tecrübe sâhibi kişi, hekimden daha bilgindir. Garip, dostu olmayandır.

* Kadınların kötülerinden çekinin; hayırlılarından sıkının.

* Nice zengin vardır ki yoksuldan da yoksuldur; nice büyük kişi vardır ki her aşağılık kişiden de aşağıdır; nice yoksul  da vardır ki bütün zenginlerden daha zengindir.

* Müminin şükrü amelinde görünür. Münâfıkın şükrüyse dilindedir ancak.

* İki şey vardır ki yitirmeden kadri bilinmez: Gençlik ve âfiyet.

* Batıla yardım eden, hakka zulmeder.

* Büyük kişilerin zaferi bağışlamaktır, ihsanda bulunmaktır. Aşağılık kişilerin zaferiyse ululanmaktır, azgınlık etmektir.

* Nefsine hâkim olman, en üstün güç, kudrettir. Ona buyruk yürütmen en hayırlı emârettir.

* Şehvetle kul olan parayla alınmış köleden de aşağılıktır.

* Utancın üstünü, insanın kendinden utanmasıdır.

* Nice kan vardır ki onu dil döker.

* Nefsine zulmeden, başkasına karşı nasıl adaletle muâmele edebilir?

* Mazlûma yardımcı ol, zâlime düşman kesil.

* İyiliği emret, kötülükten nehyet. Senden kesileni dolaş, sana vermeyene ver.

* Yüce kişiden ona ihânette bulunduğun zaman çekin; aşağılık kişiden de ona ihsanda bulunduğun zaman; ihsan sahibindense onu daralttığın zaman sakın.

* Soylar boylar, babaların, anaların mensûp oldukları soyla boyla değil, övülecek üstünlüklerledir.

* Gözle görmek bir şeyi duymaya benzemez.

* Yaptığın ayıbı öven, sana dalkavukluk eden, bulunmadığın yerde seni ayıplar, kınar.

* Allah’ın nimetlerini düşünene Allah başarı verir; Allah’ın zâtı hakkında düşünense zındık olur.

* İnsanda dil olmasa, insan söz söylemese, sûrete bürünmüş bir varlıktan, yahut başı boş bırakılmış otlayan bir hayvandan başka ne olabilir ki?

* Birinin aleyhinde söylenen sözü dinleyen, o sözü söyleyen gibidir.

* Şerden çekinen kişi, hayır yapana benzer; suçtan sakınan kişi, iyilikte bulunana döner.

* Babaların dostluğu oğulları arasında soy sop birliği demektir.

* Sözün dikildiği yer, gönüldür; ısmarlandığı yer düşüncedir, onu kuvvetlendiren akıldır, meydana çıkaran dildir; bedeni harflerdir, canıysa anlamı; süsü, düzenli söylenmesidir; düzgünlüğüyse doğru oluşu.

* Can gözü kör olunca gözle görüşün faydası yoktur.

* Allah’ın sana verdiği nimetleri yitirme; onun verdiği nimetleri eseri, sende görülmelidir.

* Suçluyu meyûs etme; nice suç işleyen vardır ki sonu bağışlanmakla biter. Nice kulluk eden vardır ki sonunda kulluğu bozulur, ömrünün sonunda cehenneme gider.

6. Bölüm

Tarihi İlgilendiren Sözleri

(Savaşta kendilerine ve düşmanlarına katılmayanlar hakkında buyurmuşlardır ki:)
* Gerçeği horladılar, batıla yardım etmediler.

(Habbâb b. el-Eretti için buyurdular ki:)
* Allah Habbâb’a rahmet etsin, dileyerek Müslüman olmuştu; İsteyerek, razı olarak hicret etmişti; eline geçene kanâat ederdi: Allah’tan razı olurdu; savaşarak yaşamıştı.

(Harûriyye’den (Haricilerden) birisinin teheccüd namazı kıldığını, Kur’an okuduğunu duyunca buyurdular ki:)
* Yakin ile uyku, şüpheyle namazdan hayırlıdır.

(Sehl b. Huneyf’il-Ansârî(2) vefât edince buyurmuşlardı ki:)
* Bir dağ bile beni sevse musibetlere uğrar.

(Haricilerin, hüküm ancak Allah’ındır sözünü duyunca buyurdular ki:)
* Doğru bir söz. Fakat bu sözle batıl murât edilmekte.

(Talha ve Zübeyr, bu işte sana ortak olmak üzere biat ediyoruz dedikleri zaman buyurdular ki:)
* Hayır, fakat kuvvette, yardımda ortaksınız; aciz görür, işte bir aksamaya rastlarsanız yardımcı olursunuz.

(İmam Hasan aleyhisselâma buyurdular ki:)
* Savaşta birisini savaşmaya çağırma; fakat seni çağıran olursa icâbet et; çünkü savaşa çağıran âsidir; âsîninse ölmesi gerek.

(Muâviye’nin adamları Anbâr’ı yağmaladıkları zaman bizzat yaya olarak Kûfe’den çıkıp Nuhayle’ye geldiler. Halkın bir kısmı arkalarından gidip kendilerine ulaştı ve Yâ Emir’el-Mü’minin, biz onların zararlarını gideririz dedi. (Hazret buyurdular ki:)
* Ben sizin zararınızdan kurtulamıyorum; beni başkalarının zararlarından nasıl kurtaracaksınız? Benden önce halk kendilerini idâre edenlerden şikâyet ederdi, bense bugün idâre ettiğim kişilerden şikâyet ediyorum. Sanki ben idâre edilenim de beni idâre edenler onlar; yahut ben emre tâbiim de onlar âmir.

(Bu sırada iki kişi, huzurlarına gelip biri, Yâ Emir’ el-Müminin, ne emrin varsa buyur, biz gidelim; benim sözüm ancak kendime ve bu kardeşime geçer dedi. Hazret buyurdular ki:)
* Dilediğim şeyin iki kişiyle yapılabilmesine imkân mı var?

(Sıffin’den dönüşte yolları Şamlıların bulunduğu yere uğradı. Kadınların Sıffin’de öldürülenlere ağlaştıklarını duydular. Bu sırada o boyun ulularından Harb b. Şurhahabîl geldi. Hazret ona buyurdular ki:)
* Duyduğuma göre, size kadınlarınız üstolmuş, öyle mi? Neden onları bu feryattan men etmiyorsunuz?

(Harb maiyetlerinde yaya olarak yürümek istedi. Kendileriyse ata binmişlerdi; buyurdular ki:)
* Geriye dön, senin gibi yaya olarak yürüyen birinin benim gibi bineğe binmiş kişinin maiyetinde yürümesi buyruk sâhibine bir fitnedir, müminlereyse alçalış.

(Nehrivan günü savaşta öldürülen Haricilerin yanlarından geçerlerken buyurdular ki:)
* Beter olun, sizi aldatan, sizi zarara soktu. (Kim aldattı onları Ya Emir’el-Müminin  diye sorulunca buyurdular ki:) Yol azdıran Şeytan ve kötülüğü buyuran nefisleri onları ümitlerle aldattı; onlara isyan yollarını açtı, genişletti; üst olacaklarını vaad etti onlara, derken onları birden ateşe attı gitti.

(Muhammed b. Ebi-Bekr’in şehâdetini duyunca buyurdular ki:)
* Allah ona rahmet etsin, ona olan hüznümüz, şehâdetinden sevinenlerin sevinçleri kadar. Ancak onlar kendilerini sevmeyen birini yok ettiler; bizse bir dost kaybettik.

(Ashabıyle otururlarken güzel bir kadın geçti, herkesin gözü o kadına takıldı. Bunu görünce buyurdular ki:)
* Bu erkeklerin gözleri şehvete kapıldıklarını belli ediverir, bu bakış şehvetin coşkunluğunu gösterir. İçinizden biri, beğendiği, hoşlandığı bir kadına gözü kayınca hemen gidip kendi zevcesine yaklaşsın; çünkü bu da kadındır, o da kadın.

(Haricîlerden biri “Allah öldüresice kâfir (Hâşâ), ne de fakih” dedi. Ashabı bunu duyunca o adama kastetti, üstüne saldırdı. Hazret buyurdular ki:)
* Yavaş olun hele, bu ancak bir sövüş, ona ya sövmeyle karşılık verilir, yahut da aldırış edilmez, suçu bağışlanır gider.

(Mâlik b. Eşter’i överek buyurdular ki:)
* O, Allah’ın bir kılıcıdır ki, vurmakla körleşmez; kör de değildir zâten. Bid’at onu yolundan alıkoymaz; sapıklıksa onu hiç saptırmaz.

(Malik’ül-Eşter’in şehâdet haberi gelince buyurdular.)
* Allah Mâlik’e rahmet etsin; Mâlik, ne Mâlik’ti? Tek yüce bir dağ olsaydı ne üstüne bir nal basabilirdi, ne yücesine bir kuş uçup konabilirdi.

7. Bölüm
GERÇEK, ADALET, GEÇİM, İNSANLIK, SAVAŞ

* Şaşarım şu insana ki bir yağ parçasıyla görmektedir, bir et parçasıyla söylemekte; bir kemikle doymaktadır, bir delikle soluk almakta.

* Kötülüğü eliyle, diliyle, gönlüyle, gidermeye çalışan, hayırlı huyları nefsinde toplamıştır. Halkta gördüğü kötülüğü diliyle, gönlüyle inkâr eden, fakat eliyle kötülüğe engel olmayan, hayır huylarından ikisine yapışmış, birini yitirmiştir. Gönlüyle inkâr edip eliyle, diliyle inkâr etmeyense üç huyun en yücesini yitirmiş, birini elde etmiştir. Halktan kötülüğü diliyle, gönlüyle, eliyle inkâr etmeyenler, gidermeye çalışmayanlarsa diri gibi görünen ölülerdir.

* İyi ve hayırlı işlerin hepsi ve Allah yolunda savaş; iyiliği buyurmak, kötülükten halkı men etmek, karşısında koskoca uçsuz bucaksız denize nispetle bir katreden ibârettir; dalgalanıp köpüren, coşkun denizde bir tükürüktür âdetâ. İyiliği buyurmak, kötülükten men etmek, ne kimsenin ecelini yaklaştırır, ne rızkına noksan verir. Ama bunların hepsinden daha üstün olanı da zulmeden buyruk sahibine karşı doğru söylemektir.

(Ebû-Cuhayfe der ki: Emir’ül-Mü’minin  aleyhisse-lâm’dan duydum, buyurdular ki:)
* Sizden ilk olarak savaşa ait olup da alınacak şey, elinizle, sonra dilinizle, sonra da gönüllerinizle savaşmaktır. İyiliği gönlüyle tanımayan, kötülüğü men etmeye kalkışmayan kişi, başaşağı düşüp gitmiştir.

* Öl de alçalma, azı yeter bul da yüzsuyu dökme. Çalışıp bir şey elde edemeyen kişi, oturunca hiçbir şey elde edemez.

* Dinî hükümleri bilmeden ticarete girişen, çâresiz fâize düşer, suçtan kurtulamaz.

* Sana rağbet ve muhabbeti olan kişiye rağbet etmemen, nasibinde noksana düşmendir. Senden hoşlanmayana rağbet etmense alçalmandır.

Mal memurlarından biri büyük bir yapı yaptırınca buyurdular ki:
* Paralar, yapının tepesine çıktı, göründü; çünkü bu yapı zenginliği söylemede.

* Yüzünün suyu donmuştur. Ancak bir şey istersen yumuşar, sızıp damlamaya başlar; kime yüzsuyu döktüğüne dikkat et.

* Mazlûmun zâlimden öç alacağı gün,  zâlimin mazlûma zulmettiği günden daha çetindir.


Gurer’ul-Hikem’den

* Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.

* Adamlığın en üstün derecesi, malı mülkü esirgemeyerek kardeşleriyle geçinmesi, her hâlde onlarla eşit olmasıdır.

* İnsanların en insaflısı, kendisi hakkında bir hâkim hüküm vermeden nefsine insâf edenidir. İnsanların en fazla cevredeniyse cevrini, zulmünü adalet sayanıdır.

* İnsanın üstünlükleri birbiri ardınca gelip çatan çetin işlerde meydana çıkar.

* Dallar budaklar, çaresi yok, köklere, sebeplere dayanır, onlardan sürer, meydana gelir; onları meydana getiren sebeplere, parça buçuklara, tümlere döner ulaşır.

* Rabbin rızasını kazanmak isteyen, zulmeden buyruk sâhibine karşı adalet sözünü söylemelidir.

* İki kişi yoktur ki halkı kendisine uymaya çağırsın da, biri sapıklıkta olmasın.

* Haktan, gerçekten sonra, dalâletten başka ne vardır ki?

* Ümitsizliğin acılığı, halka yalvarmaktan yeğdir.

* Tamah seni kul etmesin, Allah seni hür yarattı.

* Yaptığı zulümlerden geçip, hakları sahiplerine vermekten daha üstün adalet olamaz.

“Nehc’ül – Belâga’dan”

Gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah yoksulların geçimlerini zenginlerin mallarında takdir buyurmuştur. Hiç bir yoksul, aç kalmaz ki bir zengin onun hakkını vermiş olsun; yüce Allah da zenginlere bunu soracaktır.

Bir evvelki gaspedilmiş bir tek taş, o evin yıkımı için rehin edilmesi demektir.

25 Zilhicct’il-Harâm 1389

HAZRET-İ EMİR
ALİ İBN-İ EBİTALİB

NEHC’ÜL – BELÂGA

Abdülbâki GÖLPINARLI
Pdf: https://ahmedelhasan.files.wordpress.com/2015/03/nehcul_belaga.pdf

Abdülbaki Gölpınarlı’nın Tarihi İstanbul Konuşması

Bir çeşit yol tarifi vardı.. Bir çeşit ev tarifi: “…oraya vardın mı sağa dön. Solda bir bostan göreceksin…doğruca git. Gene soldan, köşede: önünde koca asırlık bir çınar ağacı, cumbalı, sarayyavrusu bir konak…

 Sağda az meyilli bir yokuş…

 Vur o yokuşa! Aşağı-yukarı yüz adım ötede, sağda: bahçesinde salkım söğüt; küçük, kuş yuvası gibi ahşap bir ev.. 14 numara! Karşısında küçük bir bakkal  var; Bakkal  İbrahim  Efendi…

 İşte o ev Selvinaz Kalfa’nın evi…

“ Bir çeşit gidiş vardı… Bir çeşit dosta gidiş: Yanları açık, tek yahut çift atlı sayfiye arabasına kurulurdunuz. Yanınızda torununuz, ön tarafta damat bey.. Yaya bir saatte varılacak yola, sağı-solu seyrede ede yarım saatte varırdınız. Siz arabaya binerken arabacı yerinden iner, yardıma “müheyya” dururdu. Varacağınız yere varınca “dur”‘ dediniz mi, gene hemen yerinden atlar, önüne kavuşturur, hizmete amade bir hal alır: gerekirse tutunmanız için elini değil “kolunu” uzatır: parasını alınca da “teşekkürler” eder, “hayırlar” dilerdi…

 Bir çeşit hitap vardı…

 Bir çeşit söz söyleyiş: Kadına hanımefendi denirdi: Erkeğe beyefendi…

 Yaşlıca ve sakallı zata efendi hazretleri.. Erkeğe paşam diyenler bulunurdu ve bunlar ekalliyetlerdi: yani azınlıklar. Arabadan inen “hayırlı işler” derdi arabacıya…

 Arabadan inene “güle-güle” derdi arabacı…

 Bir çeşit vapur yolcululuğu vardı…

 Bir çeşit dostluk: Aynı semtte oturanlar, aynı yola gidenler buluşurlardı vapurda. Hemen herkesin oturduğu yer belliydi. Yerden temennalar…

 İçten iltifatlar…

 Hal-hatır soruş…

 Biraz belki “riya” da vardı…

 Bir çeşit iltifat: Oğul sorulurken, mahdum beyefendi denirdi. Oğuldan söz edilirken, mahdum bendeniz…

 Babaya peder denirdi, anneye valide…

 Kızdan kerime cariyeniz diye söz edilirdi. Peder duacınız denirdi babadan bahsedilirken…

 Ve muhatap her sözü bir estağfirullahla karşılardı. Gidilirken babanın eli öpülürdü, annenin eli…

 Ve duaları alınırdı. Küçükler öpülürdü. Yaşdaşlarla görüşülürdü. Evde kalanların gönülleri hoş olurdu…

 Gidenler kutlulukla, sevinçle giderlerdi…

 “Esnaftan…

” diye kınayanlar yok değildi: Belki de çoktu…

 Fakat “Biz esnafız, bizde yalan yok “demeyen esnaf yoktu. Seyyar satıcıların sesleri besteliydi, sözleri ezgili…

 Ürküten, can alan, uyuyanı uyandıran ses yoktu. Ezan, namaz kılmayana bile bir “ruh sükunu” ydu …

 Bir müzik vakfesi…

 Bir huşu anı…

 Sabah salası “dilkeş-i haveran’dan, ezanı saba”dan…

 Öğle, ikindi, yatsı ezanları, önce hazırlanmış makamlardandı. Akşam ezanının ise bambaşka bir ahengi, bambaşka bir dokunuş tarzı vardı…

Mahalle kahvesinin bir çeşit vazifesi vardı. Bir çeşit içtimai toplantı yeriydi orası. Her sabah işine giden oraya uğrardı…

 Herkes birbirleriyle bir kere daha görüşürdü. Hasta yoksulun iyaline, kimsesiz kadının haline orda çare aranır, bulunurdu. Doktor yollanırdı…

 İlaç alınırdı…

 Kömür gönderilirdi. Para toplanırdı. Bunlar yollanır, gönderilirken de: yollayanlar, gönderenler söylenmez, yardım olduğu bildirilmezdi: “Akrabanızdan biri göndermiş…

” denirdi…

 “adını söylemedi”…

 Bir çeşit külhanbeylik vardı…

 Bir çeşit emniyet kolu:  Mahallenin namusundan mesul sayardı kendilerini bunlar. Mahallenin bekçisine,  karakoluna yardımcıydılar.  Bunlar yüzünden uykuda ürkmezdi insan…

  Uyanan uyanacağı zaman uyanırdı. Geçinirdi mahalleliden bunlar…

 Ellerinden bir kaza çıkarsa hapishanede mahalleli yardımcıydı bunlara…

 Ve üzüntülü…

 Bir çeşit hizmetçi kadın vardı…

 Bir çeşit ev halkından olanlar: İhtiyarlayan dadı olurdu “ana yarısı”…

 Genci evlendirilirdi; kocasıyla o eve bağlı kalırdı. Varlıkları birdi, yoklukları bir…

 Bir çeşit yaşayış vardı…

 Bir çeşit huzur ve sükûn: Sabah ezanında kalkılır…

 Kuşlukta işe gidilir…

 Gün batarken ya meyhaneye uğranır ya eve dönülür; fakat yatsıdan sonra uyunurdu. Geç kalan genç, “terliksiz” çıkardı odasına…

 Kimseyi uyandırmazdı…

 Herkesi sayardı. Geceleyin ne korna sesi vardı ne vapur düdüğü, ne radyo haberi, ne mahalleler arasında çocukları uykularından belinlendirip sıçratan, sinirlileri de delirten otomobili ilân yaygarası; ne mahalle arasında kafeterya, ne çalgılı gazino…

 Bir çeşit hayır dileyiş vardı…

 Bir çeşit gönül alış: İnşaatta çalışan, yol kazan, odun kesen, kol gücüyle bir iş gören kişiye rastlanınca, “kolay gelsin” denirdi. Bu söze muhatap olan, bir an işini bırakır memnun olur, “eyvallah” der, yeni bir güçle işe başlardı…

 Bir çeşit aşinalık vardı…

 Bir tarz kardeşlik: Yolda, kıble yönünden gelen davranır, rastladığına selâm verirdi; sıra onundu. Ve büyük, küçüğe; yaşlı, gence; atlı, yayaya “ilk selam veren” di. Selam, verilen tarzdan daha da güzel bir tarz alınır…

 Bu rastlantı hayra yorulur…

 Her iki yolcu da ferahlı, kutlu, yoluna devam ederdi…

 Bir çeşit yola çıkış vardı…

 Bir çeşit yola yöneliş: Evden, el-yüz öpülerek ayrılanın ardından su dökülürdü…

 “Su gibi git, su gibi gel; engel tanıma; rastlarsan su gibi aş” demekti bu. Arabaya binen yolculara, şehrin sınırlarını aşınca önce arabacı “uğurlar olsun” derdi. Bunu duyanlar, “uğurun Hakka olsun” sözüyle karşılık verirler, birbirlerine de “uğurlar olsun” derlerdi. Yolculukta rahatsızlanana yardım edilir, çocuklar eğlendirilir, ihtiyarlara yer verilir. Yol, karşılıklı saygıyla sürer gider, aşılır biterdi…

Bir çeşit nezaket vardı…

 Bir çeşit insanlık: Lokantada bir masaya oturan, o masada evvelce oturmuş olanlara mutlaka “müsaadenizle” der, izin alır; yer var da oturursa, “afiyet olsun” demeyi ihmal etmez, “teşekkürle karşılanırdı. Yemeyi önce bitiren, gene oturanlara “afiyet olsun” demeden gitmez. Bir çeşit hatır saymak vardı…

Bir çeşit insanca saygı: Toplulukta gizli konuşulmazdı. Kimsenin sözü kesilmezdi. Bağıra bağıra konuşmak pek ayıp sayılırdı. Herkes birbirinin sözüne riayet eder. Özüne saygı beslerdi ve bu saygı bilmeyenler pek ayıplanırdı. Kaçınılırdı onlardan…

 “Meclis bozan” denirdi onlara ve pek nadir bulunurdu böyle kişiler…

 Bir çeşit hoşgörü vardı: “İnancı inanılmasa bile hoşgörüş: ayıplananın ayıbını örtüş…

 İnancı ayrı olan sağsa, gıyabında “Allah hidayet etsin” diye anılırdı. Ölmüşse “dinince dinlensin” denirdi. Körün, sağırın yanında körlükten, sağırlıktan söz edilmezdi. Ayıplananın yanında o ayıbını hazırlatacak sözden kaçınırdı ve böylece bir mecliste herkesin ilk düşüncesi buydu…

Yollar tertemizdi. Ayrıca da; herkes sabahleyin kapısının önünü sular, süpürürdü. Nasılsa yolda bir taş…

 Hem de küçük bir taş gören giderken durur; bir çocuğun sürçmesine, bir âmânın düşünmesine sebep olur diye hemen eğilir alır, yolun kenarına kordu. Yolda birisinin düşürdüğü küçük bir ekmek parçası, bir simit parçası gören eğilir onu alır. Öper, yahut öper gibi ağzına doğru götürür, sonra ya bir duvar kovuğuna ya bir ağaç yarığına kordu. “Nimet” ti ve nimete hürmet getirirdi. Mahalleli birbirini tanır, severdi. Uygunsuz kişi hiçbir mahallede tutunamazdı. Bir ölüm bütün mahalleyi kapsardı. Cenaze kalkar kalkmaz, o eve “önce kıble komşusundan” çorbasıyla, etlisiyle, tatlısıyla bir tepsi yemek gelirdi…

 Ertesi gün sağ, sonra sol komşudan. Ve bütün bunlara öbür komşular sırayla katılırdı, bir hafta yaslı evde yemek pişirmek zahmeti düşünülmezdi. Sabahleyin evde ilk iş “lambanın şişesini silmek” olurdu. Lamba şişesine hoffladıktan sonra küçük incecik bir sopaya sarılı temiz bir bez şişeye sokulur; döndürüle döndürüle, şişe gıcır-gıcır silinir; üstü de silindikten sonra kenara konur; lambanın gazına gaz eklenir; fitili temizlenir; hususi makasla kesilir; idare kandili de aynı tarzda hazırlanırdı. Ne elektrik vardı, ne elektrik kesilmesi! Ne küçücük bu günün eğri-büğrü, kırık-dökük mum istifi…

Şehrin yollarında, iki yanda ağaçlar vardı…

 Pencerelerde fesleğenler…

 Bahçeleri vardı her evin…

 Bahçelerde  güller, çeşitli  güller, karanfiller…

 Yol kenarında gecesefaları…

 Bir  meydan vardı…

 Geniş güzel: Ortasında suyu pırıl pırıl büyük bir havuz. Girişinde sağda, iki güzel, temiz kahve: asırlık çınarlarla, kestane ağaçlarıyla gölgeli…

 İkinci kahvenin sonunda tertemiz bir lokanta…

 Buluşulur, oturulur, sohbetler edilir. Yemek yenilir, dinlenilirdi. Üstatlar gelirler…

 Şiirler okunur…

 İstekliler “baygın âşıklar” gibi onların yüzlerine, sözlerine dalarlardı. Küllük denmişti nedense vaktiyle…

Sonradan Güllük olmuştu adı. Uçan kuşun kanat sesi duyulurdu orda…

 Alınan verilen soluk, işitilebilirdi. Şehzadebaşı’ndan, Beyazıt’tan giderken sol yanda bir kahve vardı. Adı, Fevziye’ydi…

 Haftada bir musiki âlemi kurulurdu orada. Hoca’dan Büyük Dede’ye, Büyük Dede’den Şevki Bey’e dek nağmeler cağlardı, besteler dile gelirdi, güfteler duyulurdu gönülde. Ama ayrı bir söz, bir fısıltı duyulmazdı…

 Nefes alınmazdı sanki. Birisi bir para düşürmüştü yere…

 Hemen ayağını basmıştı üstüne. Sesi, bu ahengi bozmasın diye…

 Boğaz, Göksu, Haliç, Kağıthane. Kıyılardaki yalılar…

 Ordaki musiki âlemleri…

 “Hammiğnesi” kayıklar…

 Nağmeler, elemler, emeller…

 Bütün bunlar ne söze sığar, ne yazıya gelir…

 Dostluk vardı, vefa vardı; Söz vardı öz vardı;  Sükûn vardı, rahat vardı, ruh vardı, Huzur vardı, feyiz vardı, zevk vardı, Neş’e vardı, edeb vardı, can vardı; Canan vardı, hicran vardı…

 Aşk vardı…

 Şimdi “yol”u sormayın; bilen yok ki…

 Evler burunsuz…

 dümdüz yüzlü. Hepsi de birbirinin aynı…

 tanınmaz ki…

 Şoför arkadaş, sakallıya baba…

 Amca; gence abi diyor.  Kadın’a artık  “bayan” demeyi de unutmuş…

 Teyze, yenge, abla diyor. Vapurda “bildik” yok…

 “Belli  yer” kalmamış. Ezan  artık  inanana  “Aziz  Allah” dedirtmiyor…

 adamı ürkütüyor; “Lâhavle” dedirtiyor. Seyyar satıcıların sesleri canından bezdiriyor herkesi.. Mahalle kahvesi hiç kalmadı. Külhanbeylik, “haraççılık” olmuş. Geceyle gündüz belli değil. Yollar, pislikle dolu mu dolu. Apartmanlarda oturanlar birbirlerini tanımıyorlar…

 hepsi her gün bir olayla dertli…

 Elektrik muma, gaz lambasına muhtaç ediyor adamı. Ağaçlar kesilmekte…

 Çeşmeler musluksuz. Kalanların kitabeleri, aynaları, kırılmayı bekleyen boynu bükük zavallılar…

 Küllük; eğri büğrü merdivenli, yamrı-yumru duvarlı otomobil mahşeri…

 Seyyar satıcı pazarı…

 Çiğ renkli kilim duvarlara asılmış, Gözleri zedeliyor. Pislik birikintileri ayakları kaydırmakta. Biber, et, soğan kokuları buram buram. Borazanlı satıcıların sesleri kulakları tırmalıyor ve bu “meydanlıktan  çıkmış” meydanın  sonunda, irfan  merkezimiz  Üniversite! Çalışanın hatırı mı sorulur…

 Tanıyan mı var onu? Selâm, bir “gericilik “. Hiç böyle şey olur mu? Ne ilkel töre!.. “Uğurlar olsun” ne demek? Dense bile yok buna karşılık veren…

 Masaya oturanın “afiyet olsun” demesine şaşanlar bulunur…

 “Nereden tanıyor ki bu bizi” diyor içinden ve cevap bile vermiyor…

Beş kişi bir araya gelse, beşi de bağıra bağıra konuşuyor bu gün…

Yahut “ee… iii… uuı..’.’ diye inleye inleye, kesik konuşmak moda olmuş…

İnanca, dine, imana saygı değil, “sövgü” var artık. Müzik piçleşmiş…

Ne Doğulu, ne Batılı, fakat şu muhakkak ki bizim değil, değil, değil.. Ve biraz değil çok pek çok zırdeli!…

Ve biz, bu ülkede artık garibiz: “Gâh olur gurbet vatan gâhi vatan gurbetlenir…”

Abdülbâki Gölpınarlı

Abdülbâki Gölpınarlı

  Ihlamur’dan Teşvikiye’ye uzanan yokuşun üst ucunda, sık sık rastladım ona… Beyaz saçların üzerine itinayla oturtulmuş siyah berenin altında pembe, güleç bir yüz; daha bir itinayla kesilmiş uzun, beyaz ama yer yer hafif sarımtrak bir sakal, kalın bir baston ve ceketin altında yakasız bir gömlek…

         Ne zaman görsem, bir hareket fark ederim dudaklarında… Her an bir dua, yahut nefes veya mersiye okumakta olduğunu çok sonraları öğrenecektim…

       1970’li senelerdi… Yolda, her ay, en az iki defa karşılaşırdık… Bizim Teşvikiye’nin sakinlerinden değildi… İsmi de, cismi de, ne iş yaptığı da merak olmuştu ve hiçbirşey bilmiyordum hakkında… Sadece bir sırrını çözebilmiştim: Yokuşun yukarısındaki camiin hemen yanıbaşından kalkan Karaköy dolmuşuna bindiğini…

        Hatta bir defasında, Kadıköy’de tesadüf etmiştim… İskelenin birkaç yüzmetre ilersinde, daracık bir sokakta, zeytinyağı satan dükkânın önünde… İmbikten geçirilmişçesine ince, hoş kokulu zeytinyağıyla uzun “amberbû”  pirinci bulunurdu orada… Sahibinin İran taraflarından olduğunu bilirdik… Yaptığı iş satış değil, eşe-dosta “lütfen” vermekti aslında… Yarım kilo amberûyu yalvar-yakar koparabilip kendimi mutlu saydığım günlerin birinde, aynı bereli zat, karşısında siyakat vavı halini almış dükkân sahibinin uzattığı belki üç, belki dört kiloluk pirinci alıp hiç anlamadığım ama âhengini hemen hissetiren bir dilde birkaç kelime söylemiş, çarşının kalabalığına karışmıştı… O âhenkli dilin Farsça olduğunu, sonradan öğrenecektim…

       Seneler böyle geçti…

       O yıllar, bohemlik zamanlarımızdı… Üniversiteyi bitirmiş, bir elde tanbur, öbüründe dosyalar dolusu nota, o meclis senin, bu meclis benim dolaşıp dururdum arkadaşlarla… Bir de kitap yazmaya heveslenmiştim :   14. yüzyılda Bağdat, Semerkand ve Herat taraflarında yaşamış hem besteci, hem musiki bilgini olan Abdülkadir-i Maragî”nin hayatını…

       Abdülkadir’in kitaplarının birinde, “Makasıdu”l-Elhân” ın  Topkapı Sarayı”ndaki müellif hattıyla olan nüshasında (R.1726, vrk : 77.b-78.a) bir ferman çarpmıştı gözüme… Dili Arapça-Farsça mülemma, yazısı noktasız, grift mi grift, değil bir cümlesini sökebilmenin, kelimenin nerede başlayıp nerede bittiğini anlayabilmenin bile dert olduğu bir ferman, daha doğrusu “ nişan” …

       Sayfanın üzerine bir el, asırlar sonra “Ez hazret-i hâkan Emîr Tîmur be Hâce-i Cihân Abdülkadir” yazmıştı… Yani “Hâkan Emîr Timur”dan cihânın hocası Abdülkadir”e” …

       Dört ay kapı kapı dolaştım fermanı okutabilmek için… İstanbul”daki üniversiteler yetmedi, Ankara”dakiler girdi sıraya… Ve ne yalan söyleyeyim , bir buçuk sayfalık metni okutabilecek tek bir hoca bile bulamadım… Ya “gözleri iyi seçemiyordu”, yahut “ çok meşguldüler” … Sadece bir kişi, Ankara”daki bir hanım profesör, “Belki okurum evlâdım ama, tam bir sömestirimi alır” dedi…” Hata yapmayacağımı da garanti edemem… Madem İstanbul”dasın, bir de git Baki Hoca”ya göster… O halleder…”

       “Baki Hoca” ya uzanan yolu, iki eski dostu açtı… Çocukluk arkadaşı bir Mevlevî şeyhiyle, emekli bir edebiyat hocası… Teşvikye” de seneler boyu  Karaköy dolmuşuna doğru yürürken gördüğüm sakallı, bereli ve dudakları her an terennümle meşgul yaşlı adamın  Abdülbaki Gölpınarlı olduğunu, birkaç gün sonra, haraplıktan hemen hemen çökmek üzere olan ama karşısındaki muhteşem manzarayı iyice seçebilmek için büyük bir inatla ayakta duran Salacak” ta, İhsaniye yamacındaki ahşap evin kapısını açtığında öğrendim…

       Fermanı eline aldığında, “ Şu hatta bak yâhûûû!… Gürgânî tâliyk… Ne yazmış adam” oldu ilk sözü… Sonra biraz daha derinden baktı fermanın fotoğrafına ve “Şimdi bunu oturup tercüme etmek zaman alır” dedi … “ Yarın sabah bir teyp getir, banda okuyayım, bitsin gitsin …”

       İstanbul ve Ankara” daki Farsça hocaları arasında en açık sözlüsünün “Bir sömestirimi alır” dediği fermanın tercümesi, ertesi sabah teybin mikrofonunu açmamdan  tam 20 dakika sonra tamam olmuştu…. Farsçası “Sûret-i Nîşan-ı Emîr-i cihangîr Emîr Tîmur Gürgân ki der bâb-ı sipâreş Hazret-i Hâce be ehl-i Semerkand, novişte be-inşây-ı Novlânâ Şemseddîn-i Munşî…” cümlesiyle başlayıp “Cihânı zaptedip emrine başeğdiren Emir Timur Kürken”in Hoca Hazretleri”ni Semerkandlılar”a tavsiyesi konusunda Mevlânâ Şemseddîn Münşî”nin inşâsı ile yazdırdığı fermânın sûretidir” diye çevirdiği fermanın kasetini, şimdi simya gibi saklıyorum.

       Sonradan, yıllarca haftanın en az dört gününü beraber geçireceğim Abdülbaki Gölpınarlı”yla ben böyle tanıştım…


Hakşinaslık, vefa ve terbiye

       Abdülbaki Gölpınarlı, onu ilk defa görenlerin yahut az tanıyanların üzerinde, sertliğin de ötesinde gayet huysuz ve aksi bir kişymiş intibaı bırakırdı…

       Kimi zaman sert olmasına sertti ama, 31 Mart ihtilâlindan hemen sonraki günlerde annesinin elini tutup, sokaklarda kurulu darağaçlarında babası gazeteci, “Şeyhu”l-Muhabirîn”Ahmet Agâh Bey”in cesedini arayan bir çocuğun ileride ılımlı bir kişiliğe sahip olması tabii ki beklenemezdi… Ama bizler, yani yakınında olanlar için Abdülbaki Gölpınarlı demek, bir anı ötekine uymaz görünse de terbiyeyi ve vefayı ön plana çıkartan, numlara dikkat edildiğinde sevecenin de, seveceni olan, sevdiğini tam seven, sevmediğine etmedik lâf bırakmayan  ve hepsinin ötesinde , sadece çalışan bir insan demekti…

       Onu çocukluğundan, ilk gençliğinden itibaren tanıyanlar, bir özelliğine her zaman dikkat çekmişlerdir : “Artist ruhlu” oluşundan, monoton hayattan sıkılınca her an yeni bir şeyler arayıp bulduğu her yeniliğin peşinden koşmasından…

       Kendisi de bunu gizlemezdi zaten… “Çalmadığım kapı kalmadı” derdi… “Önce Bektaşî oldum, başka başka kapıları da çaldım; icazetler, hilâfetler bile aldim… Hatta dinsiz bile oldum bir ara… Ama, bunları iyi ki yapmısım, yoksa bugünkü halime gelemezdim…”

       Ve, vefa… Bu öylesine bir vefaydı ki, feyzaldığı kişilerin soyundan gelenlere de ayni hisle bağlanmış ve  hayatta olmayan üstadlarının  üniversiteye devam eden ama tezlerini yazamadıkları için bir türlü mezun olamayan çocuklarının tezlerini bizzat kaleme aldırmıştı…

       Bugün, 1940’larda yayınlanmış ve özellikle müzikolojide birinci derece kaynak sayılan birkaç kitabın, aslında Abdülbaki Gölpınarlı’ya ait oldugunu sadece birkaç kişi bilir…

       Yatağa düştüğü andan itibaren son nefesini vermesine kadar başucunda bekleyip gözkapaklarını eliyle indirdigi, çenesini bağladığı ve odayı soğumaya başlamiş ayaklarını öptükten sonra terkettigi hocası İsmail Saib Efendi’den bahsederken  “Hayatta olsa da, dizinin dibine oturup birseyler ögrensem” demesi… Ömer Ferid Bey’in (Kam) sözü geçtiğinde “Vakitsiz yürüdü, müşküllerimi halledecek kimse kalmadı” diye yakınması ve bütün bunları söylerken, gözlerinden mutlaka ve mutlaka birkaç damla yaşın süzülmesi, bu vefanın dış dünyaya aksedişinden birkaç örnekti sadece…

       Hakkın, her ne olursa olsun teslimi gerekirdi ona göre… Sevmediği, hatta nefret ettiği kişilerin bile, müsbet yanları olduğu takdirde, bunların ifade edilmesi şarttı…
Bu düşünceye kuvvetle bağlılığındandır ki, hoşlanmamaktan da öte, nefret ettiği kişilerden söz ederken bile, onların -varsa- iyi yanlarından mutlaka bahsedecek, “Hakkını yemiyelim“ diyecektir…

       Meselâ Fuad Köprülü, hocasıdır… 1931’de çıkarttığı ilk kitabı “Melâmîlik ve Melâmîler”i,  “Bu eserimi, Türk Edebiyatı tarihini kurarak gençliğe ilim yollarını gösteren ve çalışma zevkini veren Şarkiyat bânîsi aziz üstadım Prof. Dr. Köprülüzade M. Fuat B. Ef.’ye ithaf ediyorum” sözleriyle sunacak ve bir de takriz yazdiracaktir Köprülü’ye…

       Ama sonraları veryansın edecektir hocasına… Kendisini ve arkadaşlarını “kullandığını” söyleyecektir:   “Beni, Nihal’i (Atsız), Abdülkadir’i (İnan), Kivameddin’i  (Burslan), etrafındaki herkesi…  Tek bir kadro için, senelerce oyaladı hepimizi… Malzemeyi biz toplardık, o üslûba sokar, imzasını atıp yayınlardı… Kullanıldığımızı anlayınca yanından ayrıldık, o da gitti, politikaya girdi… Dikkat edin,  1940’lardan sonra Köprülü artık yoktur…Yoktur, zira yalnızdır ve tek başına bir eser verecek güçte değildir… Zaten hiçbir zaman, o bilgiye sahip olmamıştır… Gençliginde yazdığı  “Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvıflar’da hiçbir şey yoktur!… ‘Yunus, Yesevî’nin yolundan gitmiştir’ diyor orada… Buna imkân var mi? Yesevî’yi hiç mi okumamış bu adam? Hadi, o okumadı diyelim; o kitabı göklere çıkartanlar da mı bilmiyor bu işi?..”

       Bütün bunları söylediğinde, Melâmîlik ve Melâmîler’in kendisine ait nüshasındaki ithaf sayfasını  kırmızı mürekkeple boydan boya çizip altına “kaziyye-i mensûha” yazmasının üzerinden seneler geçmiştir. Fakat, Köprülü’nün isminin her geçişinde ona veryansın ederken, sözünü daima “Ama, hakkını yemeyelim… Bize sadece birşey öğretti, ama çok mühim birşey: Metod… Köprülüzade’ye kadar ne metodolojiden haberimiz vardı, ne sistemden … Hepimize o öğretti bunları” diye bağlayacaktır..

Kendine mahsus bir tempo

       Verdiği eserlerin hacmi, hayatını ne derece yoğun bir çalışmayla geçirdiğini göstermektedir. Gerek aded, gerek muhteviyat bakımından bu derece dolu eserler vermiş, olmasına rağmen, hayatının hiçbir devresinde, gece-gündüz demeden çalışmamıştır Gölpınarlı… Her zaman bir program dahiline hareket etmiş ama o program yoğun bir mesai içermemiştir…

       Evinde kitap tercümesi yaptığı sırada bir yandan misafirleriyle sohbet edip bir yandan da sanki otomatiğe bağlanmış, gibi tercümeye devam etmesi yahut Üniversite veya Süleymaniye kütüphanelerinde bir elyazmasını istinsah ederken etrafındakilere laf yetiştirebilmesi gerçi tercümesini yaptığı lisana tam aşina olmasından ve bilgisinin olgunluğundandı ama çalışma tarzı hep aynıydı: Dünyayla ilgiyi kesmeden, günlük hayatı yaşayıp bütün icaplarını yerine getiren ve onlardan asla taviz vermeyen devamlı bir faaliyet…

       Meselâ üç-dört saat süren ama oldukça yoğun geçen bir calışma sabahının nihayetinde, öğle yemeği için Üsküdar’dan Kadıköy’e, oradan taaa Eminönü’ne geçilir; Cağaloğlu’na, o zamanın Kulis’ine gidilirdi… Afiyetle yenilen yemekten sonra nefis bir peşmelba için mutlaka Karaköy’e, Baylan’a uğranması lâzımdı… Kadıköy vapurundan inildiğinde evinin bulunduğu semte, Üsküdar’a değil Moda taraflarına çıkılır, oralarda bir yerden kazandibi alınır, evde akşam için teldolabına konurdu…    

       Dinlenmek için sık sık çilâv veya “aş” pişirdiği; marmelâd, özellikle de şeftali marmelâdı kaynattığı vakiydi. Fakat yoğun çalışma saatlerinde en büyük zevk porselende demlenip ufak tiryaki bardaklarında kırtlama şeker refakatinde yudumlanan füme çaydan, “Labsang Souchong”dan alınırdı… Kutu kutu Labsang, çalışma odasında asılı duran bire birbuçuk ebadındaki Mahmud Celâleddin imzalı, nefis tezhipli “Aleyke avnullah” levhasının altındaki çekmecelerde dururdu ve oranın ismi, “Hazine-i hassa”ydı… Çayın iyisinden pek anlamayanlara “Darjeeling” yahut “Earl Grey” ikram edilir, sevilen, önem verilen misafirlere mutlaka “Labsang” sunulur, ama o misafir füme çayın lezzetinden bihaber kalıp da “Hocam, niye yanmış lastik kokuyor bu çay? içine sanki is düşmüş…” deyecek olursa, kıyamet, işte o zaman tam kopardı…

       Tutukluluk günlerinde bile boş durmamış, orada da birşeyler yazmıştı… Aynı dönemde, “Milliyetçiler Davası” adıyla bilinen hadiseyle ilgili olarak tutuklu bulunan rahmetli Orhan Şaik Gökyay, yıllar sonra Sansaryan Hanı’ndaki ve Tophane Kışlası’ndaki günlerinden bahsederken, “Öyle bir mahkûmlar ekibi bir daha dünyada bir araya gelmez” diye anlatacaktı… “Aramızda birkaç hücre vardı… Ben Kâbusname’yi çeviriyordum, Abdülbaki Tansukname’yi…”

       Bu kadar eser vermiş, olmasına rağmen, senelerce yazmak isteyip de bir türlü yazamadığı tek bir kitap vardı: Bektaşilik… İlk gençligini içinde geçirdiği, hatta bir rütbeye ulaştığı, ama sonradan “ Ne olduklarını geç farkettim…” deyip ayrıldığı bu yolu, artık Gölpınarlı’dan daha etraflı yazabilecek belki de kimseler çıkmayacaktır ama, kendisinin de yazması kısmet olmadı… 80″inin geçtiği günlerde,   “Bektaşilik için, en az beş sene lazım” diyordu…  “İki sene elindeki vesikaları tasnif etmek, iki sene arşivde çalışmak, bir sene de oturup yazmak… Benim bu kadar ömrüm yok…”  

       Gölpınarlı’nın bu çalışma tutkusu, son nefesini vermesinden birkaç gün öncesine kadar, bir nebze bile azalmadan devam etti…    

       Artık klasik olmuş, kitaplatından biri, “Mevlana’dan Sonra Mevlevîlik”, 29 yıl aradan
Sonra yeniden basılacaktı. Son aylarını, bu kitaba vakfetti… Her gün, öğleden önce en az üç saat, beraberce kitapla uğraşıyorduk. İlk baskıdaki bazı hususları değiştirdi, yeni vesikalar koydu ve “Bir de Mevlevî ayini notası verelim” dedi… Hayatı boyunca bağlı kaldığı kişilerden birinin, Bahariye Mevlevihanesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’nin (1854-1911) Acemaşiran ayinini koymaya karar verdik… Notayı yazdım, klişe için matbaaya gönderdik ve sıra Farsça güfteyi, Mevlânâ’nın “Her rûz-e bâmdâd selâmun a’leykumâ / Oncâ ki şeh neşîned-o on nakd-e Mortezâ” diye başlayan gazelini Türkçe’ye çevirmesine geldi…  

      Kaderin bir tesadüfü olacak, 70 yıl boyunca dur-durak bilmeden calışan Abdülbaki Gölpınarlı”nın  son çabası, herşeyiyle bağlı olduğu Hazret-i Ali’den bahseden bu gazelin tercümesiydi… Ama nefesi tıkanmıştı, sesi artık çıkmıyordu ve hayatında ilk defa olarak, başladığı bir işi tamamlayamadı…
 
       Bu yüzdendir ki, “Mevlanâ’dan Sonra Mevlevîlik”in ikinci baskısının arkasında yeralan ayin notasında güftenin tercümesi yoktur…


Okullar, üstadlar ve özel meclisler…

       Abdülbaki Gölpınarlı nerelerde ve nasıl yetişti?  

        1926 senesinde, zamanın Maarif”ine göndermek üzere bizzat kaleme aldığı tercüme-i halinde üniversiteye kadar olan eğitimini ayrıntılarıyla yazmıştır:

       “ … İsmim, Mustafa İzzet Baki’dir. Pederim, Rusçuk’lu “Şeyhu’l-muhabirîn” lâkabıyla maruf muhabirînden merhum Ahmed Agâh Bey’dir. Aileme ise, Rusçuk’ta “Gölpınarlızadeler” derlermiş. 1317 senesinin 10 Ramazan’ında (12 Ocak 1900) İstanbul’da doğmuşum. İbtidai tahsilimi, o vakit Babialî Caddesi’nde bulunan Yusuf Paşa Mektebi’nde ikmal ettim. Mekteb-i  mezkûr,   şimdi   “Medresetu’l-Hattâtîn”dir.   Badehu  Menbau’l-irfan Rüşdiyesi’ne girdim ve sunûf-i rüşdiyeyi bitirib ayni mektebin idadi kısmına geçdim. İbtidai ve rüşdî şehadetnamelerim yangınlarda yandı ve yenisini çıkartamadım.  1333 senesi idadinin son sınıf imtihanlarına girerken, pederim vefat etmekle terk-i tahsile mecbur oldum. Yedimde, son sınıfdan aldığım tasdiknamem vardır.    

       33 senesinden 336 senesine kadar, Menbau’l-irfan’da sunûf-ı ibtidaiyede cografya, sunûf-ı idadiyyede de  Farisî  muallimliği etdim. Buna,  dair,  mekteb-i   mezkûr müdiriyyetinden “mükerrer 155” numaralı ve mektebin resmî mühriyle memhûr müddet-i hizmet vesikam mevcuddur. Bilâhare maaşın adem-i kifayesi ve zaruret-i maişet yüzünden  terk-i hizmetle Anadolu’ya gitdim. Çorum vilâyetine tabi Hüseyin-âbâd (Alaca) kazası merkez Kenzu’l-irfân baş  muavinliğine 7 Kânunsani  337 tarihinde vilâyet maarif müdiriyeti tarafından tayin ve 7 Eylül 337 tarihinde, mezkûr mektebin inhilâl eden baş muallimliğine Maarif   Müdiri Avni  Bey’in huzurunda verdigim  imtihandaki muvaffakiyetim üzerine terfi ederek 14 Eyliil 340 tarihine kadar ifây-i hizmet eyledim. Bidâyet-i tayinimde  maaşım 700, 1 Mart 340 tarihinden itibaren de 900 guruş idi. Buna dair de yedimde meclis-i idare-i kaza tarafindan verilmiş berâet-i zimmet mazbatam vardır.

       Hizmet-i mezkûreyi terkden sonra, ikmâl-i tahsil için İstanbul’a avdetle, İstanbul Erkek Muallim Mektebi beşinci sınıfına bilâimtiha kabul edildim. Bir senede tahsili bi’l-ikmâl 341 senesinde mektebden “aliyyulâlâ” derecede mezun oldum. Yedimde, mekteb müdiriyeti tarafindan verilmiş vesika vardır. Mektebden neş’etden sonra, vekâlet-i celîle tarafindan Erkek Muallim Mektebi ‘ne mülhak Tatbikat Mektebi muallim vekâletine tayin edilerek, 5 Teşrinsani 341 tarihinde hizmete mübâşeret eyledim. Asil muallim Besim Bey, maaşının adem-i kifâyesi dolayısıyle ücretsiz ifây-i hizmet edecek iki vekil bulmakla, hasbe’l-vicdân 19 Kânunsani 926’da terk-i vazife etdim. Buna dair de müddet-i hizmet vesikam vardır. Bilâhare, 20 Kânunsani 926 tarihinde İstanbul Maarif Müdiriyet-i âliyyesi tarafindan Kanlıca’da. 36. İlkmektep muallimligine 100 kuruş maaşla tayin edilerek 2 Şubat 926 tarihinde vazife-i mevdua-i mukaddeseme mubaşeret eyledim. Ve el”an bu hizmetdeyim. Türkçe bilirim ve edebiyatına vakıfım. Farisî bilirim ve edebiyatına vakıfım. Arapça tekellüm ve Fransızca tefehhüm edebilirim. Matbu âsârım yokdur, cerâid-i usbuiyyede birkaç şiirim çıkmışdır.  Bu, ikinci tercüme-i hâlimdir. 337 senesinde, Çorum’da, bir tercüme-i hâl daha verdim- Vilâyetde, vekâlet-i celîleye gönderildi fakat dosya numarası gelmedi. Bu yazı da hatt-ı destimdir…”

       Erkek Muallim Mektebi”nden sonra, İstiklâl Lisesi”nin ikinci kısmına devam etti ve 15 Ağustos 1926 “da bitirdi. 24 Aralık 1928″de, yeni harfler kursundan diploma aldı. 25 Şubat 1930″da, İstanbul Daülfünunu Edebiyat Fakültesin”den mezun oldu. Okul numarası 839, diploma numarası 84″tü. Mezuniyet tezi,  65 yıldan buyana sahasında hâlâ tek eser olan ” Melâmilik ve Melâmîler”,  daha sonra yaptığı ama unvanını bir defa olsun kullanmadığı doktorasının konusu da, sonradan kitap halinde yayınlayacagı Yunus Emre’ydi (“Yunus Emre” , İkbal Kitabevi, İstanbul 1936).

       21 Aralık 1957″de, Milli Kütüphane” nin yazarlara gönderdiği bir anket formunun, öğrenimiyle  ilgili bölümünü doldururken, bitirdiği okulların isimlerinin hemen altına yazdığı bir cümle, dikkat çekicidir:

       “… ve bilhassa,  beni asıl yetişdiren Bahâriye Mevlevîhanesi ve hususî sohbet ve muhabbet meclisleri … ”    

       Gölpınarlı”yı Gölpınarlı yapan da, asıl bu “meclis”ler ve özellikle son Melâmî kutbu Seyyid Abdülkaadir-i Belhî”nin oğlu Seyyid Muhtar Efendi, Ömer Ferid Bey (Kam), İsmail Saib Efendi (Sencer), Ahmed Naim Bey, Tikveşli Yusuf Efendi ve Hoy’lu Hacı Şeyh Ali’dir.  

       Aynı anket formunda, medenî halinin soruldugu bölüme verdiği cevap da, tam Gölpınarlı üslûbundadır :  

       “ Evlendim, boşadım, adını da, tarihini de unuttum; bir daha da evlenmiye niyetim yok!”

Varolmayan bir kavram: Para

       Gölpınarlı”nın, öğrenimi boyunca aldığı bütün karneler ve diplomalar, bugün elimizdedir…
       Not ortalaması, yüksektir… Edebiyat, Farisî, Arabî, felsefe yahut içtimaiyat derslerinin yanında hep ” 10 – aliyyulâlâ” yazılmış ama sadece iki ders, cebir ve hendese icin her zaman “5- vasat” denmiştir…

       Kapısının önünden geçen zerzevatçıya “Domates kaç para?”  diye sorduğunda “Seksen!..”  cevabını alınca “Doksana vermezsen  vallahi  almam!..” diyecek kadar maddiyattan ve yüzlük banknotları “Altı yüz, yedi yüz, sekiz yüz, dokuz yüz, on yüz, onbir yüz…” şeklinde sayacak derecede para kavramından uzak oluşunun geçmişi, o yıllardan kalma bu belgelerdedir…

       Aşağıda, Gölpınarlı’nın bulunduğu resmî görevlerle tarihlerini, bizzat kendi elyazısıyla olan bir belgeden ve resmî sicil özetinden aynen aktarıyoruz:

Menbâu”l-irfân İdâdîsi cografya ve Farisî muallimliği: 1333-1336
Hüseyinâbâd Kenzu’l-irfân başmuallim muavinliği: 11.4.1337-15.8.1340
İstanbul Erkek Muallim Mektebi Tatbikat Muallim Vekilliği: 4.11.341-31.12.341
Üsküdar 36. Mekteb Muallimliği: 3.4.1926-18.9.1926
İstanbul 45. Mekteb Muallimliği: 19.9.1926-21.11.1927
İstanbul 28. Mekteb Muallimliği: 22.11.1927-10.12.1927
İstanbul 42. Mekteb Muallimliği: 29.1.1928- 3.4.1930
Konya Erkek Lisesi Edebiyat Muallimliği: 6.4.1930-31.8.1932
Kayseri Lisesi Edebiyat Muallimliği: 30.1.1933-2.9.1933
Balıkesir Erkek Muallim Mektebi ve Lisesi Edebiyat Muallimliği: 16.10.1933-30.10.1933
İstanbul Universitesi Kütübhane Müdür Muavinliği: 19.12.1933-30.9.1934
Balıkesir Lisesi ve Muallim Mektebi Edebiyat Muallimliği: 1.10.1935-4.2.1936
Gazi Osman Paşa Ortaokulu Türkçe Muallimliği: 15.2.1936-25.9.1936
Vefa Lisesi Türkçe Muallimliği: (Tarihi, sicil özetinde yazılmamış)
Kastamonu Lisesi Edebiyat Muallimliği : 30.9.1936-12.8.1938
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Edebiyatı Tarihi Metinler Şerhi Lektörlüğü : 1939-1942
Bakanlar Kurulu Kararıyla, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü İslam-Türk Tasavvuf Tarihi Doçentliği: 1942-1946

318 günlük tutukluluk

       Burada,  Abdülbaki  Gölpınarlı’nın  sadece  varlığı  bilinen  ama mahiyetinden   ve teferruatından pek kimselerin haberdar olmadığı 1940’lı senelerdeki tutuklanmasından, “komünistlikle ” suçlanmasından ve mahkûm olduğu yolundaki söylentilerden bahsederek, işin aslının açıklanması gerekiyor.

       Gölpınarlı tutuklanmış, Türk Ceza Kanunu’nun 141/3 maddesi uyarınca cezalandırılması istenmiş ama mahkum olmamış, beraet etmiştir.

       1945 yılında meydana gelen ve on ay devam eden davanın elimizde bulunan dosyasına göre, olay şöyle cereyan etmiştir:

       İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi doçentlerinden Abdülbaki Gölpınarlı,o sırada Ferîdüddîn-i Attâr’in “İlahîname”sini Farsça’dan Türkçe’ye tercüme etmiştir ve Maarif Vekâleti neşriyatından çıkacak olan kitabın tashihlerini yapmaktadır. Tashih işinde Gölpınarlı’ya, Sefa Yurdanur adında bir Edebiyat Fakültesi ögrencisi yardım etmektedir.

       Yurdanur, 1945 ilkbaharında “komünist örgüt kurmak” iddiasiyla tutuklanır. Emniyetteki ifadesinde, “Faşizme karşı mücadele vermek üzere’ İlerici Gençler Birliği’ adında bir cemiyet oluşturduklarını, cemiyetin tüzüğünü hocası Abdülbaki Gölpınarlı’ya okuduğunu, Gölpınarlı’nın bunu benimsediğini ve ‘komünizme meyyal’ arkadaşlarına okuduğunu, özellikle o sırada yatmakta olduğu Validebağı Prevantoryumu’nda doktorluk eden Safder Melih Tarım’la yine aynı hastahanede yatan Kemal Karaca’ya bu cemiyete girmelerini teklif ettiğini” söyler. Yurdanur, ifadesinde, Tarım’la Karaca’nın teklifi reddettiklerini ancak Gölpınarlı’ya daha sonraki buluşmasında Komünist Partisi bildirilerini okuduğunu, Gölpınarlı’nın bunları benimsediğini, konuyu bu arada Mihri Belli ile görüştüğünü ve Belli’nin “Onu da aramıza alalım, böylece komünist partisinin ilk profesörü olur” dediğini iddia eder. Sefa Yurdanur’un ifadesinde, Gölpınarlı’nın “zaten Komünist Partisi’ne mensup olduğu” da ileri sürülmektedir.

       Abdülbaki Gölpınarlı, İlerici Gençler Birliği’nin diğer üyeleriyle birlikte, 13 Nisan 1945 Cuma günü gözaltına alınır ve tutuklanır. 22 gün boyunca, Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’nda bulunan Emniyet Müdürlüğü’nde sandalye üzerinde uyumaya mecbur edilir. Derken, o zamanlarda askerî cezaevi olarak kullanılan Tophane binasına nakledilir. Hakkında, İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde Türk Ceza Kanunu’nun 141/3 maddesini ihlâlden dolayı dava açılmıştır…

       Tutukluluk hali, 318 gün sürer. Duruşmalarda, İlerici Gençler Birliği’nin tüzüğünü arkadaşlarına okuduğunu, bildirilerden haberdar olduğunu ama “maddeci doktrinle alâkasının bulunmadığını” söyler. Karar celsesinden önce mahkemeye sunduğu 24 sayfalık yazılı ifadesinden aşağıya naklettiğimiz bazı bölümler, Abdülbaki Gölpınarlı’nın olayı nasıl değerlendirdiğini göstermekte ve daha da önemlisi inanç sistemini kendi ifadesinden aksettirmektedir:

       “…13 Nisan 1945 cuma günü, polis tarafindan tevkif edildim. Yüksek hey’etinizin huzuruna, aslî veya talî, cüz’î veya küllî, ilmî veya vicdanî alâkam dahi olmayan bir dava ile sevkedilmiş bulunmaktayım.

       …İddia makamını işgal eden sayın savcı, bana, bu memlekete bunca eserler veren, 23 yıldır içlerinde doktorlar, hakimler, kendileri gibi savcılar, subaylar, hatta üniversite doçentleri yetiştiren bir hocaya, sahasında teferrüt etmiş ve şimdiye kadar en küçük bir şaibe ile şaibedâr olmamış, en hafif bir töhmetle polis ve hakim önüne çıkmamış bir insana, bunları sormak garabetini göstermiştir. Yazık! Bu kadar hizmete karşı, tekrar edeyim, kendileri gibi binlerce talebe yetiştiren bir hocanın günün birinde göreceği mükâfat bu mu olmalı idi? İmana hüküm asıl olduğuna göre “Mu’min, müi’minin aynasıdır” hadîsini mi okuyalım?

       …Yaralanan feryâd eder, yarası olan kocunur. Ben yaralandım, feryâd ediyorum. Fakat yaram yok, kocunamıyorum.

       … Şimdiye kadar neşrettiğim eserlerin ve nesre hazır eserlerimin hangisinde velev cüz”î bir surette olsun komünizme temayül vardır? Hangisinde böyle bir fikrin propagandasını yapmışım? Hatta şunu da sorarım: Gerek mevzu, gerek maksad bakımından hangisi böyle bir kasda alet olabilir? Buna imkân var mıdır? Kendim de yıllardan beri tasarladığım vechile üslûp hususiyetini gözetmek üzere Kur’ân-i Azîmu’ş-şân’ın bir tercemesini yapmak, mezahib ve tasavvuf tarihi yazmak ve daha birçok eserler vermek isterim. Görülüyor ki ben sahasında çalışan, başka sahaya tecavüz etmeyen, ihtisası dahilinde müsmir olan ve ilmî meşgalesi yüzünden başını bile kaşımağa vakit bulamayan bir ilim adımıyım. Ben nerde, ictimaî fikirleri benimseyip çoluk-çocuğun cemiyetine girmek, yahut bu çeşit fikirleri yaymak nerede? Ben öyle bir deryaya dalmışım ki, verdiğim bu kadar kitaba ve ömrüm olursa verecegim kitaplara rağmen irfan âlemine denizden bir katre ihda edebilirsem ne mutlu! Tevkifimden sonra müdüriyetde ve ceza evinde çalışmam ve tarz-ı hareketim de meydandadır. Hâlâ da İslam ve İnönü Ansiklopedileri’ne maddeler yazmakta, Mesnevî ile ve diğer eserler ile meşgul olmakdayım.    

       …  Mütedeyyin bir adam, materyalizm esasına dayanan komünizmi kabul etmesi şöyle dursun, böyle bir maddiye mesleğine meyil dahi edemez. Bütün insanları bir gören, rüçhanı ancak takvâ ile kabul eden, bedevî bir kütleyi medeniyete ulaşdıran, çölden mamureler izhar eyleyen, bugünün diyarının da saadet ve selâmetini kâfil olan, insanlara insanlığı bildiren ve manevî bir huzuru iman, bir selâmet-i vicdan veren dîn-i celîl-i İslam varken Fırka-i Nâciye-i Muhammediyye dururken, boyle bir maddeci felsefeye tarafdar  olmaya ne lüzum var? Bu bakımdan alnı açık, yüzü pak, vicdanı miisterih bir halde, huzûr-ı tam içinde  tevzî’-i adaletde hakk ve hakkaniyetden ayrılmayacağınıza inanarak BERAATIMI talep eder, hey”et-i celîlenizden ancak ve ancak bunu beklerim.

Askerî cezaevinde tutuk Abdülbaki Gölpınarlı”

       Karar 1946’nın 25 Şubat günü verilir ve Tümgeneral Y. Ziya Yazgan’ın başkanlığında Albay  Faik Babacan ile askerî adlî yargıç Fikri Eltutar’dan oluşan İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi, Abdüllbaki Gölpınarlı’yı beraet ettirir. Karar metninde Gölpınarlı’yla ilgili bölüm, 103. sayfada yeralmaktadır ve aynen şöyledir:

       “Abdülbaki Gölpınarlı, 317 senesinde, İstanbul’da doğmuştur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsüi, İslâm-Türk tasavvuf tarih ve edebiyatı doçentidir.

       Sanıklardan Sefa Yurdanur ile sıkı münasebette bulunduğu, Arslan Kaynardağ ile bir müddet bir evde birlikte oturdukları, Sefa Yurdanur’un sanık tarafindan yazılan eserlerin tab’ında tashih işlerine yardım ettiği anlaşılmıştır.

       Sefa Yurdanur, sanığa artık yıkılacagı muhakkak olan faşizm aleyhine Balkanlar’da bile antifaşist cemiyetler kurulmuş iken bizim geri kalmamızın doğru olmadığını, menfî telâkkilcri önlemek için “İlerici Gençler Birliği” adında bir cemiyetin kurulacagını söylemiş, cemiyctin nizamnamesinden bir nüsha sanığa vermiştir ve şimdilik adet mevzubahis olmamak üzere üç-beş kişilik bir hücre teşkil etmesi için kimlerin bu hücreye girebileceklerini sormuş, sanık da Dr. Safter Tarım ve Kemal Karaca’yı söylemiş, Sefa Yurdanur’un kendisine vermiş olduğu “İlerici Gençler Birliği Nizamnamesi”ni Validebağı’nda prevantoryumda tedavi edilmek üzere yatan Dr. Safter Tarım’a okumuştur. Gerek Dr. Safter Tarım ve gerekse Hukuk Fakültesi hesap memuru Kemal Karaca, cemiyete girmeyi kabul etmemişlerdir.Sanığın İlerici Gençler Birliği”nin toplantılarına iştirak ettiğine ve fiilî başka bir harekette bulunduğuna dair bir delil mevcud değildir.

       Netice olarak, sanığın sabit olan fiilî hareketi Sefa Yurdanur tarafindan verilen nizamnameyi Dr. Safter Tarım’a okumak, gerek adı geçene ve gerekse Kemal Karaca’ya cemiyete girip görmeyeceklerini sormaktan ibaret kalmaktadır.

       Münnhasıran bu fiil, sanığın İlerici Gençler Birliği’nin mahiyet ve gayesini bildiğine ve bu cemiyete girdiğine kâfi bir dalâlet addedilememiş, üniversitede İslam-Türk tarih ve edebiyatı doçenti olan ve bu sahada birçok eserler yazmış, bulunan sayılır bir ilim adımını benliğinden feragat ederek henüz genç bir talebe olan Sefa Yurdanur’un propagandasına kendini kaptırması ve materyalist bir ideolojiyi benimsemesi, mahkememizce varid görülmemiştir.

       Tab’ ettirmekte oldugu eserlerinin tashih işlerine yardim etmesinden dolayı hakkında teveccüh beslediği Sefa Yurdanur’un verdiği nizamnameyi Safter Tarım’a göstermesinin ve okumasının yüz yumuşaklığının bir neticesi olduğuna dair duruşmada sanığın ileri sürdüğü iddia hey’etimizce vârid görülmüş, bu itibarla sanığa isnadı kabil bir suç görülmemiştir. BERAETİNE…”

       İşte, Abdülbaki Gölolpınarlı’nın sonraki yıllarda bazı çevrelerde kuşkulu bir söylenti olarak devam edegelen solculuğuyla ve tutuklanıp yargılanmasıyla ilgili hadisenin aslı, budur…

       “Divan Edebiyatı Beyanındadır…”

       Yayınlandığında kıyametlerin koptuğu “Divan Edebiyatı Beyanındadır”, Gölpınarlı’nın o döneminin ürünüydü… Yıllar sonra bu kitabından bahsettiğimizde, Divan Edebiyatı Beyanındadır’da yazdığı herşeyin doğru olduğunu, “Çevir bu sayfayı… Neye yarar bu devirde bunlar?..” demekle hata etmediğini söyleyecekti… Ama bir tek yanlışı vardı: Çok sert yazmış, huşûnet-i kelâmla kaleme almıştı “Divan Edebiyatı Beyanındadır” ı… Kitaptaki fikirlere bugün de imzasını atardı, fakat meramını daha yumuşak ifade ederek…

Yukanda bir bölümünü verdiğimiz sıkıyönetim mahkemesine sunduğu yazılı savunmasında da Divan Edebiyatı Beyanındadır’dan bahsedecek ve kitabi yazma düşüncesini şu şekilde anlatacaktı:

       “…Bu kitap, bir saray edebiyatı olan ve İran edebiyatının kopyası bulunan divan edebiyatının, öz malımız olan halk edebiyatıyla mukayesesini yapan, divan edebiyatının teknik ve estetik unsurlarını tahlil eden ve binnetice bu edebiyatın artık liselerde okutulamayacağını belirtip edebiyat tarihi tedrisatının bir tefekkür tarihi tarzına ifrağını ve metinlerin ancak lisan ve fikir bakımından birer numune olarak verilmesi lüzumunu belirten, fakat mazinin bir kaynağı olduğu için, divan edebiyatının, üniversitede bir enstitüye verilerek ihtisasa terkini müdafaa eden bir kitaptır…”

       “Büyük şair” ve şiiri…    

       Aşağıda Gölpınarlı’nın o dönemine örnek olarak, Yahya Kemal Beyatlı’nın şiiri üzerine kaleme aldığı ama her nedense yayınlamadığı, “Daha da Yazılabilir” başlıklı bir yazısından bazı bölümler yeralıyor:

       “…Kapitalist rekabet  toplumları birbirine düşman, hükümetleri katil etmiş; emperyalist siyaset dünyayı kana boğmuş, yeryüzünü bir cehennem haline getirmişti…

Yedi iklim, dört bucakta düşmanlık öğülmede, şavaşa kasideler yazılmada, suçsuzlar öldürülmede, adalet sürülmede, insan hürriyeti boğulmadaydı…  

       …İhtiras bir müddet nefes alıyordu; kin bir zaman gerinmedeydi, bankalar bir dönem sermaye sağlıyordu, pazarlar bir eyyam çarpışma yeri olmuştu. Asya’nın doğusunda, Avrupa’nın batısında hürriyet savaşlarına sahneler açılmıştı. Arada bir şimşeklerle aydınlanan, gök gürültüleriyle duyanları korkutan bulutlu hava, birden patladı…

       …Kalçadan atılan adım bütün dünyayı titretecek, omuzdan kalkan el, bütün yeryüzüne gölgesini salacak, gamalı haç yeryüzünün bağrına saplanacak, onbaşı dünyaya hakim olacak, bir tek ırk öbür insanları köle gibi, eşya gibi kullanacak, dilerse bozup atacak, yırtıp yakacak, çiğneyip yok edecekti. Zulümle hak çarpışıyordu; yalanla iman savaşıyordu. İnanç, fikirleri sevk etmede, fikirlerse kitleleri ölüme saldırtmadaydı…

       …Olan oldu, ölen öldü. Sonunda kalçadan atılan adım dizden koptu, yere çoktü, omuzdan  kalkan el, omuz başından ayrıldı; yere düştüi. Gamalı haç, bir çığlık koyuverdi, dümdüz yerlere serildi. Onbaşı, içindeki cinnet ve ihtiras ateşiyle kendi kendini yaktı, kül olup savruldu; bin yıllık hakimiyet, anılmaz bir hayal oldu…

       …Bütün bu haşır-neşir dünyasında, yurdumuzda yaşayan bir şair var. Büyük, çok büyük bir şair. Mazinin hayal olmuş ihtişamı, dillerde kalmış zevki ve saltanatı kadar büyük ve ezici. Saray-ı humayunda, iftar köşkünün sinisi kadar yayvan ve dolu. Matbah-ı amirenin lokma kuşhanesi kadar iri ve derin. Hasbahçe kadar kuytu ve yapmacık. Çiçekleri kâğıtdan yapılmış adeta, kokuları yok, iç havuz kadar karanlık ve durgun; ekşimsi bir koku salmada. Göz, suyunda asırlık menevişleri bozuk-düzen görmede. Fikir sahası,  çakıltaşı düşmüş yollar kadar kaygan,  düz ve sakin; gezinenler kalmamış o yollarda. Çakıllar yosun tutmuş. Bodur ağaçlar kadar kısır ve gölgesiz, yaprakları solmuş ve dökülmüş…

       …Yaşadığı devri görmez, zamanındaki feryadları duymaz, olayları anlamaz bu şair.
“İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar”, “Görmek değil, düşünmeye bigane kal, bırak”, “Hulyası kalmayınca hayatın ne zevki var” diyen büyük şairde, bütün bu hercümerc, bu kaynaşma, bu boğuşma, bu ölme ve olma aleminden bir tek mısra bile yoktur. Dünyaya bigânedir, yurda bigâne. Balkan Harbi, Birinci ve İkinci Cihan Savaşları, bu zamanlarda olup bitenler, sonraki olaylar, hatta İstklâl Savaşı, onu ancak ve ancak maziye iter ve uykusunda, “Mağlubken ordu, yaslı dururken bütün vatan / Ruyama girdi her gece bir fâtihâne zan / Hicretin bakiyyesi hicranlı duygular / Mahzun hududların ötesinden akan sular” mısralarıyla, asırlarca evvele döner, “Akıncı” ve “Mohaç Türküsüi” şiirlerini yazar; “Bir yaz günü bin atlı ile Tuna’dan kafilelerle” geçtiğini, “bir dev gibi orduyu” yendiğini” görür; bu ruyasını anlatır. “Sakin koyu, şen cepheli kasrıyla Küçüksu”, ona, ardındaki vatan semtinin kuytu ormanlarıni hatırlatır…

       …Bir de unutmamak gerek; Çanakkale Savaşı’ndan sonra Mehmed Akif, inanç sınırlarını bile aşan şiirini yazarken o, ancak Halife Mehmed Reşad’ın yazdığı gazeli tahmîs etmiştir…

       …Devrini yaşayan, devrinde başına toplananların sayesinde şöhret yapan bu şairden, devrine aid kalanların hepsi, hepsi bu kadar işte ve onca vatan, hâlâ “Ta Budin”den Iraka”a, Mısır”a  kadar” uzar-gider. Kendine gelir gibi olunca hemen gözlerini kapar ve aman der aman, “İçimde dalgalı tekbiri en güzel dînin / Zaman zaman da Nevâ Kâr’ı doğsun Itrî’nin “, ” Ölüm yabancı bir âlemde bir geceyse bile / Tahayyülümde vatan kalsın eski hâliyle”…

       …Ve “İçkinin Şiiri’ni yaratan içkinin şairi, “Zikre lâyık bahsi ancak zevkidir ömrün Kemâl” hükmünü verir; sevgiliyi “Sandım ki güzelliğin cihanda / Bir saltanatın güzelliğiydi” diye öger ve sakisine hitâb eder:

       “Dünyayı saran boşluğu hissetmeyelim / Peymaneyi boş bırakma, doldur sâkî”…
       Evet, onca dünyayı saran, bir boşluktur ancak. “Boşluk, boş bırakmak, doldurmak, peymane ve saki”. Bu cemiyet-i elfaz, cemiyetten haberi bile olmayan şaire, bu beyti ilham eder ancak…
       ...Boğaz, zannınca bir “şehrayin”dir hâlâ; sahilsaraylarla müzeyyendir; kömür depolarını, yanan yakılan yalıları görmez bile. Bağlarbaşı’nda “yosma civanlar” gezinir onca, tramvay garajina bakmaz bile. Halk Üsküdar’ında, bakımsız Üsküdar’da çeşmesi yere geçmis, yazısı okunmaz olmuş Üsküdar”da “Âb şeref-âbâd revân” olur; kurumuş çeşmeleriyle kopmuş musluklarının dillerini anlamaz bile. Gecesinde, gündüzünde, “firdevs âyândır” bu şehrin; fakat yıkık konaklarının güngörmez tonozlarında yersiz-yurdsuz aileler nihandir, aldırmaz bile…
       …Türkçe’yi en güzel kullandığını söyleyenler var. Gerçekten de Türkçe’yi tasarruf eder o, eski deyimle “tasarruf” eder. Meselâ, “İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan, / Bir sır gibidir, az çok ilâh olduğumuzdan ” der.
       Çözebilirseniz çözün! İnsan, ne yaratmışsa, o tuzdan yaratmıştır; Bu, az çok ilâh olduğumuzdan bir sır gibidir. Ama bu ne biçim Türkçe’dir?
       Sonra, “Rüzgârlara benzer bir uğultuyla sulardan, / Sesler geliyor sandım ilâhî kuğulardan” diye yazar…
       Sesler sulardan mı geliyor, ilâhî kuğulardan mı? Virgülü nereye koymalı? “Rüzgârlara benzer bir ugultuyla sulardan sesler geliyor sandım” desek, “İlâhi kuğulardan” sözü sallanıp kalıyor. “İâhi kuğulardan” sesler geliyorsa, “sulardan” ne geliyor? Bu iki cümle, bir tek fiille nasıl birleşir? Halli müşkil bir muammâ…”

       Bugünün insanı…

       Gölpınarlı eskiyi yaşamak, yaşatmak yahut tasavvufun ve bağlı olduğu yolların gerektirdiği hayat tarzının devamını sağlamak heveslisi miydi?

        Ona göre bütün bunlar geçip gitmiş, artık bir zevk olmuştu ve gereken tek şey, o zevki sadece gonülde tutmak ve bunu yaparken derinlemesine araştırmaktı…

        Bu konudaki samimî kanaatini, bazı kitaplarında açıkça yazmıştır:
 
       “…Bizce tarikatler ve tasavvuf, bugün bir irfan zevkidir; devrini yaşamiş, artık gönüllere malolmus, tarihe intikal etmiştir; son sözümüz de ancak budur…” (“100 Soruda Türkiye”de Mezhepler ve Tarikatler”, Gerçek Yayınevi. Istanbul 1969, sah. 297).    

       “…Her olay,  önceki olayların sonucudur ve her sonuç, olaylara sebeptir. Dünü bilmeyen bugünü anlayamaz; bugünü anlamayan yarını göremez, yarına hazırlanamaz. VIII. asırdan beri İslâm alemini etkisi altına almış, yüzyıllar boyunca hem siyaset, hem ilim ve sanat bakımından topluma tesir etmiş, sosyal; yaşayışta müsbet ve menfi tesirleri olmuş bir inanç ve düşünce sisteminin ve bu sistemin meydana getirdiği zümrelerin, tarih boyunca çıkışları,  bünyeleşmeleri,  etkileri bakımından ve her yönder tarafsız olarak incelenmesi elbette gerektir. Eski yahut eski sayılan müesseseler hakkında, bir uğurdan menfi hüküm vermek, bunların devirlerindeki rollerini inkâr etmek, tarihin seyrini inkâr etmek, olayların sebeplerine göz yummak demektir.  

        Tasavvuf tarihi, dinî tarihin bir dalıdır; dinî tarih, sosyal tarihin bir dalıdır ve bu dalların    mutlaka   bilinmesi,  ögrenilmesi,  okutulması,  bunlara  ait  biyografiler, araştırmalar, eleştirmeler yapılması gerektir…  

       …Tasavvufun insanî görüşü, ileri görüşü, hoşgörülüğü, intikaadî hüviyeti, mistisizmin reel bir ifadesi olan şiiri, elbette yaşayan yönleridir; fakat bizce artık o yönlerin de eski törenlerle yürütülmesine imkân yok; o terbiye sisteminin, o edepler tümününü bugünkü şartlarla yürütülmesi, artik mümkin değil…    

       …Bu inancı benimseyenlerin, büyük insan ve eşsiz mütefekkir Mevlâna’nın buyurduğu
gibi, ” Rûzhâ ger ref gû rov bâk nîst / Tu bimon iy on ki çun tu pâk nîst” – Gam değildir günler eylerse güzer / Sen hemân bâkıy ol ey pâkîze-ter’ (Nahifî tercümesi) deyip dünyayı boşlamamak   şartıyla gönül âlemine dalmaları gerekir, gerçek dinin buyruğu da ancak budur ; çünki Allah, gönüllerimizin niyetlerine bakar…” (“100 Soruda Tasavvuf”, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1969, sah. 188-190).

       Zaten, kendisinden “İlmi var ama irfanı yok” diye bahsedenlerin sözleri nakledildiğinde
verdiği ” Bu işler sadece ilimle olmaz; ama ilimsiz hiç olmaz” cevabı da yukarıdaki sözleriyle aynı dogrultudadır…

   
        İki dünya “gârib”i…  

        Abdülbaki Gölpınarlı’nın üçü tercüme, biri te’lif olan tamamlanmış, ama basılmamış dört eserini biliyoruz: “Târîh-i Cihangüşa”, “Câmiu’t-Tevârih” ve “Zafernâme” tercümeleriyle ansiklopedik bir mazmunlar kitabı… İlk üçü 1940’lı yılların başında hazırlanıp o zamanın Maarif Vekâleti’ne verilmiş, ama her nedense yayınlanmamıştır. Elimizde bulunan ve müsveddeleri yüzlerce sayfa tutan mazmunlar kitabi ise, önümüzdeki bir-iki yıl içerisinde yayınlanacaktır.

       Ama bir eseri daha vardır ki, tercüme ve araştırmadan da öte, daha fazla kendisinindir; daha doğrusu bizzat kendisidir: Divanı…

       Tevhidlerle, kasidelerle, “Nağme-i şevk-u tarâb olmuş cünûna müntehî / Beste çıgın, güfte mecnûn, tenni tennennâ garîb” gibi beyitleri zerafetin süzgecinden geçirilmiş gazellerle, “Rauf Yekta’yı kaybettik bu yılda (1353)” diye nihayetlenen ustaca düşürülmüş müchevher tarihlerle, “Hayâl-i çeşmine dalar gözlerim / Gözünde okurum îmây-ı aşkı / Yanar hasretlerim, tüter sözlerim / Harâbezâr eder me’vây-ı aşkı… ” gibisinden içli koşmalarla dolu ve geleneksel benzerleri hacmindeki divanı, Konya’ya bağışladığı kütüphanesinde, yayınlacağı günü bekliyor…

*

Şimdi, bütün bunlardan sonra, Abdülbaki Gölpınarlı’yı daha yakından tanımak ve bilmek isteyenlerin müracaat edebilecegi, sanrım tek bir kaynak var: “Garîb” redifli gazeli:

“Gurbet ender, gurbet içre olmuşum cânâ garîb
Şimdi âlemde benim ben, bî-emel yektâ garîb

Hânumânım bâde vermiş gird-bâd-ı rûz-gâr
Âşinâ yok derdime, dil gavta-zen, deryâ garîb

Neş’e-i ümmîd nâ-peydâ, şikeste câm-i mey
Kalmamiş yârân bu meclisde bu şeb sahbâ garîb

Hatt-ı nâ-fercâmımı yok bir bakıp fehmeyleyen
Her görüp seyrettiğim sîmây-ı bî-mânâ garîb

Mâ’bedim kâşânelerle sanki gark-âb-ı memât
Kalmamış seng-i mezârım, mevt-i bî-pervâ garîb

Şâhidim, şehdim, şuhûdum, sanki olmuş bir serâb
Düşdüğüm bîgânelik bezmindeki feyfâ garîb

Yok dilimden anlayan bir hemdemim, bir mahremim
Sanki zât-i pâk-i Hakk’la olmuşum râ’nâ garîb

Gök o gök amma ne çâre yer değil artık o yer
Ben bu yerde olmuşum bîçâre vü bîcâ garîb

Nağme-i şevk-u tarâb olmuş cünûna müntehî
Beste çılgın, güfte mecnûn, tenni tennennâ garîb

Dilkurum sa’yiyle oldu defter-i dîvân-ı dîl
Nazmı nesrinden beter her sûret-i inşâ garîb

Hâl-i zâr-ı bî-karâr-ı derd-i bî-dermânımı
Sanki vaktiyle demiş bir âşk-ı şeydâ garîb

“Gâh olur gurbet vatan, gâhî vatan gurbetlenir”
İşte şimdi oldu Bâkıy hâliyâ dünyâ garîb

Gönlüm ister gitmeyi cânâ bu mâtemhâneden
Korkarım ki gittiğim yer de olur ammâ garîb”

       Abdülbaki Gölpınarlı, bu gazelinde kendisini anlatmaktadır… Âlemde tek başına kalmış, dilinden anlayacak bir mahrem ve derdine âşina arayan fakat bulamayan garib, bizzat kendisidir…

       Ama bence sadece bir konuda, son mısraında ifade ettigi korkusunda yanılmıştır: Gittiği yerde de garib kalma endişesinde…

       Gölpınarlı, 1982’nin 25 Agustos’undan bu yana, hayatının her anında beraber olduğu Ehlibeytle, Melâmî silsilesinde isimleri gecen kutublarla, eserlerini neşrettiği onlarca şairle, hocaları İsmail Saib Efendi’yle, Ömer Ferid Bey”le, Hüseyin Fahreddin Dede’yle ve en önemlisi 82 senelik ömrünün neredeyse 75 yılını vakfettiği Mevlânâ’yla ve Yunus’la aynı âlemde… Orada onlarla beraberken garib olması da, hiç mümkün değil…

Murat Bardakçı

Garîb

Gurbet ender, gurbet içre olmuşum cânâ garîb
Şimdi âlemde benim ben, bî-emel yektâ garîb

Hânumânım bâde vermiş gird-bâd-ı rûz-gâr
Âşinâ yok derdime, dil gavta-zen, deryâ garîb

Neş’e-i ümmîd nâ-peydâ, şikeste câm-i mey
Kalmamiş yârân bu meclisde bu şeb sahbâ garîb

Hatt-ı nâ-fercâmımı yok bir bakıp fehmeyleyen
Her görüp seyrettiğim sîmây-ı bî-mânâ garîb

Mâ’bedim kâşânelerle sanki gark-âb-ı memât
Kalmamış seng-i mezârım, mevt-i bî-pervâ garîb

Şâhidim, şehdim, şuhûdum, sanki olmuş bir serâb
Düşdüğüm bîgânelik bezmindeki feyfâ garîb

Yok dilimden anlayan bir hemdemim, bir mahremim
Sanki zât-i pâk-i Hakk’la olmuşum râ’nâ garîb

Gök o gök amma ne çâre yer değil artık o yer
Ben bu yerde olmuşum bîçâre vü bîcâ garîb

Nağme-i şevk-u tarâb olmuş cünûna müntehî
Beste çılgın, güfte mecnûn, tenni tennennâ garîb

Dilkurum sa’yiyle oldu defter-i dîvân-ı dîl
Nazmı nesrinden beter her sûret-i inşâ garîb

Hâl-i zâr-ı bî-karâr-ı derd-i bî-dermânımı
Sanki vaktiyle demiş bir âşk-ı şeydâ garîb

Gâh olur gurbet vatan, gâhî vatan gurbetlenir
İşte şimdi oldu Bâkıy hâliyâ dünyâ garîb

Gönlüm ister gitmeyi cânâ bu mâtemhâneden
Korkarım ki gittiğim yer de olur ammâ garîb

Abdülbâki Gölpınarlı