Muallâka

Şair: İmrul Kays

19 Mayıs 2014

1- Durun! Sevgilinin ve onun ed-Dahul ile Havmel arasındaki Sıktu'l Liva'da bulunan yurdunun hatırasına ağlayım.

2- Tudih ve el-Mikrat'a kadar uzanan, güney ve kuzey rüzgarlarının dokuması sayesinde henüz izleri silinmemiş olan hatırasına ağlayım.

3-Sevgilinin yurdunun geniş alanlarında ve oradaki su birikintilerinde, bembeyaz ceylanların karabiber tanesine benzeyen gübrelerini görürsün.

4- Göçlerini yükledikleri günkü ayrılık sabahında ben, adeta yörenin deve dikeni ağaçlarının yanında, Ebucehil karpuzu oyar gibi (göz yaşı döküyor) idim.

5-Arkadaşlarımsa orada bineklerinin üzerinde çevremi sararak: "kendini üzüntüyle helak etme, metin ol" diyorlardı.

6- Benim şifam bol bol gözyaşı dökmektir. Fakat silinip giden izlerin yanında ağlamak neye yarar?

7- (Senin bu sevgiline ağlaman) tıpkı bundan önce Me'sel Dağındaki Ummu'ul Huveyris ve komşusu Ummu'r Rebab'ı sevdiğinde uğradığın akıbet gibi.

8- Kalktıklarında her ikisinden de etrafa, karanfil kokuları getiren sabâ rüzgarlarının esişi gibi misk kokuları yayılırdı.

9- (o ikisine duyduğum) aşktan dolayı göz yaşlarım göğsüme doğru sel gibi akmış, kılıcımın askısını bile ıslatmıştı.

10- Hey (İmrul Kays), sen o sevgililerinle nice mesut günler geçirdin. Özellikle de Daretu culcul'da geçirdiğin gün...

11- Genç kızlara bineğimi kestiğim o gün... Geri de kalan yükünü develerine yüklemem ne hoştu be!

12- Genç kızlar devemin kızarmış etini birbirlerine sunup durdular. Yağı da iyi bükülmüş beyaz ipeği andırıyordu.

13. Mahfeye, Uneyze'nin mahfesine girdiğim o gün: "Yazıklar olsun sana! Beni yaya bırakacaksın" demişti Uneyze.

14- Mahfe kayıp da ikimizi birden yan yana yatırınca bana: "Devemi yaraladın İmru'l Kays, in aşağı!" diyordu.

15- "Yürü, devenin yularını kendi haline bırak; beni de meyvelerini devşirme zevkinden alıkoyma!" demiştim ona.

16- Senin gibi nice gebe ve emzikli kadınların kapısı çalmış ve onları, henüz bir yaşına basmış, nazarlıklı yavrularından alıkoyarak eğlendirmişimdir.

17- O emzikli kadın, çocuğu arkasında ağladıkça, vücudunun bir yarısı benim altımda dönmemiş iken, diğer yarısı ile dönüp onu emziriyordu.

18- Bir gün o sevgili kum tepesinin üzerinde bana yüz vermeyip ayrılacağına dair dönülmez bir yemin etti.

19- Ey Fatıma! Bırak bu nazlanmayı... Beni terk etmeyi kafana koyduysan bunu güzellikle yap.

20- Senin aşkının uğruna ölmem ve ne emredersen yüreğimin onu yerine getirmesi seni böyle şımarttı, değil mi?

21- Eğer benim herhangi bir davranışım hoşuna gitmediyse, kalbini kalbimden çıkar at ki, kurtulasın!

22- Gözlerin, ancak aşkınla param parça olmuş kalbime oklarını saplamak için yaş dökmekte...

23- Yine çadırına girilmesi umulmayan nice gün yüzü görmemiş kadından, hiç telaşlanmadan faydalanıp gönlümü eğlendirmişimdir.

24- Yanlarına ulaşmak için nice muhafızları ve şayet pusuya düşürebilseler beni öldürmeye azmetmiş nice toplulukları aşmışımdır.

25- Ülkeler yıldızı, kıymetli taşlarla süslü kuşağın göründüğü gibi, gök kubbenin tam ortasında dururken,

26- Yanına vardım; örtünün yanında, geceliği dışında bütün elbiselerini çıkarmış, bekliyordu.

27- Beni görünce; "Vallahi, senden kurtuluş yok! Senin bu azgınlığının geçeceğini de hiç sanmam" dedi.

28- Onu dışarı çıkardım; arkamızda izlerimizin üzerinde nakışlı harmanisinin eteklerini sürükleyerek yürüyordu.

29- Oymağın sınırlarını geçip de dalgalı kumsal tepeler bizi kucağına aldığında,

30- Başının yan tarafındaki saçlarından tutup onu kendime doğru çektim; o da ince beli ve dolgun bacaklarıyla bana doğru eğildi.

31- O, ince belli, beyaz tenliydi; iri ve sarkık karınlı değildi, gerdanı da ayna gibi parlaktı.

32- Teninin rengi kimsenin elinin ulaşamadığı suların beslediği sedeflerin içindeki inciler gibi sarıya çalıyordu.

33- Güzel yüzünü bir kapatıp bir gösteriyordu. Sonra Vecre'nin yavru ceylanlarının bakışını andıran ürkek bakışlarla korunmaya çalışıyordu.

34- Boynu bir beyaz ahununkine benzer ki yukarıya doğru uzattığında ne çirkin ve aşırı uzun, ne de ziynetlerden yoksundur.

35- Aşağıya sarkmış yoğun hurma salkımını andıran gür ve kömür gibi simsiyah saçları sırtını süslüyordu.

36- Zülüfleri yukarı kalkıktı; örülmüş ve salıverilmiş saçlarının içinde kurdeleler kayboluyordu.

37- Hoş ve bir örük saç gibi bir ince beli, iyi sulanmış hurma fidanı gibi dolgun ve sıkı bacakları vardı.

38- Güneş yükselene kadar uyuyan sevgilim, yatağının üzerinde misk kokuları içinde geç uyanır; önlük takmak ve kuşak bağlamak zorunda değildir.

39- Bir şey tutarken, Zaby tepesinin beyaz, küçük, kum kurtçuğunu veya İshil ağacının dalını andıran narin parmaklarıyla zarifçe tutar.

40- (Yüzünün parlaklığı) akşam karanlığını, inzivaya çekilen bir rahibin çırağı misali aydınlatır.

41- Onun gibisi, uzun entari giyen ile kısa entari giyen arasındaki yaşa geldiğinde, ağır başlı kimseler de hayranlıklarından dolayı ondan gözlerini ayıramazlar.

42- Aşkın gözlerini kör ettiği kimseler bile artık aşktan vazgeçti. Ama benim gönlümün senin aşkından vazgeçeceği yok.

43- Senin hakkında beni kınayan, uyaran ve bu sevdadan vazgeçmemi öğütleyen nice hasımlar var ki, onların sözlerine aldırmayıp reddettim.

44- Beni sınamak için türlü türlü kederlerle deniz dalgaları misali perdelerini üzerime salan nice geceler vardır.

45- Gece kasveti ile boynunu uzatıp, arkasına süre ekleyip, göğsünü şişirdiğinde ona dedim ki;

46- Ey uzun gece! Açıl da sabah olsun, hoş sabah da senden daha iyi değil ya!..

47- Ne acayip bir gecesin sen! Yıldızların adeta keten halatlarla sert kayalara bağlanmış gibi.

48- Nice toplulukların su tulumlarını, itaatkar ve sorumluluk taşımaya alışkın olan omuzlarıma almışımdır.

49- Kurtların, kumarda kaybetmiş adamın çocuklarına bağırdığı gibi uluduğu el- Ayr vadisine benzer nice vadiler aştım.

50- Uluduğunda dedim ki o kurda: "Sende birşey olmadığına göre, ikimizin de birbirimizden alabileceği birşey yok.

51- İkim de elimize geçeni tutamıyoruz; zaten bizim gibi ekenler bir şey elde edemezler"

52- Bazen, kuşlar henüz yuvalarındayken, kısa tüylü, vahşi hayvanlara aman vermeyip oldukları yere mıhlayan heykel gibi iri atımla ava çıkarım.

53- Anında hucum eden, geri çekilen, ileri geri manevra yapabilen, selin yüksekten yuvarladığı sert bir kaya gibi süratli ve sağlam atımla...

54- Etinin dolgunluğu sebebiyle sırtındaki keçeyi, pürüzsüz sert kayanın yağmuru kaydırdığı gibi, kaydıran doru atımla...

55- İnce belli olmasına rağmen enerjik olan, göğsünün hırıltısı ve kişneme sesi kaynayan bir tencerenin fokurtusunu andıran atımla...

56- Yüzer gibi koşan atlar yorulup katı yerlerden toz kaldırmaya başladıklarında yeniden yeniye su gibi akan atımla...

57- Hafif çocuğu sırtından kaydıran, ağır gövdelinin de elbisesini uçuran atımla...

58- Çocuğun uzun ve sağlam bir ipe geçirip süratle döndürdüğü fırıldak misali sürekli hızlı koşan atımla...

59- Onun ceylan böğrü gibi iki böğrü ve deve kuşu bacağı gibi iki bacağı vardır. Kurdun birden bire koşması gibi koşması ve tilki yavrusu gibi ön ve ard ayaklarını çift çift atması vardır.

60- Arkasından baktığında iki art ayaklarının arasını, yere değecek kadar yakın olan düzgün ve gür kuyruğu ile örter.

61- Ayakta dururken sırtı, üzeride güzel kokulu nesneler dövülen ve Ebucehil karpuzu çekirdeği kırılan düz ve sert taşa benzer.

62- Av hayvanlarının, onun göğsüne bulaşmış al kanları yaşlı bir adamın taranmış sakalındaki kına kalıntılarını andırıyordu.

63- Karşımıza birden dişleri, uzun etekleriyle Devar adlı putun etrafında dolaşan kızları andıran bir yaban sığırı sürü çıktı.

64- Onlar aşiret içinde soylu ve hatrı sayılan amcaları ve dayıları olan tazecik bir kızın boynundaki çeşitli taşlardan bir gerdanlığın kopup dağıldığı gibi dönüp kaçıştılar.

65- Atım bizi, dağılmalarına bile fırsat vermeden, geride kalanları da öndekilere yakın olan sürünün öndekilerine yetiştirdi.

66- Vucudunu ıslatacak kadar terlemeden, sürünün erkeklerine ve sişilerine bir koşuda yetişti.

67- Et pişirenlerin kimi sıra sıra taşlara dizilmiş kebapları kimi de acele ile tencereye konmuş etleri pişirmeye koyuldular.

68- Gizlerimiz bu atın güzelliklerini kavramakta yetersiz kaldı: göz onun üst kısımlarını inceledikçe aşağısını da incelemekten kendini alamıyordu.

69- Eğeri ve gemi üzerinde olduğu halde, salıverilmeksizin gözümün önünde yatakta geceledi.

70- Taç giymiş kat kat bulutların içerisinde hareket eden iki elin parlayışı gibi çakışını sana gösterdiğim şimşeği görüyor musun, arkadaş!

71- Işığı, yağı iyice bükülmüş fitillere doğru eğerek arttıran bir rahibin lambaları gibi ortalığı aydınlatıyor.

72-Daric ile el-Uzeyb arasında, arkadaşımla oturup o bulutun yağmur yağdırması umuduyla bilsen ne kadar bekledik...

73- Sanırım bu bulutun sağından inecek yağmur Katan Dağını, solundan inecek olan ise es-Sitar Dağından Yezbul Dağına kadar olan yerleri tutacak.

74- O bulut Kuteyfe yöresine yağmurunu döküp, iri gövdeli meşe ağaçlarını kökünden sökerek baş aşağı etmeye başladı.

75- Bu yağmurun serpintileri el- Kannan Dağına düştü de her taraftaki dağ keçilerini ürkütüp kaçırttı.

76- Nihayet Teyma'da, taş yapıların dışında yıkmadığı bir hurma dalı ve ev bırakmadı.

77- Sağanak yağmurun iri taneleri altından Sebir Dağı, çizgili yün abasına bürünmüş bir kabile reisini andırıyordu.

78- Selin getirdiği çer çöp ve dal budakla dolan el-Muceymir'in zirvesi, ertesi sabah bir kirmene benziyordu.

79- Yemenli'nin satmak için yükünü yere indirdiği gibi, bulut da el Gabit ovasına ağırlığını indirdi.

80- Çobanaldatan kuşları sabah erkenden vadide, sanki biberli şarap içmiş gibi ötüşüyorlardı.

81- Akşam vakti el Gabit ovasının dört bir yanında çamura batan dağ hayvanları ada soğanı köklerini andırıyordu.


İmru'l Kays

Hatıranın İzinde, Çölün Ortasında

İmru'l Kays'ın şiiri, terk edilmiş bir sevgilinin yurdunun önünde durup geçmişe ağlayan bir adamın görüntüsüyle başlar. Bu başlangıç, şiirin bütün ruhunu belirler. Şairin karşısında artık sevgili değil, sevgilinin yokluğundan geriye kalmış izler vardır. Çadırların yerleri, kumdaki işaretler, su birikintileri ve rüzgârın henüz bütünüyle silemediği kalıntılar, geçmişin son tanıklarıdır. Bu yüzden şiirde hatırlamak, yalnızca zihinsel bir eylem değildir; şair, coğrafyanın içinden geçmiş zamanı yeniden kurmaya çalışır. Sevgilinin yokluğu, mekânı bir hafıza alanına dönüştürür.

Şairin gözyaşları da bu hafızanın bir parçasıdır. Arkadaşları ona metin olmasını, kendisini üzüntüyle tüketmemesini söylerken İmru'l Kays için ağlamak bir zayıflık değil, acının yaşanma biçimidir. “Benim şifam bol bol gözyaşı dökmektir” sözü bu bakımdan şiirin temel ruhunu açıklar. Fakat hemen ardından gelen soru, bu şifanın imkânsızlığını da ortaya koyar: İzler silinmektedir ve ağlamak onları geri getirmeyecektir. Şair hem hatırlamak zorundadır hem de hatırladığı şeyin artık geri dönmeyeceğini bilmektedir.

Bundan sonra şiir geçmişte yaşanmış aşkların, kadınların ve bedenlerin hatırlanmasıyla genişler. İmru'l Kays'ın aşkı soyut bir duygu değildir. Kadının kokusu, saçları, boynu, beli, teni, bakışları, yürüyüşü ve çadırı ayrıntılı biçimde şiirin içine alınır. Şairin hafızası ayrıntılarla çalışır. Bir zamanlar dokunulabilen beden, şimdi kelimeler aracılığıyla yeniden kurulmaktadır. Bu nedenle şiirin erotizmi, yalnızca haz duygusunun ifadesi olarak okunamaz; aynı zamanda kaybolmuş zamanın bedensel hafızasıdır. Şair geçmişteki yakınlığı ne kadar ayrıntılı hatırlarsa, bugünkü yokluk da o kadar belirginleşir.

İmru'l Kays'ın şiir kişisi burada edilgen bir âşık değildir. O, arzularının peşinden giden, sınırları aşan, tehlikeleri göze alan, yolculuk eden ve kendi hayatını tutkuyla yaşayan bir figürdür. Kadınların çadırlarına ulaşmak için muhafızları ve düşmanları aşması, onun kişiliğindeki hareket ve meydan okuma duygusunu ortaya çıkarır. Aşk onun için yalnızca bir iç duygu değil, insanı harekete geçiren bir güçtür. Bu nedenle şiirin her yerinde hareket vardır: insanlar göç eder, şair yol alır, at koşar, av hayvanları kaçar, rüzgâr eser, bulut ilerler, yağmur iner.

Bu hareketliliğin altında ise derin bir yalnızlık bulunur. Şair durduğu zaman kayıpla karşılaşır. Terk edilmiş yurdun önünde durduğunda sevgilinin yokluğunu görür; gecenin içinde kaldığında kendi yalnızlığıyla yüzleşir. Bu nedenle şiirde hareket, yalnızca maceranın değil, acıdan uzaklaşma arzusunun da biçimidir.

Şiirin gece tasviri bu yalnızlığın en yoğun noktalarından biridir. Gece neredeyse canlı bir varlık gibi şairin üzerine çöker; boynunu uzatır, göğsünü şişirir ve uzadıkça uzar. Şair sabahı ister, fakat sabahın gelişi bile gerçek bir kurtuluş değildir. Çünkü dışarıdaki karanlık sona erse de insanın içindeki karanlık aynı kalabilir. Böylece tabiat, şairin ruh hâlinin basit bir yansıması olmaktan çıkar; onunla birlikte yaşayan, ona karşı koyan bir kuvvete dönüşür.

Kurtla karşılaşma sahnesi bu yalnızlığın en çarpıcı imgelerinden biridir. Şair kurdun ulumasını işitir ve ona cevap verir. İkisi arasında şaşırtıcı bir yakınlık kurulur: Her ikisi de yalnızdır, her ikisi de hayatta kalmaya çalışmaktadır ve ikisinin de elinde paylaşabilecek fazla bir şey yoktur. Burada insan ile doğa arasındaki mesafe neredeyse ortadan kalkar. Şair kendisini bir hayvanın yalnızlığında tanır. Kurt, böylece yalnızca çölün bir unsuru değil, şairin kendi varoluşunun yankısı hâline gelir.

Atın uzun ve ayrıntılı tasviri de şiirin akışından kopuk değildir. At, İmru'l Kays'ın hareket, güç, özgürlük ve macera duygusunun somutlaşmış biçimidir. Şair sevgilinin bedenini nasıl ayrıntılı biçimde gözlemliyorsa atın bedenini de aynı dikkatle gözlemler. Kaslar, bacaklar, göğüs, kuyruk, hız ve dayanıklılık, neredeyse canlı bir heykel gibi şiirin içinde yeniden biçimlenir. Burada şairin bakışı yalnızca güzelliği seyretmez; güzelliği kelimeye dönüştürür. Kadın bedeni, at bedeni ve av hayvanları aynı şiirsel görme biçiminin nesneleridir.

Av sahnelerinde bu hareket duygusu daha da güçlenir. Atın hızına avın kaçışı, avcının saldırısı ve çölün genişliği eşlik eder. İmru'l Kays'ın dünyasında doğa seyredilecek bir manzara değildir. İnsan onun içindedir ve sürekli onunla mücadele eder. Yaşamak, hareket etmek, avlanmak, kaçmak, kovalamak ve dayanmak gerekir. Bu yüzden şiirde tabiat hem güzelliğin hem de mücadelenin alanıdır.

Şiirin son bölümünde ise bütün bu hareketlilik daha büyük bir doğa olayının içinde toplanır: Bulut ve yağmur.

Şair gökyüzünde ağırlaşan bulutu görür, onun hangi bölgelere yağacağını düşünür, ardından sağanağın dağları, vadileri ve ağaçları nasıl değiştirdiğini anlatır. Yağmur burada romantik bir güzellik unsuru değildir. Yıkıcı, dönüştürücü ve devasa bir güçtür. Ağaçları kökünden söker, vadileri doldurur, hayvanları ürkütür ve çölün yüzünü değiştirir. İnsan hayatının küçük dramlarının karşısına tabiatın çok daha büyük hareketi çıkar.

Bu final, şiirin başlangıcıyla birlikte düşünüldüğünde özellikle anlam kazanır. Şiirin başında şair, silinmekte olan izlerin önünde durur. İnsan eliyle kurulmuş bir dünyanın geride kalan işaretlerini korumaya çalışır. Şiirin sonunda ise yağmur gelir ve coğrafyayı yeniden biçimlendirir. Başlangıçta şair geçmişin izlerini korumak isterken, sonunda doğanın hiçbir hatıraya bağlı kalmadan dünyayı değiştirdiğini görür.

İmru'l Kays'ın şiirini güçlü kılan da tam olarak bu genişliktir. Şiir yalnızca bir aşk hikâyesi değildir. Aşkın içinden hafızaya, hafızadan yalnızlığa, yalnızlıktan tabiata ve tabiattan insanın geçiciliğine doğru genişleyen büyük bir anlatıdır. Sevgilinin yokluğu ile başlayan şiir, sonunda bütün çölü içine alan bir görüntüye dönüşür.

Şairin “ben”i de bu süreçte yalnızca kendi içine kapanan bir ben değildir. Kendi acısını çölün içine dağıtır. Kederi gecede, yalnızlığı kurtta, tutkusu sevgilide, gücü atında, heyecanı avda, dönüşüm duygusu ise yağmurda karşılık bulur. Böylece kişisel deneyim, tabiatın genişliği içinde evrensel bir insanlık hâline gelir.

Bu nedenle İmru'l Kays'ın şiiri, binlerce yıl öncesinden gelen bir aşk şiiri olmanın ötesindedir. Kaybedilen bir şeyin ardından onun bulunduğu yere dönmenin, orada artık yalnızca izlerle karşılaşmanın ve insanın geçmişi korumaya çalışırken zamanın bütün izleri silmeye devam ettiğini görmesinin şiiridir.

Şairin yaptığı şey, kaybolanı geri getirmek değildir. Kaybolanın etrafında kelimelerden kalıcı bir dünya kurmaktır.

Ve belki de şiirin asıl zaferi burada yatar: Çöl, çadırları ve izleri silebilir; zaman sevgilileri, dostları ve yaşanmış günleri ortadan kaldırabilir. Fakat şair, bir zamanlar orada yaşanmış olanı söze dönüştürdüğü anda, kaybolmuş hayat başka bir biçimde varlığını sürdürmeye başlar.


Muallakat nedir?

Muallakat, yani "Kabe duvarına asılan şiirler" adıyla ünlü yedi veya on şaire ait kasidelerden meydana gelen şiir koleksiyonudur.
İslam öncesi dönemde yaşamış olan Arap şairlerinin en güzel şiirleri olup, dönemin geleneksel aktivitelerinden olan ve her yıl düzenlenen, herkese açık panayır ve fuarlarda yapılan şiir musabakalarında jüri önünde okunmuş ve yarışma kazanmış şiirlerdir.

Bu şiirler, dönemin sosyal hayatını ve şairlerin yaşadığı çevrenin doğal özelliklerini, adeta birer belgesel gibi, canlı tablolar halinde göz önüne sermeleri açısından defalarca okunmaya değer sanat harikaları olmalarının yanı sıra, İslamiyet'in doğuşundan günümüze kadar geçen yaklaşık 14 asır boyunca Arap grameri ve belagatı konusundaki eserlerin kaleme alınmasında, dolaylı olarak da başta tefsir bilim dalı olmak üzere İslami ilimlerde olmazsa olmaz temel kaynak olma özelliğini sürdürmüştür.


İmru'l Kays ve Muallakası

İmru'l Kays, M.s 520 yılı civarında Necd'de doğdu. (bazı edebiyatçılar tarafından edebiyat tarihinin en büyük şairi olarak değerlendirilir. Muallakat Kasidesi neredeyse tüm dünya dillerine çevrilmiş ve hakkında eserler yazılmıştır). Rivayetlere göre babası Hucr, İmru'l Kays'ı aşk maceralarından, bilhassa Uzreoğulları kabilesinden 'Ubeyd kızı Fatıma için söylediği aşk şiirlerinden dolayı yanından kovmuş, hatta azatlı kölesi Rabia'yı onu öldürmekle görevlendirmiş, fakat Rabia onun yerine bir sığır yavrusunu keserek hayvanın gözlerini Hucr'a getirmiştir.

İmru'l Kays, bir numaralı muallaka şari olup, edebiyatçılar tarafından yapılan tüm tasniflerde her zaman ilk sırayı almıştır. Yazdığı şiirlerle şiir sanatında yenilikler yaratmıştır. Mesala şiirde "Kısasi" tarzını ortaya çıkaran kişidir. Bir diğer örnek, şiire "kıfaa" "Durun (siz ikiniz)" şeklinde iki kişiye seslenerek başlama usulunu ortaya atmıştır.

İmru'l Kays muallakasına terk edilmiş diyarlarda başlar, sevgilisi Uneyze'yi zikreder, sonra tabiat tasvirlerine geçer, uzun bacaklı, ince karınlı deve kuşuna benzettiği atının vahşi hayvanlarla dolu yerleri nasıl geçtğini vs. anlatır. Şiirini kaygılı bir gece, tehlikeli yolculuk, at, av bulut ve sel tasvirleriyle tamamlar. Şairin diğer muallakalarla birlikte mustakil olarak pek çok dile çevrilen, ez Zevzeni tarafından tespit edilen şekliyle 81 beyit olup aruzun tavil bahriyle nazmedilmiş muallakasıdır.