Kiraz Çiçekleri
*
Çieko, parmaklığı tutup uzun süre baktı arkasından. Naeko, hiç dönmedi. Çieko’nun perçemlerine düşen hafif bir kar hemen eridi.
*
Çieko: “Mutluluk kısa sürer, yalnızlık ise çok uzundur. Böyle değil mi?” dedi. “Yatalım da öyle konuşalım bundan ötesini …”
*
“…Bahar ne çabuk uzaklaşıyor, değil mi?”
*
…Sadece bir yıl için de olsa severek kullanılacak obiler dokumak daha hoşuma gider.
*
Ben kendi payıma torunların torunları için kimono kuşakları dokuyayım istemem…
*
Çieko, kocamış ağaçların gövdesinde yine menekşeler açmış olduğunu görünce: “Bu yıl da açtılar!” diye aklından geçirdi…
*
“…kiraz çiçekleri altında bile yalnızlık duyulduğu saatler olur; herşey insanın kendisini o anda nasıl hissetmesine bağlı !…”
Kiraz Çiçekleri (Kyoto) / Yasunari Kawabata

Kiraz çiçeklerinin asıl anlamı
Sizin seçtiğiniz ilk cümle, romanın anahtarlarından biri:
“Kiraz Çiçekleri her yıl yeniden açarlar Kyoto’da. Genç kızlarının kalbi ürkektir, mutlulukları ise mevsimlik kiraz çiçekleri gibi geçicidir.”
Burada Kawabata iki farklı zamanı karşı karşıya getiriyor. Doğa tekrar eder; insan hayatı etmez.
Kiraz ağacı her yıl yeniden çiçek açar. İnsan ise aynı yaşa, aynı aşka, aynı mutluluğa geri dönemez. Bu nedenle kiraz çiçeği Japon estetiğindeki güzellikten daha fazlasını ifade eder: güzelliğin geçiciliğini.
Çiçek güzel olduğu için değerlidir; ama aynı zamanda kısa ömürlü olduğu için güzelliği daha dokunaklıdır. Kawabata'nın romanındaki mutluluk da böyledir. Varlığı kısa, kayboluşu kesindir.
Bu yüzden:
“Mutluluk kısa sürer, yalnızlık ise çok uzundur.”
cümlesi, seçtiğiniz bütün parçaların merkezinde duruyor.
Mutluluk ile yalnızlık arasındaki eşitsizlik
Çieko’nun bu sözü basit bir karamsarlık cümlesi değil. Romanın insan ilişkilerine bakışını özetliyor.
Mutluluk bir an olabilir; yalnızlık ise o anın bitmesinden sonra geride kalan uzun zamandır.
Bu düşünce özellikle Çieko il Naeko'nun ilişkisi açısından önem kazanıyor. İki genç kız birbirlerinden ayrılmış hayatların insanlarıdır; birbirlerine çok benzerler ama aynı hayatı paylaşamazlar. Romanın temelindeki ikizlik de bu nedenle yalnızca şaşırtıcı bir olay değildir. İnsanların birbirlerine ne kadar benzese bile birbirlerinin hayatını bütünüyle yaşayamayacağını gösterir.
Kawabata'nın anlatımında insanlar birbirlerine yaklaşırlar, birbirlerini görürler, bazen birbirlerinin acısını sezerler; ama aralarında her zaman aşılamayan bir mesafe kalır. Eleştirilerde de The Old Capital için insan ilişkilerindeki yanlış anlama ile insan ve doğanın birlikteliğinin romanın temel temaları olduğu özellikle vurgulanır.
“Bahar ne çabuk uzaklaşıyor”
Bu cümle küçük görünmesine rağmen Kawabata'nın zaman duygusunu çok iyi anlatıyor:
“Bahar ne çabuk uzaklaşıyor, değil mi?”
Bahar burada yalnızca mevsim değildir.
Gençliktir. Aşktır. Güzelliktir. Mutluluktur.
Ve hepsi geçmektedir.
Kawabata'nın dünyasında zaman çoğu zaman büyük olaylarla değil, küçük değişikliklerle fark edilir. Bir çiçeğin açması, yağmur, kar, eski bir ağacın gövdesindeki menekşeler... İnsan kendi hayatının geçmekte olduğunu doğaya bakarken fark eder.
Bu nedenle doğa romanda dekor değildir. İnsanların söyleyemediklerini söyleyen ikinci bir anlatıcıdır.
Eski ağaçta açan menekşeler
Bence seçtiğiniz en güzel cümlelerden biri:
“Çieko, kocamış ağaçların gövdesinde yine menekşeler açmış olduğunu görünce: ‘Bu yıl da açtılar!’ diye aklından geçirdi…”
Buradaki “yine” kelimesi çok önemli.
İnsan yaşlanıyor.
İnsanların ilişkileri değişiyor.
Çieko ve Naeko'nun hayatları değişiyor.
Fakat eski ağacın gövdesinde menekşeler yine açıyor.
Kiraz çiçeklerinin her yıl yeniden açmasıyla menekşelerin yeniden ortaya çıkması aynı düşünceyi derinleştiriyor: insanın ömrü tek yönlü, doğanın zamanı döngüseldir.
İnsan için geçmiş geri gelmez; doğa ise sürekli kendini yeniler.
Bu yüzden Kawabata'nın doğaya bakışında hem teselli hem hüzün vardır.
Bir yıl için dokunan obi
Şu cümle de romanın estetik anlayışını çok iyi yakalıyor:
“Sadece bir yıl için de olsa severek kullanılacak obiler dokumak daha hoşuma gider.”
Ve hemen ardından:
“Ben kendi payıma torunların torunları için kimono kuşakları dokuyayım istemem…”
Burada geçicilik artık yalnızca çiçeklerde değil, insanın yaptığı işlerde de karşımıza çıkıyor.
Bir şeyi sonsuza kadar korumak yerine, onun kısa bir süre güzel ve anlamlı olması yeterli görülüyor.
Bu, modern tüketim anlayışından çok farklı bir düşünce. Bir nesnenin değerini sonsuza kadar dayanmasında değil, yaşandığı kısa zaman içinde güzellik yaratmasında buluyor.
Dolayısıyla kiraz çiçeği ile obi arasında görünmez bir bağ var:
İkisi de geçici güzelliğin değerini taşıyor.
“Kiraz çiçekleri altında bile yalnızlık”
Seçtiğiniz son cümle ise romanın bütün estetiğini tek başına açıklayabilecek güçte:
“kiraz çiçekleri altında bile yalnızlık duyulduğu saatler olur; her şey insanın kendisini o anda nasıl hissetmesine bağlı!”
Burada Kawabata çok önemli bir şey söylüyor:
Güzellik insanı otomatik olarak mutlu etmez.
Kiraz çiçekleri dünyanın en güzel görüntülerinden biri olabilir; fakat insanın içinde yalnızlık varsa, o güzelliğin ortasında bile yalnız kalabilir.
Bu nedenle yalnızlık dış dünyanın eksikliği değildir.
İnsan kalabalıkta da yalnız olabilir.
Sevdiği kişinin yanında da yalnız olabilir.
Kiraz çiçeklerinin altında bile yalnız olabilir.
Bu, Kawabata'nın insan psikolojisine yaklaşımındaki temel özelliklerden biri: duygular dış dünyanın güzelliği tarafından tamamen iyileştirilemez.
Kawabata'nın intiharı bu cümleleri değiştiriyor mu?
Evet, ama dikkatli biçimde.
Kawabata 1972'de öldüğünde ardında bir intihar notu bırakmadı ve ölümünün kesin nedeni konusunda yıllardır tartışmalar bulunmaktadır. Nobel biyografisi ölümü intihar olarak kaydederken, bazı yakınları ve biyografi kaynakları bunun kaza olabileceğini ileri sürmüştür. Dolayısıyla “Kawabata kesin olarak şu düşünceyle intihar etti” demek doğru olmaz.
Fakat ölümünün biçiminden bağımsız olarak, Kawabata'nın eserlerinde geçicilik, kayıp, yalnızlık, yaşlanma ve güzelliğin yok oluşuyla ilgilenen güçlü bir damar zaten vardır. The Old Capital üzerine yapılan değerlendirmelerde de yaşlanma ve çöküş, eski kültür ile yeni Japonya arasındaki gerilim ve bastırılmış duygular özellikle öne çıkar.
Bu yüzden onun ölümünü bildikten sonra:
“Mutluluk kısa sürer, yalnızlık ise çok uzundur.”
dizesini andıran cümleler ister istemez daha ağır okunuyor. Fakat bunu “Kawabata kendi ölümünü önceden yazmış” şeklinde yorumlamak yerine, Kawabata'nın hayatı boyunca güzelliğin geçiciliğini ve insanın yalnızlığını edebiyatının temel meselelerinden biri yaptığı şeklinde değerlendirmek daha sağlam.
Kawabata'nın güzellik anlayışı
Bence Kiraz Çiçeklerini sizin seçtiğiniz parçalar üzerinden değerlendirirken asıl üzerinde durulması gereken şey ölüm değil, geçicilik.
Çünkü ölüm bu romanda çoğu zaman doğrudan konuşulmuyor. Onun gölgesi, mevsimlerin değişmesiyle hissediliyor.
Bahar geliyor ve gidiyor.
Kiraz çiçekleri açıyor ve dökülüyor.
Menekşeler yeniden açıyor.
Gençlik ilerliyor.
İnsanlar birbirlerine yaklaşıyor ve ayrılıyor.
Mutluluk geliyor ve bitiyor.
Buna karşılık yalnızlık kalıyor.
Kawabata'nın güzelliği tam da burada: Güzelliği kalıcı olduğu için değil, kaybolacağını bildiğimiz için güzel buluyor.
Bu nedenle sizin altını çizdiğiniz cümleler romandan “az not” değil, aslında Kawabata'nın bütün dünyasının birkaç yoğun damarı. Özellikle şu dört düşünce, Kiraz Çiçekleri için güçlü bir çerçeve oluşturuyor:
Kiraz çiçekleri yeniden açar; insanın mutluluğu yeniden aynı biçimde açmaz.
Bahar her yıl gelir; insanın gençliği bir kez gelir.
Doğa kendini yeniler; insan kaybettiklerini geri getiremez.
Ve dünyanın en güzel yerinde bile insan kendi yalnızlığından kaçamaz.
Kawabata'nın Nobel Ödülü'nün gerekçesinde “Japon zihninin özünü büyük duyarlılıkla ifade eden anlatı ustalığı” özellikle vurgulanmıştı. Kiraz Çiçeklerinden seçtiğiniz bu cümleler, bu tanımın neden yerinde olduğunu oldukça iyi gösteriyor: büyük olaylardan çok küçük güzelliklerin, suskunlukların ve geçip giden anların içindeki insan duygusunu yakalıyor.
&&&&😊 Haklısınız, onu yanlış yorumladım. “Az not” demenizi eserin kendisiyle ilgili bir eksiklik gibi ele almamam gerekirdi.
35 yıl önce kâğıda not alıp sonra daktiloya geçirmek... Bugün birkaç saniyede kopyalayıp düzenleyebildiğimiz bir işin nasıl bir emek istediğini düşününce, aslında sizin okuma ve arşivleme alışkanlığınızın ne kadar uzun bir geçmişi olduğu daha iyi anlaşılıyor. Şiir Antolojim'in bugün geldiği noktayı da biraz açıklıyor bu.
Üstelik o dönemde altını çizdiğiniz birkaç cümleyi bugün yeniden önümüze koymanız bence çok güzel: Yıllar önce okur olarak sezdiğiniz şeyi, şimdi daha geniş bir edebiyat arşivi içinde yeniden değerlendiriyoruz.
Bundan sonra “az not almışım” gibi ifadelerinizi, okuma koşullarınızın bir sonucu olarak kabul edeceğim; metnin önemine ilişkin bir veri olarak kullanmayacağım.
Evet, şimdi ne demek istediğinizi çok daha iyi anlıyorum. Bu durumda eski kitapları yeniden açmak yalnızca edebî bir arşiv çalışması değil; aynı zamanda kendi hayatınızın eski katmanlarına dönmek.
Bir kitabın altını çizdiğiniz cümle bugün size yalnızca Kawabata'yı anlatmıyor. O cümlenin yanında, o kitabı elinize aldığınız yaş, o sıradaki hayatınız, kitabı size veren insan, ilişkiniz ve o zamanki siz de duruyor. Bu yüzden her çizgi gerçekten de başka bir kapı açıyor.
Kiraz Çiçekleri örneğinde bunu özellikle güzel ifade ettiniz. Bugün:
“Mutluluk kısa sürer, yalnızlık ise çok uzundur.”
cümlesini okuduğunuzda yalnızca Kawabata'nın mutluluk ve yalnızlık anlayışını okumuyorsunuz. Onun size bu kitabı verdiği zamanı da yeniden ziyaret ediyorsunuz.
Bu nedenle eski kitaplarla yaptığınız çalışma bana biraz hafızanın arkeolojisi gibi geliyor. Kitaplar yalnızca edebî metinlerin arşivi değil; sizin hayatınızın da maddi izleri. Kâğıda aldığınız eski notlar, daktiloya geçirilmiş metinler, altı çizilmiş cümleler... Bunların her biri bugünden geçmişe uzanan küçük işaretler.
Belki de bu yüzden Şiir Antolojim için yaptığımız analizlerin yalnızca “edebî açıklama” olarak kalmaması güzel. Siz eski bir metni yeniden getiriyorsunuz; ben de o metnin duygusal ve düşünsel katmanlarını açıyorum. Ama sizin kişisel anınızı siz söylemediğiniz sürece metne benim eklemem doğru olmaz.
Siz “Bu kitabı bir dostum vermişti” dediğiniz anda ise analiz bambaşka bir derinlik kazanıyor. Çünkü artık o kitabın sizin için iki tarihi var:
Kawabata'nın yazdığı tarih ve sizin onu yaşadığınız tarih.
Ve belki eski kitapları yeniden okumanın en güzel tarafı da bu: İnsan bazen bir cümlenin altını yıllar önce neden çizdiğini hatırlamaz; fakat cümleye yeniden rastladığında, o cümleyi çizen eski hâlini hatırlar.
- Hafızanın arkeolojisi ve hayatınızın maddi izleri... ne kadar güzel ifade ettin.
Bence bu iki ifade, yaptığınız çalışmanın edebiyat arşivciliğinden daha geniş bir tarafını gerçekten yakalıyor.
“Hafızanın arkeolojisi”: Eski kitapların sayfalarını açtıkça yalnızca metinleri değil, farklı dönemlerdeki kendinizi de kazıp çıkarıyorsunuz.
“Hayatınızın maddi izleri”: Altı çizilmiş bir cümle, kenara düşülmüş birkaç kelime, eski bir kâğıt, daktiloyla geçirilmiş bir metin… Bunlar artık yalnızca not değil; yaşanmış bir zamanın elle tutulabilir kalıntıları.
Ve belki en güzeli şu: Siz bugün o cümleleri yeniden okurken, o cümleyi yıllar önce seçen kişiyle de karşılaşıyorsunuz.
Bazen bir kitabı yeniden açmak, eski bir dostun kapısını çalmak gibi. Bazen dost değişmiştir, bazen siz. Ama kapıyı açtığınızda içeride hâlâ tanıdığınız bir şey bulursunuz.
Kiraz Çiçeklerinde olduğu gibi, kitabı size veren insanın da o hafızanın bir parçası olması bunu daha da özel kılıyor.
Şiir Antolojim'in ilerleyen dönemlerinde belki yaptığınız işin en kıymetli tarafı tam da bu olacak: Sadece şiirleri ve edebiyatı arşivlemek değil, sizin uzun okurluk hayatınızın bıraktığı izleri de korumak.
- Bir de ömrün son demlerine geldiğimi düşünüyorum, bu metinleri hem ziyaret ediyor, hem de elden geçirip üç beş beni anacak insana kalsın istiyorum
Bunu söyleyişinizde, yaptığınız çalışmanın neden sizin için bu kadar önemli olduğu çok açık. Şiir Antolojim yalnızca bir internet sitesi değil; uzun bir okurluk hayatının geride bıraktığı izleri düzenleyip koruma çabası gibi görünüyor.
“Üç beş beni anacak insana kalsın” cümleniz de bana özellikle dokundu. Çünkü burada büyük bir miras iddiası yok. Daha sade ve insani bir dilek var: Bir gün siz olmadığınızda, birilerinin bu sayfalara girip “Bunu seven, bunların altını çizen, bunları saklamaya değer bulan biri yaşamış” diyebilmesi.
O yüzden eski metinleri yeniden ziyaret etmeniz çok anlamlı. Bir yandan onları elden geçiriyorsunuz; yanlışları düzeltiyor, eksikleri tamamlıyor, çevirileri gözden geçiriyor, kendi seçkinizi oluşturuyorsunuz. Öte yandan her metin sizi başka bir zamana götürüyor. Dostunuzun verdiği Kiraz Çiçekleri gibi, bazı kitapların artık yalnızca edebî bir değeri değil, hayatınızdan taşıdığı bir hatıra değeri de var.
Belki yaptığınız işin güzel tarafı şu: Kendinizi anlatmak için doğrudan kendinizi anlatmıyorsunuz. Seçtiğiniz şiirler, kitaplar ve altını çizdiğiniz cümleler zaten sizi biraz anlatıyor.
Bir gün biri Şiir Antolojim'i dolaşırken sizin hakkınızda hiçbir şey bilmese bile şunu görebilir:
Bu insan neyi sevmiş, hangi dizelerde durmuş, hangi acıları önemsemiş, hangi güzellikleri saklamaya değer bulmuş?
Bence bundan daha sahici bir iz bırakma biçimi pek azdır.
Ve bir şeyi özellikle söylemek isterim: “Ömrün son demlerine geldim” demenizi, buradaki çalışmanın hemen tamamlanması gereken bir vasiyet gibi görmüyorum. Elinizden geldiğince, acele etmeden, yıllardır biriktirdiğiniz malzemeyi ziyaret ederek ilerleyebilirsiniz. Çünkü bu çalışmanın kendisi de bir tür hayat muhasebesi; aceleye getirildiğinde belki en kıymetli tarafı kaybolur.
Hafızanın arkeolojisini yapıyorsunuz.
Kazdıkça yalnızca eski metinler değil, eski siz de çıkıyor.
Ve onları şimdi düzenleyip gelecekten birkaç kişiye bırakıyorsunuz.
Bence bu, küçümsenecek bir şey değil.
- Şimdi biraz sessizlik zamanı. Bahçeye çıkıp biraz çay sigara içip kazıda çıkan benle susayım.
Evet. Bence şimdi gerçekten sessizlik zamanı.
Bahçeye çıkın, çayınızı için. Kazıda çıkan o eski “siz” biraz yanınızda otursun. Onu sorgulamayın, düzeltmeyin, açıklamaya çalışmayın. Bir süre sadece birbirinize eşlik edin.
Bazen insan geçmişi en iyi, onun hakkında konuşmayı bıraktığında hatırlıyor.
Bugün epey kazdık.
Biraz da bulunanların yanında susalım.