Barış bulamam ve savaşacak değilim

Şair: Francesco Petrarca

124
Amor, Fortuna, et la mia mente, schiva

Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran
gördüğü şeyden ve geçmişe dönen,
öyle üzüyorlar ki beni, bazen
kıskanıyorum öteki kıyıdakileri.

Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır
her avuntudan, bu yüzden budala zihnim
dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle
yaşamam gerek mücadele ederek.

Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden,
beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün,
ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun.

Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden
elmastan değil, camdan her umudun
ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden.

125
Se 'I pensier che mi strugge

Bu düşünce, bana elem veren,
keskin ve yoğun olduğunca
bürünseydi uygun bir renge,
      belki de beni yakıp kaçan
payını alırdı sıcaktan
ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde;
     daha az yalnız olurdu
izleri bitkin ayaklarımın
kırlar ve tepeler boyunca,
daha az yaş olurdu gözlerimde,
yansaydı o güzel, şimdi buz gibi duran
ve içimde dirhem bırakmayan
ateş ve alev olmayan.

      Aşk zorladığı için beni
ve bilgiden yoksun kıldığı için,
sert dizelerle konuşacağım, tatlılıktan arınmış;
      ama her zaman dışa vurmaz
dal çiçekte ya da yaprakta
kendi doğal gücünü.
     O güzel gözler ve Aşk,
onların gölgesinde oturan,
baksın kalbimin içindekine.
Kederim, yükünü atan,
taşacak olursa gözyaşı ya da sitemle,
biri beni üzer, öteki
bir başkasını, onu süslemediğim için.

     Sevimli, tatlı dizeler
ilk saldırısında Aşk'ın
yararlandığım, başka silahım yokken:
     kim gelip kıracak
bu taştan kalbimi,
hiç değilse eskisi gibi boşalabilmem için?

     çünkü öyle geliyor ki bana
birisi var içimde, hep
bir kadını resmedip ondan söz eden:
kendi başıma betimleyemem onu,
ahengim bozuluyor bu yüzden;
ah, böyle kaçıp gitti
tatlı tesellim benim!

     Nasıl çocuk zar zor
döndürüp çözerse dilini,
konuşamayan, ama artık susmaktan sıkılan,
öyle arzum söz söylemeye
götürür beni ve tatlı düşmanım
beni duysun isterim, ben ölmeden.
     Neşe kaynağı
kendi çehresiyse yalnız
ve sakınıyorsa başka her şeyden,
işit onu sen, yeşil kıyı,
ve öyle geniş uçuş ver ki iç çekişlerime,
hep hatırlansın
nasıl bana dost olduğun.

     Pek iyi bilirsin böyle güzel ayak
değmemiştir asla yere,
o gün gibi, sana izini bıraktığı,
     bu yüzden bitkin yüreğim geri gelir
acı çeken böğrümle,
paylaşmak için seninle gizli endişelerini.
     Keşke gizleseydin
güzel ayak izlerini
hala çiçeklerle çimen arasında,
buruk hayattın
ağlayarak bir yer bulup sakinleşseydi!
ama elinden gelenle yetinir
korkan, özlem çeken ruhum.

     Nereye döndürsem gözlerimi,
tatlı bir parlaklık bulup
düşünürüm: "Buraya düşmüş güzel ışığı gözlerin."
     Hangi çimen ya da çiçeği toplasam,
kök saldığını düşünürüm
o güzelin yürüdüğü toprakta

     kıyılarla nehir arasında,
bazen kendine oturacak bir yer yaptığı,
serin, çiçekli ve yeşil.
Demek, hiçbir parça yok olmaz;
yitim olurdu bunu daha kesin bilmek.
Kutlu ruh, nesin sen
başkasını böyle kıldığına göre?

Ey küçük garip şarkı, nasıl da kabasın!
Sanırım biliyorsun bunu:
Kal bu ormanlarda

126
Chiare fresche et dolci acque

     Duru, serin ve tatlı sular,
o güzelin, bana eşsiz görünen,
güzel bedenini bıraktığı;
     narin dal, hoşlandığı
(iç çekerek hatırlarım)
yaslamaktan güzel yanını,
     çimen ve çiçek, alımlı
giysisinin örttüğü
melek sinesiyle beraber,
kutsal, aydınlık hava,
Aşk'ın güzel gözlerle yüreğimi açtığı:
kulak verin birlikte
elemli son sözlerime.
     Buysa gerçekten yazgım
ve sema uğraşıyorsa
Aşk bu gözleri ağlarken kapasın diye,
      talih bu aciz
bedeni aranıza defnetsin
ve dönsün ruh yuvasına çıplak;
     ölüm daha az zalim olur
bu umudu taşırsam
o korkunç geçide,
çünkü bitkin ruhun
gücü yok hiç daha huzurlu limanda
ya da daha sakin mezarda
kaçmaya çileli ten ve kemiklerden.

     Zamanı gelir de belki
bildik yerine
döner o güzel vahşi ve uysal,
     ve orada, beni gördüğü
o kutlu gün,
çevirir gözlerini arzulu ve mutlu,
     arayarak ve -ah, merhamet!-

taşlar arasında çoktan toprak
görerek beni, Aşk esin verir
iç çekmesi için
bana bağış getirip
Cennet'i zorlayacak tatlılıkla,
silerken gözlerini güzel tülle.

     Güzel dallardan iniyordu
(tatlı anı bellekte)
bir çiçek yağmuru kucağına,
     ve o oturuyordu,
kibirsiz öyle utku içinde,
örtülü çoktan sevgi dolu bulutla;
     bir çiçek eteğine düşüyordu,
biri sarı örgülerine,
parlak altın ve inciler
gibi görünen o gün gözüme;
biri yere iniyordu, biri suya,
biri, sevimli bir salınımla,
dönerek şöyle diyordu sanki: "Aşk hükmediyor burada."

     Ne çok söyledim kendime
o zaman, hayretle dolu içim:
"Bu güzel belli ki Cennet'te doğmuş!"
     Tanrısal duruşu
ve çehresi ve sözleri ve tatlı gülüşü
öyle unutkanlıkla yükleyip beni,
     öyle ayırmıştı ki
gerçek imgeden,

şöyle diyordum iç çekerek:
"Buraya nasıl geldim ben ya da ne zaman?"
Cennet'te sanıp kendimi, olduğum yerde değil.
O günden beri hoşuma gider
bu çimen, öyle ki başka yerde huzur bulamam.

Dilediğin kadar güzelliğe kavuşsan,
cesaretle bırakabilir ormanı,
insanlar arasına gidebilirdin.

127
In quella parte dove Amor mi sprona

      Aşk'ın beni sürüklediği yöne
döndürmek zorundayım elemli dizeleri,

dertli zihnimin ardından giden.
Hangileri son olacak, ah, ve hangileri ilk?
O, derdim hakkında benimle konuşan,
kuşkuda bırakır beni, öyle karışık yazdım ki.

      Ama ne kadar yazılmış bulsam da,
Aşk'ın eliyle, dertlerimin hikayesini
ortasına yüreğin, sık sık başvurduğum,
konuşacağım, çünkü iç çekişler
konuşmayla huzura kavuşur ve elem çareye.

Diyorum ki, baksam da ben
bin değişik şeye dikkatle, gözlerimi dikerek,
yalnız bir kadını görürüm ve güzel çehresini.

     Acımasız talihsizliğim
-çileli, amansız ve kibirli ayırdığı için beni en büyük iyiliğimden,
Aşk yalnızca anılarla ayakta tutar beni:
bu yüzden, görürsem genç suretle
yeşile bürünmeye başladığını dünyanın,
      görür gibi olurum o erken çağda
güzel genç kızı, şimdi kadın olan;
yükselip her şeyi ısıttığında güneş,
öyle gelir ki bana,
aşk ateşi gibidir soylu kalbe hükmeden;
ama gün sitem ettiğinde
güneşe, adım adım döndüğü için geriye,
ulaşmış görürüm o güzeli kusursuz günlerine.

      Daldaki yapraklara ya da yerdeki menekşelere
bakarken soğuğun azaldığı mevsimde
      ve daha iyi yıldızların güç kazandığı,
gözlerimdedir hala menekşeler ve yeşil,
savaşımın başlangıcında
Aşk'ın kuşandığı, öyle ki hala yüreklendirir beni,
ve o tatlı sevimli kabuk,
çepeçevre saran küçük bedeni,
bugün soylu ruhun yaşadığı,
başka her zevki bana
bayağı gösteren: öyle güçlü anımsarım
onun sade tavrını,

o zamanlar filizlenip sonra büyüyen,
tek nedeni ve çaresi dertlerimin.
      Bazen yeni karı görünce
güneşin çarptığı tepeler boyunca, uzaktan,
güneşin kara hükmünce hükmeder bana Aşk,
ben düşünürken o insanüstü güzel yüzü,
uzaktan yaşlar akıtan gözlerimden,
ama yakından onları kamaştırıp gönlü alt eden
      (o yüzde beyazla altın rengi arasında
hep kendini gösterir hiç görmediği şey
ölümlü gözün, sanırım, benim dışımda)
ve o sıcak arzuyu,
o güzel iç çekip gülümsediğinde
beni tutuşturan, o kadar ki unutuş
hiçbir şeye aldırmaz, ama ölümsüzleşir:
ne yaz değiştirir onu, ne kış söndürür.

     Ne zaman gördüysem gece yağmurundan sonra
seyrettiğini berrak havada gezgin yıldızların
ve tutuştuklarını şebnemle don arasında,
karşımda belirdi güzel gözler
-oraya yaslanır yorgun ömrüm gördüğüm halleriyle gölgesinde güzel bir tülün;
      ve nasıl onların güzellikleriyle gök
ışıldıyor idiyse o gün, öyle onları, yaşlarla ıslak,
hala kıvılcım saçarken görür, o yüzden hep yanarım.
Güneşin doğuşunu görürsem,
belirdiğini hissederim beni aşık eden ışığın;
günbatımını görürsem akşam,
o güzeli görürüm sanki dönüp giderken,
karanlıkta bırakarak çekildiği yeri.

     Görmüşse gözlerim beyaz ve kızıl
gülleri altın vazoda,
erden ellerin henüz topladığı,

gördük diye düşünmüşlerdir çehresini o güzelin,
bütün öteki mucizeleri aşan,
kendinde toplanmış üç mükemmellikle:
      sarı saçlar, çözülü duran üzerinde
hiçbir sütün yarışamadığı gerdanın,
ve yanaklar, tatlı bir ateşin süslediği.
Meltem biraz kıpırdatırsa
beyaz ve sarı çiçekleri kırlarda,
geri döner aklıma o yer
ve ilk gün, bırakıldığını gördüğüm havaya
sarı saçların, beni hemen tutuşturan.

      Birer birer sayıp yıldızları
küçük bir kaba hapsederim sanırdım
bütün suları, tuhaf bir fikir
geldiğinde aklıma: böyle az sayfada anlatmak
kaç yerde her güzelden güzel çiçeğin
kendi içinde kalarak ışığını yaydığım,
      ondan asla uzaklaşmayayım diye;
uzaklaşamam zaten, bazen kaçsam bile,
gökte ve yeryüzünde hapsetmiş adımlarımı,
çünkü bitkin gözlerimde
hep o var, bu yüzden bütün tükenmişliğim;

böyle benimle kalır o güzel,
başkasını görmem asla, ne görmeyi dilerim,
ne çağırırım adını başka kadının iç çekişlerimde.

     İyi bilirsin, şarkı, söylediklerim hiçtir
gizli aşk düşüncemin yanında,
gece gündüz zihinde taşıdığım;
yalnız onun tesellisiyle
yok olmam böyle uzun savaşta,
çoktan beni öldürecek olan
ağlayarak uzaklığına kalbimin;
ama o düşünceyle durdururum ölümü.

Francesco Petrarca


Francesco Petrarca'nın bu şiirleri yalnızca karşılıksız bir aşkın hikâyesi değildir; insan ruhunun özlem, hafıza ve zaman karşısındaki kırılganlığının büyük bir şiirsel kaydıdır. Burada aşk, kavuşmaktan çok bekleyişi; mutluluktan çok hatırlamayı besleyen bir duygudur. Petrarca'nın asıl konusu Laura değil, Laura'yı seven insanın iç dünyasıdır.

İlk şiirde yer alan şu dizeler, dizinin ruhunu özetler:

"Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden... Beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün."

Bu, geçici bir karamsarlık değildir. Şair artık geleceğe umutla bakamaz. Yaşanacak güzel günleri değil, kaçınılmaz kayıpları beklemektedir. Ardından gelen "Elmastan değil, camdan her umudun" dizesi ise son derece çarpıcıdır. Elmas sağlamlığı, cam ise kırılganlığı temsil eder. Şair, yıllarca dayanıklı sandığı umutlarının aslında ilk darbede parçalanabilecek kadar narin olduğunu fark eder.

  1. şiirde aşk artık mutluluk değil, bir yazgıdır.

"Aşk zorladığı için beni... sert dizelerle konuşacağım."

Petrarca için şiir, estetik bir uğraş olmaktan önce hayatta kalma biçimidir. Acısını anlamaya çalışırken değil, ona dayanabilmek için yazar.

Bu bölümdeki en güçlü dizelerden biri de şudur:

"Kim gelip kıracak bu taştan kalbimi?"

İnsan çoğu zaman kalbinin taşlaşmasını ister; daha az acı çekmek için. Petrarca ise tam tersini ister. Çünkü taşlaşmış bir kalp artık ağlayamaz. Ağlayamayan insan ise iyileşemez.

Şair kendisini konuşmayı yeni öğrenen bir çocuğa benzetirken de aynı ruh hâlini sürdürür.

"Konuşamayan, ama artık susmaktan sıkılan..."

Acısını anlatacak dili yoktur; fakat susacak gücü de kalmamıştır. Şiir tam bu noktada doğar. İnsan bazen söyleyebildiği için değil, artık susamadığı için yazar.

  1. şiir olan "Duru, serin ve tatlı sular", Petrarca'nın hafızayı nasıl şiire dönüştürdüğünü gösteren en güzel örneklerden biridir. Su, ağaç, çimen ve rüzgâr yalnızca doğa unsurları değildir; Laura'nın izini taşıyan canlı tanıklardır. Şair, insanların unutabileceğini bilir ama doğanın unutmayacağını umut eder.

Şiirin ölüm üzerine kurduğu hayal de dikkat çekicidir.

"Talih bu aciz bedeni aranıza defnetsin..."

Şair mezarını bile Laura'nın yürüdüğü toprağa ister. Çünkü onun korktuğu şey ölüm değil, unutulmaktır. Ölüm bile sevilen kişiye biraz daha yakın olabilmenin yolu hâline gelir.

Laura'nın üzerine çiçeklerin yağdığı sahne ise neredeyse kutsal bir tabloyu andırır.

"Aşk hükmediyor burada."

Bu andan itibaren Laura gerçek bir kadından çok, güzelliğin ve saflığın simgesine dönüşür. Petrarca'nın yüzyıllar boyunca etkisini sürdüren yanı da budur; sevgiliyi yalnızca fiziksel güzelliğiyle değil, ruhu dönüştüren bir varlık olarak anlatmasıdır.

  1. şiirde ise önemli bir değişim yaşanır. Laura artık dış dünyada değil, şairin içindedir.

"Gökte ve yeryüzünde hapsetmiş adımlarımı..."

Şair nereye bakarsa baksın Laura'yı görür. Kar, güneş, çiçek, yıldız... Hepsi onun yüzüne dönüşür. Artık sevgili dışarıda yaşayan bir insan değil, bütün dünyayı anlamlandıran bir bakışa dönüşmüştür.

Bu yüzden şiirin sonunda söylediği söz, bütün dizinin özeti gibidir:

"Yalnız onun tesellisiyle yok olmam böyle uzun savaşta..."

Buradaki çelişki son derece insancıldır. Laura hem acısının sebebidir hem de hayatta kalmasının tek nedenidir. Bazı insanlar sevdiklerini değil, onlara duydukları özlemi kaybetmekten korkarlar. Çünkü özlem biterse sevginin de biteceğini düşünürler.

Psikolojik açıdan bakıldığında bu şiirlerde en belirgin tema, tamamlanamayan yastır. Petrarca unutmaya çalışmaz; tam tersine hatırlamayı seçer. Hafıza onun için bir yük değil, sevginin yaşayabildiği tek yerdir. Bu yüzden geçmiş hiçbir zaman gerçekten geçmiş olmaz.

Şiirsel açıdan Petrarca'nın en büyük başarısı ise büyük olaylar anlatmamasıdır. Bir bakış, bir çiçek, bir dere, bir rüzgâr... En sıradan ayrıntılardan insan ruhunun en derin duygularını kurmayı başarır. Bu nedenle onun şiirleri yalnızca aşkı değil, zamanın geri getiremeyeceği bütün kayıpları anlatır.

Petrarca'nın aradığı şey aslında yalnız Laura değildir. Laura'nın yanında hissettiği kendisidir. İnsan bazen bir kişiyi değil, onun yanında olduğu hâlini özler. Bu yüzden bu dizeler yedi yüzyıl sonra bile canlılığını korur; çünkü özlem değişmez, yalnızca isimler değişir.

Etiketler: Aşk
Yayınlanma: 05.06.2026